Çimeni çimentoya nasıl kurban ettik

Çimeni çimentoya nasıl kurban ettik

0
PAYLAŞ
YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Bir zamanlar tamamı zümrüt yeşili bir ova olan Antalya kent merkezinin doğusunda kalan son üretim alanları da betona teslim edilirken tarlada ihtiyaç fazlası konut üretiyor, ihtiyacımız olan tarım ürünlerini ise ithal ediyoruz…
 
Türkiye’nin turizm başkenti olarak anılan Antalya, aynı zamanda önemli bir tarımsal üretim merkezi. Geçmişte susamdan pamuğa, pirinçten narenciyeye uzanan üretim çeşitliliği, son 30-40 yıldır yoğunlaşan örtü altı sebze üretimiyle sürüyor. 1960’ta 65 bin olan kent merkezi nüfusu, 1980’lerde 200 bini geçerken, bu dönemden itibaren ülkenin en hızlı göç alan kentlerinin başında gelen Antalya bugün Türkiye’nin en kalabalık beşinci kenti konumunda. Gazipaşa’dan Kaş’a 640 kilometrelik kıyı uzunluğu ile adeta bir ülke coğrafyasını andıran kentteki bu hızlı nüfus hareketi, Torosların koynundan doğan nehir havzalarının yarattığı verimli alüvyonal ovaların da aynı hızla betonlaşmasına neden oldu. 1960’larda tek tük küçük bahçeli evlerin dışında tek bir betonun görülmediği kentin doğusundaki verimli Lara bölgesi, bugün dev apartmanların, lüks sitelerin ve 5 yıldızlı otellerin yükseldiği bir metropol gürünümünde. 20 yıl öncesine kadar narenciye bahçeleri ve tarım arazilerinin kapladığı verimli ovayı kentleşmeye kurban veren Antalya’da Lara’nın arka bahçesi niteliğindeki üretim alanlarından biri olan Yeşilova Mahallesi de bir iki yıl içinde tamamen apartmanlarla kaplanacak. Türkiye’de kent içerisinde yoğun ve büyük ölçekli tarımsal üretimin yapıldığı nadir alanlardan biri olan Yeşilova Mahallesi’nin betondan önceki son dönemecinde üreticilerle konuştuk. Sorunlarını, beklentilerini ve hayallerini dinledik.
 
İşte Türkiye’nin toprakla imtihanını özetleyen, çimeni çimentoya kurban ettiğimiz dönüşümün öyküsü…
 
Antalya kent merkezinden Lara bölgesine doğru yöneldiğinizde, kıyıdaki falzelerin üzerinden iç kısımlara doğru devasa apartman bloklarıyla karşılaşırsınız. Aralara serpiştirilmiş 5 yıldızlı oteller, lüks kafeler ve restoranlarıyla ‘Türk rivierası’ olmanın hakkını verme gayretindeki kentin bu bölgesinin kuzeyinde ise hala tarımsal üretimin sürdüğü mahalleler bulunuyor. Yılardır imar tartışmalarıyla gündemde olan Muratpaşa ilçesi sınırlarındaki Kırcami bunlardan biri. Ancak Kırcami ile komşu olan pek çok mahalle de benzer durumda.
 
MİS GİBİ TAZE PIRASA KOKUSU DURDURUYOR BİZİ
Kent merkezinden Havaalanına doğru uzanan Aspendos Bulvarı ile Perge Bulvarı ve doğuda Düden Çayı’nın arasında kalan bölgede yer alan Yeşilova Mahallesi, sokaklarında geleneksel sulama arkları dolaşan bir üretim merkezi. Bir kaç kilometre güneyde büyük bir çağlayan şeklinde Akdeniz’e dökülen Düden Çayı’nın sularıyla bu mahallede yıllardır sebze üreten çiftçiler, kentin yeşillik ve sebze ihtiyacının önemli bir kısmını karşılamış. Çoğunluğu Korkuteli’nin köylerinden gelip yıllar önce buraya yerleşen atalarında kalma arzilerinde üretmeyi sürdürüyor. Rengarenk marulların sıralandığı seraların arsından ilerleyip mahallenin eski evlerinin bulunduğu sokağı bulmaya çalışırken mis gibi taze pırasa kokusu durduruyor bizi. Genç bir karı koca bahçelerinden pırasa ve yeşil soğan hasadı yapıyor.
 
KENT İÇİNDE TARIM ÜRETİMİNİN DÜŞEN SON KALESİ: YEŞİLOVA
Ancak bu onların belki de son hasadı olacak. Çünkü bu bölge de çevresindeki lüks sitelerden yükselen ‘kolay yaşamın’ cazibesine çoktan girmiş durumda. Yeşilova Mahallesi için hazırlanan imar planları, çizilen konut projeleri ve son yıllarda bir hayli moda olan ‘kentsel tasarım’ modelleri, buralardaki üreticilerin son kuşağının hayallerini süslüyor.
 
‘KENDİ SERAMIZ VAR AMA DIŞARIDA ÇALIŞMAK ZORUNDA KALIYORUZ’
Pırasa hasadı yapan genç çiftin yanlarına varıp sohbet ediyoruz. Ali Ütkünoğlu, Yeşilova’da ailesiyle birlikte kendi deyimiyle ‘Bahçıvanlık’ yapıyor. Ancak ürettiklerinin değerini bulmadığını söyleyen Ütkünoğlu, geçimini sağlamak için başka işlerde çalıştığını anlatıyor. Atalarını doyurup bugünlere getiren topraklarında ürettikleri artık onları doyuramaz olmuş. “Kendi seramız var ama dışarıda çalışmak zorunda kalıyoruz. Bizim ürettiğimiz değerini bulmuyor. Aracılar yiyor, başka bir şey olmuyor ki. Herkes işini yapsa kimse aç kalmaz. Benim bir tanıdığım var hukukçu, bir çobanın 100 koyunu var, bu adamın 10 bin koyunu var. Mesela bir doktor var, hem doktorluk hem seracılık yapıyor. Herkes mesleğini yapmalı” diye özetliyor içinde bulundukları durumu.
‘ÇİFTÇİLİK GÜZEL AMA İMKAN YOK’
Ali Ütkünoğlu’na mahallenin imara açılmasıyla ilgili ne düşündüğünü soruyoruz. Aldığımız yanıtlar bir hayli düşündürücü. Kendi toprağıyla barışık bir hayat yaşaması zorlaştırılan üreticilerin pek çoğunun ortak tespit ve beklentilerini şöyle sıralıyor Ali Ütkünoğlu: “Burası 17 mahalle ama benim yaşadığım yer en geri kalan mahalle. Yakınımda bir cami, okul yok. Şuradan bir otobüs bile geçmiyor. Benim bu çocuğum sabah 05:30’da kalkıp ta Zerdalilik Mahallesi’ndeki Başöğretmen Okuluna gidiyor. Ne gereği var ki? Şurada bir okulun olmasını kim istemez. Araştırma Hastanesi ta nerede. Şuradan bir dolmuş geçecek de bineceğim de hastaneye gideceğim. Konu bu yani. Çiftçilik güzel meslek ama imkân yok. Yapacak bir şey yok yani.”
ÜRETİCİ ÖLÜMÜ GÖRÜP SITMAYA RAZI OLMUŞ
Ali Ütkünoğlu, çalışkan ve üretken çiftçi. Ancak kendi toprağının üstünde toprağa küstürülmesi oldukça trajik. Bölgedeki binlerce üretici gibi o da toprağa tutkuyla bağlı olduğu için üretmekten vazgeçmemiş. Ancak geçmişle gelecek arasındaki keskin dönemeçte tercihleri sınanan üreticiler, ölümü görüp adeta sıtmaya razı edilir konuma getirilmiş. Üretimi sürdürmenin artık gerçek bir kahramanlık sayılması gerektiği zamanları yaşadığımız şu dönemde Ali Ütkünoğlu ile vedalaşıp, bir başka toprak kahramanı olan Ramazan Ütkünoğlu’nu yeşillik ürettiği serasında ziyaret ediyoruz.
 
‘ESKİDEN PAMUK VE SUSAM EKİYORDUK, KAZANCI BOLDU’
Ramazan Ütkünoğlu Yeşilova Mahallesi’nin eskilerinden bir üretici. “Atalarım hep tarımla uğraşmışlar. Ben burada doğup büyüdüm” diye başlıyor anlatmaya: “Burada seracılık başlamadan önce susam ve pamuk ekiyorduk arazilerimize. Kazancı boldu bu ürünlerin. Ayrıca kendi ihtiyacımız olan sebzeyi de ilaçsız, doğal yetiştiriyorduk. Bizim toplam 150 dönüm kadar arazimiz vardı. Bir kısmı bataklık, bir kısmı da kıraçtı. Ekilebilecek arazilerimizde üretim yapıyorduk. Pamuk ve ANTBİRLİK bitince çiftçi nereye gidecek? Batağa gidecek.
‘PAMUK BİTİNCE AĞAÇ DALI VE BEZLERDEN SERA YAPMAYA BAŞLADIK’
Pamuk üretirken bize Konya’dan, Fethiye’den, Bucak’tan işçiler geliyordu. Sonra makina çıktı pamuk toplamak için, bu vatandaş bir kenara itildi. Üreticiler olarak biz de ağaç dallarından seralar yapmaya başladık, üzerlerini patiska bezlerle kapatarak iyi kötü üretim yaptık. O zamanın bereketi güzeldi. İlaç, gübre kullanmıyorduk, toprak da kuvvetliydi. İyi de para kazandık o dönem.”
‘TIPKI 90 YAŞINDAKİ BİR İNSAN GİBİ YORGUN BU TOPRAK’
Yeşilova Mahallesi’ni çevreleyen bölgeyi 30 yıl önce imara açtıklarını, şimdi de kendi arazilerinin olduğu bölgenin imara açıldığını anlatıyor Ramazan Ütkünoğlu. Bir yandan da içinde maydanoz ekili olan serasına girip toprağa işaret ederek sorularımıza yanıt vermeyi sürdürüyor: “Buranın toprağı yoruldu. Tıpkı 90 yaşındaki bir insan gibi yorgun bu toprak. Eskiden biz pamuk ektiğimiz tarlaları atlarla sürerdik. Dönümlerce tarlaya bir tane bile karpuz çekirdeği düştüğünde, bir kökten 11 tane karpuz yetişiyordu bu toprakta. Bizim o zamanlar İsrail’le, İsrail tohumuyla işimiz yoktu. Şimdi İsrail tohumu ile toprağın kirlenmesi bizim üretimimizi bitirdi. İşin gerçeği bu, saklayacak değiliz.”
‘MAYDANOZ TARLADAN 10 KURUŞA GİDİYOR’
Üreticinin tarlasına ektiği üründen para kazanamadığını anlatıyor Ütkünoğlu, az ilerideki komşu seraları göstererek, “Bu seralar da satıldı geçenlerde” diyor ve ekliyor: “Bizim ürettiğimiz maydanozun bağı 10 kuruşa gidiyor tarladan. Pazara kendimiz götürürsek de 50 kuruşa zor veriyoruz. Antalya’daki hal sistemi de çiftçiyi sömüren bir düzen içinde. Cebinde parası olan herkes komisyonculuk yapmaya başladı. Eskiden İstanbul, Ankara gibi büyük kentlere Antalya çiftçisinin ürünü giderdi. Şimdi birçok başka ilden gidiyor.
‘BETONU BEN DE İSTEMİYORUM AMA BURADA TOPRAK BİTMİŞ’
Geçmişte biz ikişer üçer dönüm yapardık yeşilliği. Şimdi otelciler bile arazi satın alıp kendi ihtiyacını yetiştirmeye başladı. Bin dönüm arazi alan otelciler var. Üretimin planlanması gerekiyor. Bir sınırlama getirilmeli. Küçük çiftçiyi soran bile yok. Bu küçük çiftçi bu arazileri imara vermesin de ne yapsın? Betonu ben de istemiyorum ama burada toprak bitmiş, yorgun.”
‘ÇOCUKKEN DÜDEN ÇAYININ SUYUNU İÇERDİK’
Ramazan Ütkünoğlu oldukça bilinçli bir üretici. Coğrafya bilgisine hayran kalıyoruz. Düden Çayı’nın kaynağı olan Kırkgözleri, onun da kuzeyindeki Kestel havzasının üretim yaptığı topraklarla olan bütüncül ilişkisini anlatıyor. Son yıllarda hızla ve acımasızca yaşanan doğanın yok oluşunu dile getiriyor: “Biz çocukken bu Düden çayından gelen arkların suyunu içerdik. Bu su tertemizdi, içilirdi. Buraya sürüyle kuş gelir inerdi. Gökdoğan, alakarga, yaban kazları, ördekler… Şimdi hiç biri gelmiyor artık. Neden? Şu Düden çayı boyunca yukarı doğru gidip bakın, nerelere lağımlar bırakılıyor, nerelere pislik akıtılıyor bir görün. Kabahati hep çiftçiye buluyorlar, çiftçi değil asıl kabahatli olan…”
‘BURAYA ÖYLE BİR İMAR VERİLDİ Kİ…’
Yeşilova Mahallesi’ndeki pek çok eski kuşak üretici gibi Ramazan Ütkünoğlu’da toprağın kıymetini iyi bilenlerden biri. İçinde bulundukları durumu, “Ben de bu şehirleşmeyi istemiyorum ama ne yapayım” sözleriyle özetliyor: “Sayın Menderes (Türel) Bey ile Sayın Ümit (Uysal) Bey buranın imarını baştan savma yapmadı. Buraya öyle bir imar verildi ki? Buraya siteler yapılacak. Projeleri gördük, çok süper bir imar durumu var; parkı, yeşil alanları, yürüyüş yolları…”
‘ATATÜRK’ÜN MİSAFİR OLDUĞU O EV DE YIKILDI’
Ramazan Ütkünoğlu’na Yeşilova Mahallesi’nde geçmişten kalan Antalya evlerinin bulunduğu sokağı soruyoruz, tarif ediyor: “Burada çok eski evler vardı. Meydan Pazarı’nın orada. Atatürk’ün de misafir edildiği kocaman, bin dönüm bahçenin içinde bir ev vardı. Ne yazık ki o ev de yıkıldı. Şimdi yalnız bahçesinin kapısı kalmış pazar yerinin orada. Mezarlığın oradaki eski evler de yıkıldı. Şimdi hep apartmanlar dikildi yerlerine.”
O BÜYÜK BAHÇEDEN GERİYE SADECE KAPISI KALDI
Ütkünoğlu’nun sözünü ettiği, Atatürk’ün ziyaret ettiği ünlü narenciye bahçesi, Meydan Kavağı Mahallesi’nde yer alıyordu. Söylendiği gibi yalnızca dev apartman bloklarının ortasında, bahçe kapısı kalmış geriye. 1960’lı yıllarda zümrüt yeşili bir ova görünümündeki bu bölge, bugün ne yazık ki büyük ölçüde betonlaşmış durumda. Şehrin yuttuğu tarım arazilerinden geriye kalan son bir iki mahalle ise birkaç yıl içinde hızla betonlaşacak.
ANTALYA’NIN TARİHİ EVLERİ YOK OLMAYI BEKLİYOR
Yeşilova Mahallesi’nde özellikle 1699 Sokak’ta birkaç eski Antalya evi kalmış. Bahçeli Antalya evlerinin özelliğini taşıyan sivil mimari örneği bu yapılar da ne yazık ki tıpkı Meydan Kavağındaki benzerleri gibi yok olmayı bekliyor. Oysa bir dönemin izlerini taşıyan, Antalya’nın tarım kültürü ve kent tarihi açısından oldukça önemli birer kültür mirası olan bu evlerin tescil edilerek korunması gerekiyor. Çünkü kentin yakın tarihine ilişkin birer tarihi belge niteliğindeki bu tür mekânları birer birer yitirdikçe geriye yalnızca hafızasız apartman blokları kalacak.
FAKİR BAYKURT’UN ANILARINDAN Kİ MEYDAN MAHALLESİ
Bugün kent tarihine ilişkin çok az veriye ulaşabiliyoruz. Geçmişin yaşamına ilişkin çıkarımlar bu yüzden oldukça değerli. Örneğin 1999’da yitirdiğimiz Köy Enstitüsü çıkışlı usta romancımız Fakir Baykurt, 1949 yazında öğretmen arkadaşlarıyla birlikte yaptıkları bir Antalya gezisinde ziyaret ettiği Meydan Kavağı Mahallesindeki yaşam hakkında değerli notlar tutmuş. Fakir Baykurt, öz yaşam öyküsünü anlattığı dokuz ciltlik serinin üçüncüsü olan ‘Kavacık Köyünün Öğretmeni’* adlı kitabında yer verdiği Antalya gezisi notlarında, Aksu Köy Enstitüsü’nü ziyaret ettikten sonra geceyi geçirdikleri Meydan Kavağı Mahallesi’ni şöyle anlatıyor:
‘YEMEKLER MALTIZDA PİŞİYOR, UYKULAR DIŞARIDA UYUNUYOR’
“Meydan Mahallesi’ne vardık. Ailelerin çoğunu atı, arabası var. İşten sonra dışarılarda oturuyorlar. İçeriler durulur gibi değil. Yemekler dışarıda yeniyor. Yazda güzde uykular dışarıda uyunuyor. Elektrik ocakları, gaz ocakları yok daha, yemekler maltızda pişiyor. Sofralar yere konuyor. Evler içinde ‘maket’ denilen sedirler var. Duvarlarda ayna, küçük pencerelerde el oyası perdeler… Eskimeye yüz tutan giysilerin çaputundan kesip büküp yolluk dokumuşlar. Bunları yere sermişler. Bizim Akçaköy’de ‘cam çiçeği’ dediğimiz ıtırlar pencereleri doldurmuş. Akşama doğru mahalleden karcı, buzcu geçiyor. Sürahilerde sular soğutulmuş. Yemekler küçük tel dolaba konuyor. Karasinek, sivrisinek bol. Yatakların üstüne cibinlik germişler. Boş yağ kutularına ekilen çiçekleri kapı önlerine koymuşlar.
‘DERİN, DELİKSİZ UYUMUŞUZ, DEMEK Kİ HAVASI İYİ ANTALYA’NIN’
Antalya bir başka, Burdur’a hiç benzemiyor. Bir kesimi varsıldır belki. Büyük kesimi hem sıcaktan hem yoksulluktan ölüyor. Gökyüzünde harmandan büyük bir ay…  Karanfilli, soğuk, vişne şerbeti içtik. Ali Canım enişte arabacılık yapıyor; adam yerine konulduğu için yaşamından hoşnut. Ama uykum geldi, gözlerim devriliyor. Sabahın köründen beri yollardayız. Hüseyin Aşık’ın da gözleri gidiyor. Ali Canım gördü halimizi. Yatakları avluya yıldızların altına serdi. Hemen yatıp uyuduk… Ertesi günü erken kalkıyoruz. Komşular uyanmış. Kadınlar yüksek sesle dünyayı indirip kaldırmaya başlamış. Bir yandan da güneş geldi gelecek. Derin, deliksiz uyumuşuz. Demek havası iyi Antalya’nın… Meydan mahallesindeki halkın yaşamında gazete kitap yok. Tek tük evlerde radyo var.”
MÜTEAHHİTLER, PROJELER VE HAYALLER HAZIR
Fakir Baykurt’un anılarındaki Meydan Kavağı Mahallesi’nin bitişiğindeki Yeşilova’da, bir zamanlar bahçelerinde maltızların yakıldığı son evlerin arasından geçip dört gözle ‘imar’ bekleyen bir üretici ailesiyle daha konuşuyoruz. Mahalledeki çoğu üreticinin görüşü ve beklentisi birbirinin aynısı. Bir üretici, arazilerini suladıkları Düden Çayı’nın çevresinin imara açılmasıyla birlikte çayın yatağının da rekreasyon alanına dönüştürüleceğini söylüyor. Son 40 yıldır yaşanan toprak zenginliği öykülerinin beslediği beklentiler, 5 dönümlük arazilerde yükselen apartman dairelerinin geliriyle sürüp giden ‘kolay’ yaşamlarla kışkırtıldıkça binlerce yıldır toprağı sadık yâri bilen Anadolu insanı betona göz kırpıyor. Müteahhitler, projeler, çizimler, modeller hazırlanmış. Mega konut projelerinin birbiriyle yarıştırıldığı günümüz Türkiye’sinde inşaat sektörü adeta ‘kutsanan’ bir ekonomik faaliyet olarak dayatılırken, tarım ise her geçen gün biraz daha kan kaybediyor.
TOPRAKTA KONUT ÜRETİYOR, TARIM ÜRÜNLERİNİ İTHAL EDİYORUZ
İhtiyaçtan fazla konut üretimiyle verimli tarlalar betona gömülürken, ihtiyacımız olan birçok tarım ürününü ise ithal ediyoruz. Antalya’da her türlü zorluğa karşın halen kent içinde üretim yapan çiftçiler, bize göre son yılların sesiz kahramanlarıdır. Bu kahramanları topraktan koparıp, binlerce yıllık üretim bilgileriyle birlikte apartmanlarda sessizce tükenişe terk etmek ise bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüklerden biridir…
*(Fakir Baykurt, Kavacık Köyünün Öğretmeni. Papirüs Yayınları, İst.)
**Antalya’nın 1962 yılındaki tarım arazilerini gösteren fotoğraf: Prof. Machtheld J. Mellink arşivi.
 

BİR CEVAP BIRAK

6 − 3 =