Cihar atım şeş oynadım

Cihar atım şeş oynadım

0
PAYLAŞ

Bu toplumda aşk dedikleri zaman benim aklıma, ne ilgisi varsa,“Cihar attım şeş oynadım / Hepyek ile yendi beni” şarkısı gelir. Belki de şundan: çeşitli nedenlerle bu toplumun kadını ve erkeği aşkı acımasız bir kumar durumuna getirmiştir. Aşkın özünde egemen olma kaygısı vardır, tamam, bu kaygı dünyanın her yerinde alttan alta işler. Ama bizdeki biraz daha değişiktir. Bizde önemli olan elde etmektir, ele geçirmektir. En uygar, en aklı başında görünen kadın, içi dışı bir diye hayran olduğunuz kadın aşk sözkonusu olduğunda ya da daha doğrusu kadın erkek ilişkisi sözkonusu olduğunda birdenbire değişir: haspam dizi’cileri adam yerine koymayan bir oyuncudur artık. Sevildiğini anladığı anda numaralara başlar: amacı çok bellidir, kızımız bir takım tutarsız davranışlarla erkeği felç etmeye, vur elinden ekmeğini al konumuna getirmeye bakar. Temelde bütün sorun olan biteni yasal düzene indirgeme sorunudur: her şey nikah dairesinde bitmelidir. Böylece insanlar aşk dedikleri bir anlaşılmaz ilişkinin sonunda, daha birbirlerini tanımadan bir ömür boyu aynı yastığa baş koyma sözü vermekte sakınca görmezler. Daha sonra neler olup biteceğini burada uzun uzun anlatmak gerekmiyor: çevremizde yaptığımız gözlemler işin hangi korkunç boyutlara uzanabildiğini pek güzel gösteriyor. Ömür boyu diye düşünülmüş birlikteliklerin üç aya, bilemediniz altı aya kalmadan cılkı çıkıyor.

Bazen gerçek bir aşkın, en azından gerçek bir sevginin gerçekleştiği olur. Ne var ki aşkı öyle pervasızca yaşayamazsınız. İşin toplumsal yanını sağlama almak gerekir. Aşka düşen bir genç kızın nikah beklerken düştüğü o zavallılığı, o acıklı durumu bir düşünün. Zavallıcık kendine göre seviyor ama sevgisini annesinden başlayarak birilerine onaylatması gerekiyor. Ya kurumuş kalmış Atiye ninesi bu işte bir uygunsuzluk görürse? Çocukluğundan beri Minnoş diye sevdiği Mübeccel halası olmaz öyle şey diye başkaldırırsa? Zarife teyzeciği bunu duyup eyvah deyip yataklara düşerse, benim gül gibi yeğenim o mısır koçanına, o şair bozuntusuna mı kaldı derse? Gel önümüzdeki cumartesi büyük yengemin elini öpmeye gidip onun da onayını alalım Necabettin. Oradan da Şefkati eniştelere gideriz. Yahu senin bir de büyük enişten mi vardı? Bunların sayısı kaç tane? Şefkati de kim oluyor? Ne bitmez sülaleymiş bu.

Dolanırken dolanırken, onaylar alındıkça, iş ciddiye bindikçe haydi bakalım bu sefer ev tutmak ve eşya almak sorunu çıkar karşılarına. “Kızım ben sana onun için söylüyordum, onun için olmaz bu iş diyordum. Çulsuza varmanın böyle zorlukları vardır. Hadi koltuğu kanepeyi biz ödeyelim, beyaz eşyanın altından nasıl kalkarız?” Her şeyin bitip nikahın kıyıldığı gün damadın geline ve gelinin damada dokunan elleri buz gibi soğuktur. Kendi iç güzelliğini yaratamamış, özgürlüğünü gerçekleştirememiş, gözü hep kendi dışında bir şeylere çevrili kalmış insanların dünyasında aşk dinozorlardan bu yana benzeri görülmemiş bir yırtıcıdan başka bir şey değildir: insana iyilikler getirmek şöyle dursun, yeri geldi mi onu alır yere çarpar. Siz siz olun kendinizi uygar insanın sevinci diye algılanabilecek şeylerden, özellikle de aşk adı verilen o kepazelikten uzak tutun, uzak tutun ki ele güne rezil olmayasınız.

Aşksızlıkla gelen sıkıntıları hatta acıları herkes çeker, bu gerçeği bu toplumda zaman zaman görürüz, ama bu sıkıntıların bu acıların en çok çocukları ezdiğini çok zaman gözden kaçırırız. Aşksız doğmuş çocuklar, bir başka deyişle aşk çocuğu olmayan çocuklar son derce kuru, tepeden tırnağa asık suratlı, baştan sona katı bir ortama doğarlar: iniltili bir anne, çatacak yer arayan bir baba ve bu karanlıkta yetke olmaya çalışan öbürleri. Çocuk en güzel duygularının her seferinde bir kayaya çarptığını görerek gide gide karanlığa gömülür. Keşke çocuklar bu anlamda ve her anlamda yaralanmasalardı. Keşke insan o iç güzelliğini daha çocuk yaşlarda gönlünün derinlerinde yaratıp dünyanın eşsiz sevinçlerine ortak olabilseydi. Bu toplumda baştan beri doğru dürüst sanat, felsefe ve bilim adamı yetişmiyorsa bunun nedeni aşksızlıktır. Çocuklar iç dünyalarını erkenden renk renk güneşlerle aydınlatabilselerdi her şey başka, bambaşka olacaktı. Şöyle der Diderot: “Nesnelerinizi kendi güneşinizle aydınlatın, doğanın güneşi olmayan güneşle; gökkuşağının çömezi olun ama kölesi olmayın.” Ressamlarımız böyle bir şeyi düşünürler mi? Şairlerimiz böyle bir fikri kafalarından geçirirler mi?

Toplumların aşksız doğmuş aşksız büyümüş insanları bu dünyada iğretidirler ve alabildiğine mutsuzdurlar. Yaşamak bir sevinç değil bir görevdir onlar için. Ölüm korkusuna karşın, bitsin de kurtulalım dedirten bir görev. Hep bir köşeye çekilme özlemi. Bir köşeye çekilmek ve aşksızlıkla gelen sefilliği kendi başına çile çeker gibi yaşamak.

BİR CEVAP BIRAK