Daha fazla refah, daha fazla özgürlük…

Daha fazla refah, daha fazla özgürlük…

0
PAYLAŞ

“Daha fazla refah, daha fazla özgürlük.” Bu ifade başbakanın dilinden düşürmediği yeni dönem sloganıdır! Bu sloganı benimsemiş liberaller de, başbakana eşlik ederek, son beş yılda ekonomik alanda ve özgürlüklerin genişletilmesi yönünde ciddî adımların atılmış olduğunu ve önümüzdeki dönemde bu açıdan daha da ileri aşamalara gidileceğini söylemekteler. Refah ne demektir; özgürlük ne demektir! Benim alanım iktisat olduğundan, bu kavramlara iktisadî açıdan yaklaşım yapmaya çalışacağım. Kaldı ki, refah kavramı zaten birinci derecede iktisatla ilgili bir kavramdır, özgürlük de özü ve yararlanma açısından iktisat ile ilgili bir kavramdır. Zira, ekonomik durum elvermiyorsa seyahat hürriyetinden dahî yararlanmak söz konusu olamaz. Diğer yandan, refah ne denli göreceli bir kavram ise, özgürlük de o denli göreceli bir kavramdır. Yoksulluk ve varsıllık, belirli sınırlar dışında ve göreceli olarak bireylerin kendilerini başkaları ile karşılaştırması sonucunda vardıkları kanaattir. Benzer şekilde, özgürlük de mutlak kısıtlılık dışında ve göreceli olarak, bir bireyin hareket alanı serbestisinin diğer bireylerin hareket alanı serbestisi ile karşılaştırması sonucunda varılan yargıdır. Herkesin fakir olduğu ve kimsenin seyahat edemediği bir toplumda herkesin özgürlüğü mutlak olarak kısıtlıdır, ama göreceli olarak herkes aynı özgürlüğe sahiptir.  İşin felsefik ve siyasal boyutunu ilgililere bırakarak, bir yandan geçen hafta kutladığımız 1 Eylül Barış Günü(!), diğer yandan da yeni hükümet programının okunmuş olması dolayısıyla, söz konusu kavramları iktisadî açıdan kısaca tartışmanın yararlı olacağını düşünmekteyim.

Önce kısaca ve öz olarak yeni hükümet programının ekonomik açılımına  bir göz atalım. Program, son dönemin IMF uyumlu programının aynısı niteliğinde, sosyal boyuttan yoksun, tümüyle sermaye-yanlı bir görüntü sergilemektedir. Programın çatısını ve felsefesini “Türkiye’yi küresel sermayeye elverişli (iktisadî açıdan kârlı) ortam oluşturmak üzere hazırlama” politikası  oluşturmaktadır. Bu çerçeveyi tamamlayan alt dokularda ise, özelleştirmelerin hızlandırılması, malî disiplinin sürdürülmesi, sermaye üzerindeki yüklerin hafifletilmesi ve/veya bir kısmının kaldırılması, istihdam üzerindeki yüklerin hafifletilmesi vb gibi, her yönü ile sermayeyi sevindirecek önlemler sıralanmaktadır. Hedef olarak da, dönem sonu itibariyle, 800 milyar dolarlık milli gelir düzeyi ve 10 000 dolar dolayında fert-başına gelir hedeflenmektedir. Doğrusu, her iki kişiden birinin oyunu almış olan bir siyasal parti başkanının, aynı zamanda da tüm toplumu kucaklama vaadinde bulunmuş bir başbakan olarak, tüm ekonomik önlemleri toplumun görece ufak bir bölümünü oluşturanlar yanında çoğunlukla dış yatırımcıları oluşturan sermaye sahipleri yönünde kurgulaması ve bunu açıkça toplumun yüzüne okuması fazla anlaşılır gibi değildir!

Böyle bir programın sadece sermaye sahiplerini ilgilendirmediği ve kapsadığı alan itibariyle tüm toplumu farklı yönlerde ilgilendirdiği açıktır. Böyle bir programla, Blair’in “üçüncü yol” projesini anımsatırcasına, sermayenin desteklenmesi durumunda, istihdamın yükseleceği ve milli gelirin artabileceği, böylece dönem sonunda 800 milyar dolarlık gelir düzeyinin yakalanabileceği de öngörülüyor olabilir. Diğer bir deyişle, olağanüstü boyutta yabancı sermaye gelerek olağanüstü yatırımlar yaparak yurtiçi gelir gerçekten yükseliyor olabilir. Hatta, programda verilen hedeflere gerçekten ulaşılıyor da olabilir. Peki, bu durumda refahımızın artmış, özgürlük alanlarımızın genişlemiş olduğunu iddia edebilir miyiz! Başbakanın programında bu yönde bazı işaretler var mı! Her aklı başında iktisatçını (zamanımızda böyle bir iktisatçıyı bulmak çok zor olsa da!) böyle bir tablo karşısında vereceği yanıt, çok net olarak, “Hayır!” olur. Yanıt “hayır” olur, çünkü, sermaye-dostu böyle bir programda işsizlik azalıyor olsa bile, ücretler fevkalâde düşük olacak ve patronlar kaymağı alacaktır. Bunun anlamı, gelir dağılımının bozuluyor olmasıdır. Zaten programda da ne kişisel gelir dağılımı ne de bölgesel gelir dağılımı konularında genel ifadeler dışında en ufak bir işaret görülmemektedir. Böylece yaratılacak gelir, aritmetik olarak fert sayısına bölündüğünde de fert-başına gelir gerçekten 10 000 dolar gibi gözüküyor olabilir. Ama gelir dağılımı bozulmuş olacağından (zaten bozuk!) toplumun ufak bir kesimi İsviçre’nin en zengini gibi yaşarken, büyük bir kesimi dinciliğe sarılarak yoksulluk sınırında tutunmaya çalışacaktır.

Akılcı yanıt neden hayır olur ve bu sistemden halk neden zarar görür meselesi ise açıktır. Ekonomide tüm işleyişin kapitalizme terk edildiği durumda, yukarıda da sözü edildiği gibi, kapitalizmin dinamiği gereği, milli gelir artabilir, ama gelir dağılımı bozulur, bazı kesimler diğerleri aleyhine çöker. Bu bilginin ışığı altında başbakanın demecine baktığımızda, maalesef, ne bireysel gelir dağılımı, ne bölgesel gelir dağılımı, ya da geçmiş dönem politikaları ile çökertilen bazı kesimler ve tarım alanları için elle tutulur bir yaklaşım bulunmaktadır. Bu yönde yaklaşımı bir tarafa bırakalım, bu konulardan başlıklar olarak dahî söz edilmemektedir.

Yazıyı sonlandırırken, akademik bakış açısından şu noktayı  netleştirmek istiyorum ki, politikaya sistem dinamikleri hakim olur, sistem dinamiklerini ise başat ekonomik güç belirler. Hal böyle olunca, böyle bir dünyada ve varolan üretim ilişkileri ortamında daha fazla refah yolu sadece  sermayeye, daha fazla özgürlük alanı da, sistem gereği doğal olarak, yine sadece sermayeye açılır. Ekonomi, halkın çıkarları aleyhine iç ve dış sermayeye hizmete koşulduğundan, programın ana çatısı “Türkiye’yi küresele sermayeye ortam oluşturma” hedefi üzerine çatılmıştır. Yine aynı nedenle, seçim sonuçları, başbakan ve yeni hükümet Batılılar tarafından ayakta alkışlanmaktadır. Aynı nedenle, bu yazıda eleştirilen hükümet programına Batılılardan övgüler gelmekte, hatta içeride TÜSİAD önlemleri yetersiz bulmaktadır.

Böyle bir program çerçevesinde tüm kamusal varlıklar, akarsular, ormanlar ve kıyılar özelleştirilerek, böylece elde edilen kaynaklar sermayeye, vergi avantajı olarak, peşkeş çekilecektir. Kıyılardan uzaklaştırılan halkımız iç bölge bozkırlarında dincilikle uyutulacaktır. Sosyal güvenlik sistemi de kamusal finansmandan özel finansmana aktarılarak, hem kurumsal fonlardan sermayenin yararlanması, hem de bireysel risklere karşı korunma kalkanı mutlak koruma önlemi olmaktan çıkartılıp, piyasa risk ortamına terk edilmiş olacaktır. Emek üzerindeki yükler hafifletilerek sermayeye avantaj sağlanırken, emek esnek istihdam riski ile karşı karşıya bırakılmış olacaktır. Sonuçta milli gelir artacak, ama içeride gelir dağılımı bozulacak, gelirin büyük bölümü de yurt dışına transfer edilecektir. İşte, hükümet programının hedeflediği daha fazla refah yolu böyle bir patikada açılmış olacaktır. Ancak, refah topluma yayılmadıkça, bu refah tüm toplum için daha fazla özgürlük anlamına gelmeyecektir!

Böylesi vahşi kapitalist ortamda mikro milliyetçilik de yükseltilecek ve bu yükselişi fırsat bilen sömürgeciler ise, sermaye hizmetkârı olduklarının ayırdına dahî varamayan “entelleri” marifetiyle, “insan hakları” sloganını yükselteceklerdir. İşte, anlamamız ve alt kimliklerinin kutsallığını zedelemeden tüm etnik grupların bir araya gelerek emperyalistlerle mücadeleye girmesi bu nedenle gereklidir. Zira, biz önce insanız ve üretici sınıfta birlik olmalıyız. Hal böyle iken, bizi çeşitli alt-kimlikler içinde kümelendirerek birbirimize düşüren kapitalist sömürücülerdir. Kapitalizm içinde yükseltilen etnisite veya sair alt kimlikler sömürgecilerin böl-yönet politikasının çok etkili bir aracıdır. Bu sav, bir ulus içinde kalabalık etnik grubun diğerlerini baskılamasının gerekçesini oluşturmamakla birlikte, maalesef, böyle bir süreç kapitalizmin doğası gereği bu yönde çalışır. Daha fazla özgürlük, kimliklerde olduğu kadar, hatta kimliksel özgürlüklerin kullanılabilmesi açısından, ekonomik refahın bireylere yaygınlaştırılması ile olasıdır. Böyle bir açılım ise, hükümet programında öngörülmediği gibi, henüz gelişmesini tamamlamamış ve küresel sistemik sömürü altındaki kapitalist toplumlarda söz konusu olamaz! Küreselleşmeye özgürlük yolu olarak sarılan kesimin bu konuyu bir kez daha düşünmesi gereklidir!     

_______________

* Prof. Dr. İÜ    
     

BİR CEVAP BIRAK

three × one =