Çocuklar ödediler

Çocuklar yalnız savaşları yıkımları kıtlıkları değil boşlukları gevşeklikleri budalalıkları tembellikleri de ödediler. Çocuklara her şey çok kolay ödetildi, çocuklar buna karşı koyamadılar. Çocuklar ödediklerini gık demeden ödediler ama çok ağır ödediler. Çocuklara yapılan haksızlıklar kimselere yapılmadı. Senin iyiliğin için yavrum dediler, olmadık saçmalıkları yaptırdılar çocuklara. Önce saçmalıkları icat ettiler bir güzel, sonra o saçmalıkları senin iyiliğin için yavrum diye diye çocuklara ödettiler. Çocuklar kendi iyilikleri için oyundan yoksun bırakıldılar, çocuklar kendi iyilikleri için bir takım aptal aptal sözde bilgileri kafalarına kazıdılar. Birileri hiç bilmedikleri hiç anlamadıkları şeyleri çocukların belleklerine yüklediler, bu arada çocuklara felsefe öğretmeye kalktılar, kendileri felsefenin ne olduğunu bilmeseler de çocuklarımızı düşünen insanlar yapalım ayağına akıl almayacak kafasızlıkları zavallı yavrulara bellettiler. Amaçları özgür insanlar yetiştirmekti sözde, oysa özenle kalıplanmış taş gibi kafalar oluşturmaya bakıyorlardı.

Kolay ve ucuz yoldan çocuk yetiştirmenin bütün yolları bulundu. Bugün mü bulundu? Çoktan bulunmuştu. Bugün o yollar bile bile acımasızca kullanılıyor oysa dün yarı bilinçsizce kullanılıyordu. Senin iyiliğin için yavrum diye çocukları ütülemenin yolları baştan beri vardı yoksa. Çocuğunuz yalan mı söylüyor? Söyleyecek elbet. Onu siz yalancı yaptınız. “Kızım Nuriye teyzen bugün okulda sana dün annen neden bize gelmedi diye sorarsa dün çok hastaydı bugün sizi arayacak de, sakın Erman amcalara gittiğimi söyleme.” Baba çocuğunun gözleri önünde alacaklısını kandırıyor, o arada çocuğuna da göz kırpıyor: “İnan bana Zühtü’cüğüm, çok üzgünüm anam, dün akşam bir yerden yüklü miktarda para bekliyordum. Parayı gönderecek olan canım kadar sevdiğim ve güvendiğim bir insandı. Akşamüstü bir kalp spazmı geçirmiş hastaneye kaldırmışlar, o durumda elim kolum bağlı kaldı, sana da mahcup oldum canım kardeşim. Bana temmuza kadar süre verirsen…” Hanım kardeşimiz sevgilisini belki yüz sekizinci defa oyuna getiriyor: “İnan ki dün akşam evdeydim ve erken yattım, sana yalan borcum mu var, ben yalandan nefret ederim, bugüne kadar sana da başkasına da bir defa bile yalan söylemiş değilim.” Sen çok yaşa emi kardeşim! Nuriye öğretmen sevgili arkadaşının gönderdiği habere inanmıyor, ama o da sevgili arkadaşına iki gün önce benzer biçimde külah giydirdiği için oralı olmuyor. Zühtü bey kalp spazmı haberine inanmıyor ve kendisine söylenen yalan çok hoşuna gidiyor ve gerektiğinde ben de bu yalanı kullanırım diye düşünüyor. Orçun kardeşim sevgilisinin yalan söylediğini bilmekle birlikte elinde bir kanıt olmadığı için kendini için için yemekle işi bitiriyor.

Çocuklarımız yalancılığın ne büyük bir kötülük olduğunu, yalancılığın basitçe bir terbiye sorunu olmaktan ötede bir ahlak sorunu olduğunu öğrenemeden büyüyorlar. Yalan yoluyla her şeyi çok kolayından çözümledikleri ve çok şeyi emeksiz elde ettikleri için de hem kendileri hem yakınları hem ülkeleri hem insanlık için verim vermeyen insanlar olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Şiir yazacağım diye beynimi çatlatacağıma şiire benzer bir şey yazarım. Hem şiirin iyisi sakıncalar doğurabilir, durduk yerde mimlenmeyelim. En büyük en ünlü ağabeylerimiz bile siyasal anlamda sıkıntılı dönemler başlar başlamaz hemen kıvırtıverirler ve şiir diye kareler mareler anlamında anlaşılmaz bir şeyler yazarlardı. Onlar aptal mıydı? Zaten kimse bu şiir denen şeyin iyisini aramıyor, adını şaire çıkarsan yeter. Hem iyi şiir de neymiş, şiir şiirdir işte.

Gerçekten savaşları kıtlıkları yıkımları ve daha birçok şeyi çocuklar ödediler, onlar da büyüyünce ödeten konumuna geçtiler. Kuşaklardan kuşaklara bir şey değişmedi. Aynı verimsizlik değişik biçimlerde yenilendi tazelendi serpildi. Herkes yalana alıştı. Alışmayanlar enayi durumuna düştüler. Bu arada kimse çocuklarıyla gerçek anlamda ilgilenmedi. En iyi koşullarda yetişmiş hatta yabancı ülkelerde eğitim görmüşlerin bile anlamsız işlerle uğraştıklarını, mahalle kabadayısı ağzıyla konuştuklarını görüyoruz. Adı büyük okullar bitirmiş bir kızımızın ikizler burcundaki insanlar için söylediklerini ya da siyasetle ilgili görüşlerini duyunca bir garip oluyoruz. Bu sefilliği hep birlikte yaşıyoruz. Bazı sıkıntılarımız olunca başkalarından yakınmayı azçok biliyoruz ama kendimizden yakınmak aklımıza gelmiyor. Yaşamımızda aklımızda fikrimizde ters bir şeyler var. Bakırköy çarşısında haza hanımefendi bir kardeşimiz elindeki boruyu nalburun yüzüne fırlatırken basıyor kalayı, nalbur kadını dövmek için davranıyor, bereket onu esnaftan biri kavrayıp yere yıkıyor. Böylece geçip gidiyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three + 12 =