Cindoruk: Türkiye Kıbrıssız olmaz

Cindoruk: Türkiye Kıbrıssız olmaz

0
PAYLAŞ

Türk siyasetine damgasını vurmuş bir isim Hüsamettin Cindoruk. Merkez sağ deyince akla gelen en önemli isimlerden… Parti Başkanı, TBMM Başkanı, Cumhurbaşkanı Vekili olan, müthiş devlet adamlığı yeteneğine rağmen bazı siyasi nedenlerden ötürü Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığıyla taçlandırılamayan…

Yassıada sanıklarının en ateşli savunucusu olan Cindoruk, aynı güçlü duruşu Kıbrıs Türklerine gösterdi. 1955 yılında savunmaya başladığı Kıbrıs davasını hala kutsal bir emanet olarak işselleştiren Cindoruk, Kıbrıs davası uğruna birçok suçlamayla karşı karşıya kaldığını ifade etti.

“Türkiye İngiliz Üslerinin orada olmasını ısrarla savunmuştur. Çünkü doğru bir siyasetti. Orada İngiliz üslerinin oluşu daha enternasyonel bir hava getirdi. Sadece Yunanistan’la karşı karşıya kalmak yerine, İngilizlerin de orada varlığını sürdürmesi…” diyen Cindoruk, Türkiye’nin ince bir siyaset izlediğini, milletlerarası hukuk açısından kendisine bir partner bulduğunu kaydetti.

Rauf Denktaş’ı, “katıksız bir Türk milliyetçisi” olarak tanımlayan Cindoruk, Denktaş’ın usta bir müzakereci olduğunu vurgulayarak, “Türk dünyası için bir kazanımdır. Ben Rauf Bey’in dostluğuyla hep iftihar ettim. Meclis Başkanı olduğum dönemde Parlamentoda Rauf Bey’i konuşturdum. Meclis’ten Kıbrıs’la ilgili, onun istediği kararı çıkardık” dedi.
Yassıada da savunma hakkının kısıtlandığını söyleyerek avukatlık cüppesini Yüksek Adalet Divanı Başkanı’nın önüne koyacak kadar cesur olan Cindoruk savunduğu Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idam edilmelerinin verdiği acıyı ve hissiyatını şu sözlerle dile getirdi: “Geriye baktığımda acaba bir şeyi eksik mi bıraktım diye düşünüyorum. Devletin yetiştirdiği değerli devlet adamlarıydı bunlar. Haksız bir şekilde hayata veda ettiler. O mahkeme içinde bulunmaktan ötürü bugün bile aynı ıstırap duygularını sürdürüyorum, yaşıyorum. Hala daha tutanakları okurum, okudukça da kahrolurum ama hakimler zaten önceden kararını vermişti…”
Kıbrıs konusunda Londra’da ikinci tur görüşmeler yapıldığı esnada, 6 Eylül 1955 gecesi İstanbul’da bazı gazetelerin Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığını yazması üzerine azınlıklara karşı çıkan olayların DP hükümeti-Özel Harp emri ve bilgisi dahilinde bir tertip olduğu iddiaları sıkça gündeme gelirken, gazetemize konuşan Cindoruk, bunun doğru olmadığını vurguladı.

– Siz Cumhuriyet sonrasının Türkiye’sine baştan sona tanıklık etmiş, birçok darbe görmüş, siyasetle özdeşleşmiş bir kişisiniz. Darbeler ve siyasetteki tanıklıklarınızdan önce Kıbrıs konusunu sormak istiyorum. 1963-1974 arasında (müdahaleye kadar) perde gerisinde neler yaşandı?
– Kıbrıs’a ilgim çok daha öncelerden, 1955’ten başlar. Ben o tarihte iki görevi birden yürütüyordum. Biri Adalet Partisi (AP) Gençlik Kolları Başkanıydım. Birde Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı vardı, onun ikinci başkanıydım. Teşkilatın başında Prof. Dr. İsmet Giritli vardı. 1955 yılında bize bir haber geldi. Ankara’da, Ulus meydanında bir otelde Kıbrıs Müftüsü Danâ Efendi ve Cemaat Başkanı Faiz Kaymak’ın bizimle görüşmek istediğini söylediler. Şimdi Akbank binası olan otele gittim. Resepsiyonda iki yaşlıca Kıbrıslı büyüğüm bekliyor.

“FAİZ KAYMAK VE MÜFTÜ DANÂ EFENDİ MENDERES’LE GÖRÜŞMEK İSTEDİĞİNİ SÖYLEDİ”

“Bizi hükümetle buluşturur musunuz” dediler. O dönem Kıbrıs İngiliz egemenliğinde. Danâ Efendi ve Faiz Kaymak İngilizlerin tek taraflı davranışlarından ve Rumlara arka çıkmasından şikayet ettiler. Diğer şikayet Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’dendi. Köprülü “bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yok” demişti. O dönem devlet Kıbrıs’la çok ilgili değildi ancak gençlik hareketleri bu konuda daha hassastı. Ben (Adnan) Menderes’ten randevu alabileceğimi söyledim. Çok sevindiler. Başbakan çok yoğun olduğu için görüşmek zordu ama randevu konusunda güvendiğim Meclis Başkanı Refik Koraltan’dı. Koraltan DP Gençlik kollarına çok sahip çıkıyordu.

“MENDERES’E, DANÂ EFENDİ VE FAİZ KAYMAK’IN KENDİSİYLE GÖRÜŞMEK İSTEDİĞİNİ SÖYLEDİ”

Faiz Kaymak ve Müftü Dana Efendi’yi orada bırakarak Koraltan’ın evine gittim. Koraltan Meclis lojmanlarında kalıyordu. Babacan bir adamdı. Görüşmek için bizden randevu almamızı istemezdi. Faiz Kaymak’ı ve Danâ Efendi’nin otel odasında bizi bekler olmasına çok üzüldü. “Menderes’in yanına gideyim, randevu alayım” dedi. Lojmanda olduğu için yol yakın, yürüyüş mesafesi… Şapkasını aldı, yürüyerek gitti. Menderes ve Koraltan’da birbirine çok yakın olduğu için randevulaşma gibi şeyleri yok… Koraltan yarım saat sonra döndü. Akşam için randevu almış. Danâ ve Faiz Efendi’ye söyledim, çok sevindiler. Ellerinde dosyalar, evraklar… Birlikte yemek yedik. Ertesi gün sevinçten uçuyorlar.

“MENDERES KIBRIS SORUNUNA EĞİLECEĞİNİ SÖYLEMİŞ”

Menderes çok üzülmüş, Kıbrıs sorununa eğileceğini söylemiş. Danâ Efendi’yi ve Faiz Kaymak’ı İstanbul’a uğurladık. Oradaki arkadaşlarımız misafir etti. Biz o zaman gençler olarak bu davaya sahip çıkmaya karar verdik. Ondan sonra sırayla Kıbrıs mitingleri yapılmaya başlandı.

“DP’NİN KIBRIS POLİTİKASI DEĞİŞTİ”

Fatin Rüştü Zorlu’nun hükümete girmesiyle DP’nin ve Türkiye’nin Kıbrıs’a ilgisi arttı, politikası değişti. Kıbrıs “milli mesele” haline geldi. Burada (Fatin Rüştü) Zorlu’yu minnetle anıyorum. Kıbrıs davası için çok çalıştı. Londra-Zürih Anlaşmaları için çok çaba sarf etti. Londra Anlaşması Türkiye’ye müdahale kararı veren önemli bir anlaşmadır.

“MENDERES LONDRA-ZÜRİH ANLAŞMALARINDAN DÖNERKEN KAZA GEÇİRDİ”

Hatta Adnan Menderes o anlaşmadan dönerken uçak kazası geçirmişti. Londra Anlaşması çok önemlidir. Orada “Kıbrıs başka ülkeye gidecekse, Türkiye’ye gider” diye bir hüküm vardır. O yüzden Zürih Londra anlaşmaları kahramanlık destanıdır. Bunları okumanı tavsiye ederim. O anlaşmalardan sonra Türkiye müdahil oldu.

“BİR ASIR SONRA KIBRIS’A TÜRK ASKERİ BİRLİĞİ GELDİ”

Zürih Londra anlaşmalarının akabinde, 650 kişilik askeri birliğin Kıbrıs’a çıkması, gelmesi oradaki Türk varlığı ve gücü açısından önemli bir hadiseydi. Türk askeri yaklaşık 100 yıl sonra yeniden adaya çıkıyordu. Burada önemli olan şu. Biz milli şuur olarak sahip çıktık, mitingler yaptık.

“ZORLU’NUN KIBRIS’A VERDİĞİ ÖNEMİ ANLATMAK ZOR”

Fatin Rüştü Zorlu’nun Kıbrıs’a verdiği önemi anlatmak zor. Kendisinden defalarca (Kıbrıs’a olan ilgisini) dinledim. Sürekli Kıbrıs’ın stratejik, kültürel önemini anlatır, hatta Shakespeare’nin bir eserinden örnek verirdi. Shakespeare, Othello’da Kıbrıs’ın Türkler için öneminden söz ediyor, Zorlu bunu sıkça dile getirirdi.

“GENÇLER KIBRIS MİTİNGLERİ YAPIYORDU”

Türkiye’nin ve DP’nin ilgisinin artmasıyla Kıbrıs mitingleri başladı. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “Ya Taksim, Ya Ölüm” mitingleri gerçekleştirildi. Biz gençlik olarak milli şuurla Kıbrıs davasına sahip çıktık. 1958 yılında Anıtkabir’de büyük bir miting yapıldı. Orada konuşma yapmıştım. O mitinglerin bazıları Yunanistan’a, bazıları Makarios’a karşı nitelik kazandı. Hedef önce İngilizlerdi ancak İngilizler daha sonra Rumları öne çıkardı. Sloganlarımız vardı; Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak, Ya Taksim, Ya Ölüm gibi… İş o hale gelmişti ki, taksim konuşulur olmuştu.

“TMT’YE DESTEK VERİYORDUK”

Kıbrıs’ın yüreğimizdeki yeri başkadır. Biz TMT’ye yürekten destek vermişizdir. İçimizden bazı değerli arkadaşlarımız Kıbrıs’ta mücahitle omuz omuza görev yapmışlardır. Kıbrıslı mücahitler bilirler, Türkiye’den Kıbrıs’a silah sevkiyatında arkadaşlarımız fiilen görev almışlardır. Biz her zaman Kıbrıs Türkü’nün yanında olduk ve belki ağır olacak ama çarpıştık.

“FAİZ BEY’DEN SONRA FAZIL BEYLE TANIŞTIM…”

O arada da Faiz Bey’den sonra Doktor Fazıl Küçük’ü tanıma fırsatı buldum. Ankara’da… Artık Türkiye’ye gelmeye başlamışlardı. Bu mitinglerimizde de bize bilgi verdiler, destek verdiler. Gençlik örgütlerimiz de parti farkı olmaksızın bu davaya yardımcı olmuştur. Kıbrıs Türk’tür Cemiyetinde sağcı da vardı, solcu da… Ahmet Emin Yalman’ın Başkan olduğu Cemiyette, Orhan Birgit, Dr. Ziya Somer, Nevzat Karagil, Kamil Önal ve Hikmet Bil yer alıyordu. Yönetimde daha çok bizim arkadaşlar vardı.

– 6-7 Eylül olaylarını bu tür komite ve örgütlerin yaptırıldığı iddia edildi. Böyle bir şey mümkün mü?
– Şimdi çok önemli bir hadise gibi gözüken 6-7 Eylül olayları sanki DP’nin, Menderes’in ya da Zorlu’nun tertibi olarak gösterilmiştir ama öyle değildir. Ortada provokasyon olduğu şüphesiz ama hangi istikametten, kimin tarafından çıkarıldığı bilinmiyor. Burada bir tarihi şahadet daha yapacağım şu an; 6-7 Eylül hadiseleri sonrasında sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim Mahkemesine, Komutan Orgeneral Nurettin Aknoz getirildi. Sert tedbirler alıyordu. Sıkıyönetim Komutanı evvela arkadaşlarımızı tutuklamaya başladı. Başta Hikmet Bil olmak üzere, Orhan Birgit, Federasyon başkanı ve değerli birçok arkadaşımız tutuklandı. Unutuldu bu arkadaşlar… Kahraman arkadaşlardı… Tutuklulara sıkıyönetim mahkemesinde dava açıldı. Ben yeni avukat olmuştum. O davada bu arkadaşların avukatlığını yaptım. O dosya bulunup dikkatle okunmalı, olan bitenin anlaşılması için okumak lazım. Orada bizim savunmalarımız, sanıkların savunmaları bellidir. O dosyanın Genel Kurmay arşivinde olduğunu sanıyorum. 1956’da, İstanbul Sıkıyönetim mahkemesinde bir dosya. O davadaki tüm sanıklar beraat etti. Çünkü gerçekten çirkin bir hadise var.

“6-7 EYLÜL OLAYLARI DP’NİN VE GENÇLİK ÖRGÜTLERİNİN ÜZERİNE KALDI”

Devlet düzeninin bozulduğu doğru, yağma olduğu doğru ancak bunu kim yaptı? Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti orada beraat etmiştir, çünkü o yapmamıştır. Ama nedense bu hadise senelerce DP’nin ve gençlik örgütlerinin üzerine kaldı. Aradan yıllar geçti, bir başka yanlışı da 27 Mayıs idaresi yaptı. Aynı dosya 27 Mayıs’ta dava halinde Anayasa Mahkemesi’ne getirildi. Yunanlıların tertipleri var orada. Yunan ajanlarının parmağı olduğu düşünülüyor ama nasıl yapıldığı belli değil. Sırayla yapılan mitingleri sanki devletin tertibi olarak gösterdiler ve Yunanlılar bunun çok propagandasını yaptı.

“YASSIADA DA TARİHİ GERÇEKLER ORTAYA ÇIKTI”

Yassıada Mahkemesine getirilmiş olması bir açıdan talih, bir açıdan talihsizlik. Orada sanıklar kendilerini savundular. Başta Bayar, Menderes, Köprülü olmak üzere herkes kendini savundu. Ve çok tarihi gerçekler ortaya çıktı ama bir ihtilal mahkemesiydi, davayı komik bir şekilde bağladı. Yağmalamaya azmettirme suçundan kimilerini mahkum etti, kimilerini beraat ettirdi. Bu davayı çok kullandılar. Rum, Yunan idaresi özellikle 60’tan sonra birçok kez gündeme getirmişlerdir.

“BÖYLE BİR HADİSENİN KIBRIS DAVASINA ZARAR VERECEĞİ AÇIKTIR”
Tarihe şahitlik ederek söylüyorum, o davaların hem avukatı, hem de gençlik hareketinin bir neferi olarak kesinlikle devletin, hükümetin ve bizlerin bu yağmalarla hiç ilgisi yoktur. Çünkü böylesi bir hadisenin milli davaya zarar vereceği açıktır. Vatanperper ve Kıbrıs meselesini barış yoluyla bitirmek isteyen bir kadronun böyle bir hadise yapması mümkün değildir.

“LONDRA ZÜRİH ANLAŞMALARI TÜRKİYE’YE ORTAKLIK VERDİ”

Sonra, Londra ve Zürih Anlaşmaları Türkiye’ye hukuksal ve önemli ölçüde milletlerarası bir teşebbüs gücü getirmiştir. Türkiye garantör devlet olmuştur, devletlerarası hukuk açısından Kıbrıs davasında Türkiye’nin müdahilliği ve ortaklığı ortaya çıkmıştır.

– Burada çok önemli bir şey söylediniz, “ortaklığı…”Şimdi Türkiye’nin garantörlük hakkı dışında hakkı olmadığı söyleniyor…
– Evet “ortaklığı” dedim. Anlaşmalarda var. Şimdi Türk siyasetinin o anlaşmalara dayanması gerekir. Metinler ortada aç, oku, ortaklığı var… Garantörsün, müdahilsin, oraya asker çıkarmışsın. Ortak iki halkın varlığını kabul ediyorsun. İnönü Başbakan olduktan sonra bu anlaşmalarının değerini fark etmiştir. Daha doğrusu her zaman farkındadır ama sonrasında bu anlaşmalara dayanmış ve kullanmıştır. 1964’deki teşebbüsün temelinde bu vardır. İnönü’nün konuşmalarına bakarsan bu çıkıyor. Çünkü İnönü devlet adamı ve devletlerarası belgelere çok önem veren bir kişi.

“AMERİKA, KIBRIS’TA İNGİLTERE’NİN YERİNİ ALMAK İSTEDİ”

O nedenle bu anlaşmaları ileri sürerek sonuç almaya çalışmıştır ama Amerika bunu önlemiştir. Doğu Akdeniz Çanağında yeni bir oluşum istememiştir. Dikkat ederseniz Amerika o tarihlerde İngiltere’nin yerine geçmeye çalışmıştır. Ama bir şey var ki İngiliz üslerinin orada olması Anglo Sakson güçlerinin orada varlığını sürdürmesine yol açmıştır. Suriye itilafında bile yapılacak harekette Kıbrıs’taki İngiliz üsleri kullanılmak isteniyor. O ince bir siyasettir. Adnan Menderes’in, Fatin Rüştü Zorlu’nun siyaseti. İngilizleri muhafaza ederek Yunan egemenliğinin varlığını durdurmuşlardır.

– İngiliz üslerinin Kıbrıs’ta bulunmasında Türkiye’nin dahli var mı?
– Tabi tabi… Türkiye İngiliz Üslerinin orada olmasını ısrarla savunmuştur. Çünkü doğru bir siyasetti. Orada İngiliz üslerinin oluşu daha enternasyonel bir hava getirdi. Sadece Yunanistan’la karşı karşıya kalmak yerine, İngilizlerin de orada varlığını sürdürmesi. Daha sonra NATO üssü haline gelmiştir, kullanıma açılmıştır. O zaman milletlerarası hukuk açısından Türkiye orada kendisine bir partner bulmuştur. İnce bir siyasettir bu. Yunanlıların beklentileri adanın tümü üzerinde Yunan hakimiyeti kurmak… Yani Elenizm… Makarios’un siyaseti tamamen Elen siyasetiydi. Çok hatalıdır. Bir papazın bu kadar etnisitiye önem vermesine başka bir örnek yoktur. Bizim dönemimizde ben bilmiyorum. Ortaçağda, Yakınçağda olmuş olabilir.

“DENKTAŞ’IN YÖNETİMİNİ ELE ALMASI, TÜRKİYE KIBRIS İLİŞKİLERİNDE BİR DÖNÜM NOKTASIDIR”

Şimdi tabi orada önemli olan Rauf Denktaş. Denktaş’ın Kıbrıs Türklerinin yönetimini ele alması, Türkiye Kıbrıs ilişkilerinde bir dönem noktasıdır. Rauf Denktaş katıksız bir Türk milliyetçisidir. Türk dünyası için bir kazanımdır. Ben Rauf Bey’in dostluğuyla hep iftihar ettim. Meclis Başkanı olduğum dönemde Parlamentoda Rauf Bey’i konuşturdum. Meclis’ten Kıbrıs’la ilgili, onun istediği kararı çıkardık. 1993-1994 yılları arasındaydı… Meclisin arşivinde vardır. Bende de var. Çok ta güzel bir konuşma yaptı. O konuşmanın sonunda gelen destek devletin elini kuvvetlendirmiştir. Rauf Bey’in de elini kuvvetlendirmiştir. Türkiye’nin oradaki aidiyeti, varlığı, esnek bir durumdu. Rauf Bey’in talebi de öyleydi. Rauf Bey çok iyi bir müzakereciydi. Rauf Bey kadar iyi müzakere eden, doğru müzakere eden, milletlerarası değerleri olan bir adam yoktur. BM de bu kıymeti göstermiştir.

“KIBRIS SADECE KIBRIS HALKININ DEĞİLDİR”

Rauf Bey ve Kıbrıs halkası öyle bir halka ki, Türk devletinin Doğu Akdeniz’de söz sahibi olmasını, kalıcı olmasını sağlayan bir kişiydi. Kıbrıslı bazı siyasetçiler onun düşüncelerini, inançlarını, ideallerini tam anlamadılar. Ben hep söylerim, Kıbrıs sadece Kıbrıs halkının değil, tüm Türklerindir. Tüm Türk camiasınındır. Kıbrıs’a birçok değerli kişi hizmet verdi ama devlet adamlığı niteliği, siyaset adamlığı yönünden O bir başkadır. Hepsine saygı duyuyorum, hizmet etmiş çok insan var, Denktaş başkadır.

“ECEVİT’İN ÇIKARMADAN ÖNCEKİ MEKİK SİYASETİNİ ÇOK BAŞARILI BULURUM”

– Kıbrıs deyince Bülent Ecevit akla gelir. Ecevit’in Kıbrıs politikası nasıldı?
– Ecevit hadiseyi çok iyi görmüş ve Kıbrıs halkının içine düştüğü büyük sıkıntıdan kurtarmak için cesaret göstermiş önemli bir devlet adamımızdır. Onunda orada, çıkarmadan önceki mekik siyasetini çok başarılı bulurum. Bir savaş çıkarmak istemediklerini göstermiş ve anlatmıştır. Kıbrıs’a yapılan çıkarma, Kıbrıs’taki Türkleri himayesi uluslararası camia tarafından bir işgal gibi görülmemiştir. En çok ta belki tasvip edilmemiştir, Kıbrıs Türk Devleti tanınmamıştır ama Kıbrıs halkına zarar gelmemiştir ve statüko ortaya çıkmıştır. Bu statüko oradaki yurttaşlarımızı, soydaşlarımızı rahatlatmıştır. Kimileri şikayet edebilir bundan ama en azından bir esaret yaşanmamıştır Kıbrıs Yunan egemenliğine geçmemiştir.

“KIBRIS YUNAN EGEMENLİĞİNE GEÇSEYDİ…”

Geçseydi başına neler gelecekti diye sorarsanız Güney Kıbrıs’a bakmanızı tavsiye ederim. Güney Kıbrıs’ın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları, yalnızlığını, Yunanistan gibi güçsüz bir devlete dayanmanın zorluğunu görebilirsiniz. O yüzden Ecevit’i saygı ve hürmetle anıyorum. Konulmalarında bu olacaklara işaret etmişti. Çok güzel iddiaları vardı. Oradaki soydaşların Yunan Devletine bırakılamayacağını söylerdi. Türkiye’nin güney sahilleri için Kıbrıs’ın önemini anlatırdı ama Güney Kıbrıs için de önemini anlatırdı. İngiltere oradan çekildiği zaman kimsenin güvende olmayacağını anlatırdı.

“ECEVİT BUGÜNÜ GÖRMÜŞ”

Bugünü görmüş. Bir AB üyesi olmasına rağmen Yunanistan şimdi kendi kendini döndüremiyor. Artık dünyada yerel devletlerin, belli sınırları olan devletlerin emperyal düşünceler taşıması çok yanlıştır. O emperyal düşünceleri taşıyan, Elenizmi hala gerçekleşebilecek hedef gibi gören Yunanistan bugün çok büyük sıkıntıda. Sadece Kıbrıs değil Makedonya kavgasını da kaybetmiştir, Balkanlardaki kavgalarını da kaybetmiştir. Oralarda da yanlış yapmıştır. Kimseyi kınamak istemiyorum ama tarihi bir tespit yapıyorum. Yunanistan’ın son 50 yıllık siyaseti bir kadastroftur. Nato üyesi olmasına, AB’ye girmesine rağmen büyük hedefleri Yunanistan’ı yalnız bırakmıştır. Aynı şeyin küçük benzerini Türkiye yaşıyor. Yeni Osmanlı… Bu Türkiye’yi aşar.

“ERBAKAN KIBRIS KONUSUNDA ÇOK İLERİ GÖRÜŞLÜ DAVRANDI”

Burada bir parantez açayım. Erbakan da şahsi dostumdur. Kıbrıs meselesinde çok milliyetçi, vatanperper ve ileri görüşlü davranmıştır. Bunu siyasi görüşlerinin üzerine çıkarmıştır. Ecevit-Erbakan koalisyonu Kıbrıs meselesinde Türk devletinin cumhuriyetimizin önünü açmıştır. Burada önemli olan birbirine zıt iki partinin koalisyonu ve milli bir davada ortak hareket etmeleri. Tam bir milli görüştür. Ecevit’le ikisinin duruşu çok önemlidir. Tabi Ecevit’in inisiyatifi çok yüksekti. Yoksa kolay değildi… Bir parantez daha açalım; 1974’de yapılan çıkarma Yunanistan’ın da iç meselesini çözmüştür. Ben o yüzden Erbakan’a hep sahip çıkmışımdır.

“TÜRKİYE’NİN BÖYLE BÜYÜK BİR HATA YAPACAĞINA İNANMIYORDUM”

– 27 Mayıs sürecinde avukattınız. O süreci anlatabilir misiniz? Unutamadığınız anılarınız var mı?
– 27 Mayıs’ta 18 kişinin avukatlığını yaptım. O zamanki Meclis Başkanı Refik Koraltan’ı savunuyordum. Cumhuriyetin kurucularından, çok değerli bir kişiydi Koraltan. Unutamadığım ise idamlar…

– İdam edileceklerini düşünüyor muydunuz?
– İçimizden geçiyordu ama bu davaları takip edenlerin daima bir ümitleri vardır. Bu ümitlerini korudukları için konduramazlar, yakıştıramazlar… Türkiye’nin böyle büyük bir hata yapacağına inanmıyordum açıkçası. Mahkeme karar verse bile Milli Birlik Komitesinin bunları müebbet hapse çevireceğini düşünüyordum. 15 sanık hakkında idam kararı verdi mahkeme… Celal Bayar’ınkini yaşından ötürü müebbete çevirdiler. 78-79 yaşındaydı. Diğer üçünün idamlarını şu gerekçeye dayandırdılar: Mahkemenin oybirliğiyle verdiği kararları onadılar. İdam edilecek üç kişiden biri Bayar. Ben Hasan Polatkan ve Refik Koraltan’ın avukatıydım. Polatkan’ın idam kararı oybirliğiyle alındığı için idam ettiler. Koraltan’da ise iki kişi müebbet istediği için müebbete çevirdiler. Milli mücadelenin kahramanlarındandır bunlar. Bayar da, Koraltan da İstiklal Madalyasıyla taltif edilmiş adamlar.

“KENDİMİ SUÇLU HİSSETTİM …”

Üç kıymetli devlet adamının idamına çok üzülmüştüm, bugün hala üzülürüm. Kendimi suçlu hissederim sanki savunmada bir şeyi eksik bırakmışım gibi… İnsan öyle hissediyor. “Bir yerde bir şey yapsam, acaba iki azanın daha oyunu çevirebilir miydim” diye düşünüyorum. Oybirliğiyle idam edilmeleri için hiçbir neden yoktu. O kararları, o mahkeme zabıtlarını okudukça daha da hırslanıyorum. Bir hukukçu olarak, bir avukat olarak ayıplıyorum. Ve bugün Silivri’deki mahkemede de aynı şeyi görüyorum. 52 yıl önce düşülen hukuki hatanın bugün yaşanması üzüyor. Bugün aynı şey yaşanıyor. Aynı savunma hataları yaşanıyor, savunmaya hak verilmiyor. Mahkemeler polisten başlayarak karar aşamasına kadar aynı bilinç altında gidiyor. Polisin başlattığı dava… Polis devlete bağlı olduğuna göre iktidarın davaları, iktidarın iddianameleri. Bağımsız yargılama, bağımsız mahkemeler hikaye… Ben bunları yaşadım. Hakimler seçilmiş getirilmiştir. İnançları da aynıdır belki, bunu ayıplamıyorum. Sizin gibi düşünen hakimleri oraya getirirsiniz, sizin istediğiniz kararlar çıkar.

“YASSIADA MAHKEMESİNDE BAZI HAKİMLER KARARLARIMIZDA ÖZGÜR OLACAK MIYIZ DİYE SORDULAR”

Yassıada Mahkemesinde çok değerli hakimlere teklif gitti, onlar kabul etmediler. Sordukları şuydu: “Kararlarımızda özgür olacak mıyız?” Recai Seçkin vardı mesela, Celalettin Koralman… Yargıtay başkanlarıydı bunlar. Soruyorlardı: “Tamam bu davaları görebiliriz ama kesin hüküm olduğu için biz kararlarımızı size sormadan özgürce verebilir miyiz?” O garantiyi veremiyorlardı. Ferruh Adalı diye bir üye vardı. Zaman zaman da başkanlık yaptı. O karar aşamasında davanın esasen başka bir sonuca bağlanması için kendisine ameliyat teklif ettiler. “Sizin hemoroitten şikayetiniz vardı, sizi ameliyat edelim!” O da anlıyor tabi, davadan çekiliyor. Enteresan. Bize gelip anlattı: “Ben bu kararları vermeyeceğimi söyledim, bana doktor geldi, sizi ameliyat edelim dedi…” Ve o zaman müsaade edin çekileyim demiş. Sonra biz o zatı Adalet Partisi’ne aldık.

“CEZAEVİNDE MAHKEME OLUR MU”

Bugünde aynı şeyler oluyor. Bu hakimler ve savcılar seçilmiş. Mahkeme de öyle. Şimdi Cezaevinde mahkeme olur mu? Cezaevinde mahkeme varsa mahkum etmeye niyet etmişsin demektir. O mahkeme bağımsız olur mu? O nedenle ben bar bar bağırıyorum. Hala içimde bir umut, bir pırıltı var. Yargıtay diyecek ki, cezaevinde mahkeme olmaz. Önce onu söylemesi lazım.

– 1993 yılında genel başkanlığa neden aday olmadınız, partinin başına geçmediniz? Demirel Tansu Çiller’i mi destekledi?
– Bunları yazılmaması kaydıyla anlatabilirim… (Anlatıyor) Demirel çok sevdiğim, değerli bir siyasetçidir. Türkiye’nin omurgasıdır Demirel. O omurgayı 7 yıl dimdik tuttu. Cumhuriyeti, laikliği ve istikrarı temsil etmiştir. Yaptığı hizmetlerin hepsi değerlidir ama yaptığı en büyük hizmet 7 yıllık Cumhurbaşkanlığı süresidir. Tarafsız bir Cumhurbaşkanıydı. Doğru kararlar verdi, Türkiye’yi iyi temsil etti. Saygınlık kazandırdı.

– Peki hiç size “partinin başında olsaydın da parti bu durumlara düşmeseydi” dedi mi?
– Onu kendisine sorun. O da bazı şeylerin böyle olacağını bilemezdi.

– Bir kesim Rumlarla ortaklık yapılabileceğini düşünmekte. Kıbrıs AB üyesi, Türk askeri çekilsin, AB’nin güvencesi yeter diye düşünenler var. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?
– AB sadece koruma organı değildir, ekonomik bir birliktir aynı zamanda. Ne var ki AB kendi sorunlarını dahi çözmekte zorlanmaktadır. Kendi iç meseleleri bitmiş değil. Giderek Kara Avrupa’sına yöneldi. Son üye aldığı devletlere bakın, tümü Kara Avrupa’sından. Dağılmış Yugoslavya’nın artıklarından. Akdeniz ve Türkiye konusunda AB’nin güçlenmesi ve entegrasyon sağlaması için AB’nin zamana ihtiyacı var. AB’nin Kıbrıs’ı koruyacağına inanmıyorum. Türkiye AB’ye girdiği zaman Kıbrıs’ın tümü barış içinde bir yönetime kavuşur. Son olaylarda Suriye meselesi Kıbrıs’ı sarsıyor, Kıbrıs konusunda yeni obligasyonlara yol açıyor. Benim gördüğüm Arap Kürt, Rusya Çin çekişmesinde her zaman Kıbrıs tartışılabilir bir ada. Korkarım ki bir gün krizler bittiğinde AB Kıbrıs’tan çekilebilir. (Siz böyle mi öngörüyorsunuz sorusu üzerine) Siyaset uzun yıllar için öngörüde bulunabilmektir. Türkiye Devleti kalıcı bir devlettir. Kıbrıs halkları kendi aralarında anlaşarak Kıbrıs’ta barışı sağlarlarsa en garantör devlet Türkiye’dir.

“MARAŞ MESELESİ ÇÖZÜLÜRSE KIBRIS MESELESİ ÇÖZÜLÜR”

– Tanınmanın olabileceğini düşünüyor musunuz?
– Zaman içerisinde bu gerçekleşecektir. Türkiye güçlendikçe bu olacaktır. (Charter uçuşların artmasının adım adım tanınmaya yaklaştırıp yaklaştırmadığı sorusu üzerine) Yaklaştırır ama iletişimdeki son gelişmelere de çok dikkat etmek gerekiyor. İnternet, cep telefonu gibi kablosuz erişim ve iletişim bence ulaşımdan da önemli. O nedenle bunun arkasından ulaşımın geleceği şüphesiz. Ayrıca bugün Kuzey Kıbrıs, giderek ziyaret edilmesi gereken güzel, tarihi zenginliğini ön plana çıkaran bir yapıya kavuşuyor. Zenginleşiyor. Kuzey Kıbrıs’ın bunu fark etmesi gerek. Bir üniversiteler bölgesi, kültür kuşağı olan bu ülkede Türkiye’nin özel sektörde büyük yatırımları giderek artacaktır. Bence çözülmesi gereken mesele Mağusa meselesidir. Yani Maraş… Orada ortak bir uzlaşı sağlanırsa Kıbrıs’ta barış içinde yaşayan halklar daha mutlu, daha güvende hissedeceklerdir kendilerini…

– Rumlar “bize iyi niyet gösterisi olarak Maraş’ı verin” diyorlar ancak kendilerinin bu konuda Türk tarafına gösterecekleri bir iyi niyet yok gibi görünüyor. Nasıl anlaşacağız?
– Müzakere… Siyaset, müzakere sanatıdır. Müzakere sonucunda farklı alternatifler ortaya çıkar. Birde belli süreçlere sıkışmamak gerekiyor. Mesela bunu bitirelim diye acele etmemek lazım. (Müzakere sürecinin yarım asra yaklaştığının anımsatılması üzerine) Sabır, siyasetin en temel unsurudur. Özellikle dış siyasette. Aslında o konuda İngiltere’den de katılım istemek gerek. Onların da hakları var, mal varlıkları var. Ben Kıbrıs sorununun çözüleceğine inanıyorum. Bunu söylerken de 1958’den bugüne nasıl geldiğimize bakmak lazım. –Demin anlattığımı hatırla- Son sözüm rahmetli Menderes’i, Zorlu’yu ve Denktaş’ı saygıyla anıyorum. Ecevit’i, Erbakan’ı, hepsini… Kıbrıs meselesinde milli duruşları vardı. Nur içinde yatsınlar…

BİR CEVAP BIRAK

11 + eighteen =