CSO ile iki hafta sonu

CSO ile iki hafta sonu

0
PAYLAŞ

İki haftadır, hafta sonu cuma akşamları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Okestrası konserlerini izliyorum. Ankara’da az kalmanın sonucu, uzun süredir izleyemediğiim konserlerde, değişik rüzgarlarla, adeta bir dünya yolculuğuna çıkmış oldum. 1967 de Ankara’ya ilk geldiğimde merakdan, nasıl bir yer diye gitmiştim. 45 yılı aşan bir dostluk ve sıcaklık devam ediyor.

60’lı yılların sonlarına doğru, Ankara’da öğrencilik günlerimizin, değişmez cumartesi programıydı. Çoğu enstrümanı ilk kez görüyordum.Giderek kulaklarımız kelimenin tam anlamıyla eğitilerek, bu tını zenginliğinin coşkusuna katıldı.

Cuma günü, kış, yağmurlu ve soğuk bir Ankara akşamıydı. Konser, Haydn’ın, soğuk ve yağmurlu Londra günlerini yansıtan, Londra’da bestelediği, 104. Senfonisi ile başladı. Orkestrayı, Leningrad doğumlu, Rusya’dan, soğuktan gelen konuk bir şef yönetiyordu. Salona yayılan ise soğuk değil, müziğin sıcaklığıydı. Önceden ve şimdiki adıyla, St.Petresburg Flarmoni Akademik Senfoni Orkestrası’nda, viyola grup şefi ve şef olarak çalışan Vladımır Altschuler, konser başlar başlamaz sempatik tavır ve yönetimiyle, orkestrayı yönetti. Bu sıcaklık, hemen dinleyicilere de yansıdı ve eserin sonunda alkışlar uzun süre devam etti.

Programda ikinci bölüm, Samuel Barber’in eserlerine ayrılmıştı. Geçen yüzyılda yaşayan sanatçının, ilk seslendirilen eseri Adagio oldu.Bu eserle, İtalya’ya gittik. Popüler bir eser, gizemli bir havada, Roma sokaklarında dolaştık. Hem bu eseri, hem Barber’in eserlerini ilk kez dinliyorum.

Bu ilklerde, sadece ben değilim. Barber’in ikinci eseri, Viyolonsel Konçertosu’da, Türkiye’de ilk kez seslendiriliyor. Uzun ve ağır bir eser. Önce, Keman Konçertosu, sonra bu eser ve üçüncü olarak da, Piyano Konçertosu besteleyen Barber’in, diğer konçertolarını da dinlemedim. Bestelendiğinden neredeyse 70 yıl sonra da, Türkiye’de ve Ankara’da seslendiriliyor.

Bu seslendirmenin bir başka güzelliği, Rusya’dan gelen Alexander Rudin’in, bu Viyolonsel Konçertosu’nu seslendirmesiydi. Şef ile uyumun yanısıra, orkestra ile uyumununda olmasıyla, gerçekleşen bu ilk seslendirme, izleyicilerin uzun süre hafızalarında kalacaktır. Konser sonrası alkışlar dinmedi, yinelendi. Ancak Rudin bu alkışlara, bir bis ile ne yazık ki yanıt veremedi. Ama eserin ağırlığı ve yorgunluk sanırım bunu engelledi. Ya da bu eserin tınıları ile bir daha buluşmak üzere, Türkiye’ye veda etmek istedi. İzleyiciler, ayrıca bir bis dinleyemenin burukluğu ile ancak güzel bir konser izlemenin keyfi ile salondan ayrıldılar.

Devamlı cuma akşamı izleyicilerinden bir kaç dostu, ne yazık ki o akşam Konser’de göremedim. Ancak hemen belirteyim, güzel bir konseri kaçırdılar. Konser, o akşam canlı olarak TRT de, radyoda yayımlandı mı bilemiyorum. Ama kayda alındıysa, programlarda sıkca yer alacak bir eser olacağını şimdiden söyleyebilirim.

CSO’da bir önceki hafta sonu, yine güzel bir konser vardı. Türkiye’ye çok sık gelen ve adeta bizden biri gibi olan şef Marek Pijarowski, Cumhurbaşkanılığı Senfoni Orkestrası’nı yönetti. Programda, Edvard Grıeg’in bilinen ve çok sevilen Piyano Konçertosu yer alıyordu.Bu Konçerto’yu, değerli solistimiz Verda Erman seslendirdi. Eseri 70 yıl önce, Türkiye’de ilk kez Mithat Fenmen seslendirmişti. Değişik orkestra, solist ve kentlerde bir çok kez seslendirilen bu eser, romantik dili ile Alman – Norveç kaynaşması olarak da değerlendirilebilir. Verda Erman her zamanki duyarlılığı ile bu eseri, perşembeden sonra cuma akşamı da seslendirirken, dinleyicilere de, bir gün önceki gün ile ilgili olarak adlandırılan, “Sevgililer Günü’ne, belkide bir aramağan olarak sunuyordu.

Konser’in ikinci yarısında da, yine parlak bir esere yer verilmişti. Richard Strauss’un Alp Dağları Senfonisi. Bu soğuk Ankara gecesinde, adeta kışa selam gönderilirken, bahar özlemide dile getiriliyordu. Yoğun olarak, bakır üflemeli çalgılarında da eserde yer alması, coşkulu bir konserin gerçekleşmesini sağlıyordu.

Alp dağları gezintisi, Ankara’nın ağır siyasi atmosferinde nefes almamızı sağlarken, bu havalarda adeta bir eziyete dönüşen, geliş ve gidişlerle, hemen gerçeklerle yüzleşme durumunda kalıyorduk. Ulus’a varmadan, Opera kavşağında inip, yürüyerek konser salonuna ulaşmak, her zaman bir canbazlık gerektiriyor. Bu canbazlık, kış günlerinde ise daha da zorlaşıyor. Ankara’nın yılların Belediye Başkanı, bu yolu adeta yayalara yasaklayıp, çok dar olan kaldırımları da kaldırarak, ‘gelmeyin’ demek istiyor sanırım. Sanat hakkında ki düşüncelerini ve ne yapmak istediğini, açıkca belirtmekten kaçınmayan, Başkan’ın, sanat ile ilgili ne yapacağına ilişkin ifadelerine, biz burada yer vermeyip, araçlar arasından canbazlık yaparak geçip, gecenin güzelliğini bozmamaya çalışalım.

Bu iki konser arasında güzel bir resitali de, İstanbul’da izlemek geçen haftanın güzel bir buluşmasıydı. Beşiktaş Belediyesi’nin, İstanbul Fulya da açtığı Fulya Sanat Merkezi’n deydim. (Salona ulaşmak için alış veriş merkezlerinin kapısından girmeyi eleştirmeyelim. Ankara’da yaşadıklarımızdan sonra, buna hiç değilse yeni yerler açılıyor, engellenmiyor diye sevinelim) Galiba iki-üç yıl önce, yine böyle bir kış günü, yine resital izlemiştim. Şefika Kutluer’in Flüt Resitali’ni belirtmek istiyorum. Kosovalı piyanist Misbah Kacamaku’nun eşlik ettiği, resitalde flütün dinlendirici eşliğinde yolculuğumuzu, Bach’dan Mozart’a, Reinecke’den Ravel’e sürdürdük. Güney Amerika’ya kadar gidip, Jose L. Elizonde’nin eserleriyle, özellikle de Tango’sunu dinlerken, genç sanatçıya acil şifa dileklerimizi de ilettik.

Salonda daha çok gençlerin olması ise, sevindirici bir gelişmeydi. Duyurunun, yeterli yapılmadığı süreçte, katılımın geçen resitalden daha fazla olması, beni ayrıca sevindirdi. Şefika Kutluer, İzmir ve çevresinde ege de, bir dizi konser trafiğini de gerçekleştirdikten sonra İstanbul’a gelmişti.

Şefika Kutluer’in Resitali, Albert Franz Doppler’in Pastoral Fantasy ile sona erdi. Flütü her dinledikçe, özellikle de, Şefika Kutluer’den dinledikden sonra, sanki bir terapi seansından çıkmış gibi, rahatlamış ve hafiflemiş, yenilenmiş olarak, Konser salonundan ayrılıyorum. Başta siyasilerimiz, bu seanslara katılsalar, sanırım dillerinden düşmeyen, barış sözcüğünün anlamını ve içeriğini daha doldururlar.

________________________

* Ankara. 25 Şubat 2013. ismail.bayer1@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK