Daha geç olmadan kapitalizmden kurtulmak!

Egemen söylemde kapitalizmin adı geçmez. Bir edeb-i kelâm ile piyasa ekonomisi denir ve piyasa ekonomisinin yaşamın doğal hali olduğu düşüncesi kafalara kazınmak istenir. Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi olduğuna göre, neden şeyler adıyla çağrılmıyor ve söze yalanla başlanıyor? Eğer kapitalizm kavramı kullanılırsa, adıyla çağrılırsa, sömürü, emperyalizm, sömürgecilik, servetin belirli ellerde toplanması, toplumsal eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk, sefalet, aşağılanma, ekolojik yıkım, vb. gibi kavramlar ister istemez imâ edilmiş olur. Dolayısıyla sistemin mantığının ve işleyişinin, ortaya çıkardığı sayısız sosyal, kültürel, ekolojik, politik, etik, vb. kötülüklerin sorgulanmasının yolu açılabilir. Böyle bir ‘tehlikeyi’ bertaraf etmenin yolu da, yok saymaktan [ occultation] geçiyor. Bu amaçla kendinden menkul sosyal bilim denilen devreye sokuluyor. Bilim fetişizmi,“ ve  dokunulmazlığı, toplum ve insan yaşamını angaje eden ne varsa tartışma dışı bırakıyor veya tartışılıyormuş izlenimi yaratıp üstünü örtüyor.  Sosyal bilimler söz konusu olduğunda ilişki artık tersine dönmüş görünüyor. Dolayısıyla geleneksel bilim anlayışının ve bilim tanımının inkârı söz konusu. Gerçeğin ortaya çıkarılmasının, bilince çıkarılmasının hizmetinde olması gereken bilim [gerçeğin bilgisi], şimdilerde tam da tersini gerçekleştirmenin, gerçeğin üstünü örtmenin aracına dönüşmüş durumda. Bilim, eleştirinin aracı olmak yerine, artık kendisi eleştirilmesi gereken bir şey… Oysa, eleştirel değilse bilim de değildir denmiştir. Öyleyse realiteyi anlamak ve değiştirmek isteyenler için öncelikli sorun, sosyal bilim denilenin ipliğini pazara çıkarmaktan, onunla hesaplaşmaktan, bu alandaki kafa karışıklığını ve yanılsamayı aşmaktan geçiyor. Zira, teknik bilim de, sosyal bilim de artık sadece mal satmanın, kâr etmenin, bu amaçla da insanları alıklaştırmanın, ahmaklaştırmanın, aldatıp- oyalamanın araçlarıdır… Her türlü etik kaygıya yabancılaşmış, kendi misyonunu ve varlık nedeninin inkâr eden bir bilim mümkün değildir. Bu yüzden şimdilerde sosyal bilim denilip yere-göğe sığdırılamayan zihinsel etkinliğe yakışan tanım sosyal bilim değil, egemenliğin bilimi olabilir. Zira, sosyal bilim denilen insanı ve toplumu çoktan unutmuş durumda, sömürüyü, yağmayı ve talanı meşrulaştırıp- kabullendirmenin hizmetinde. Eğitim sistemi ağacı gören ama ormanı görmeyen unsanlar ‘yetiştirmek’ üzere kurgulanıyor… Bu amaçla uzmanlık yüceltiliyor, uzmanlık “derinleştikçe” uzmanın artık sosyal realiteyi bir bütün olarak kavraması, bütünü oluşturan ‘parçalar’ arasındaki ilişkinin mahiyetini, belirleyiciliklerin yönünü bilince çıkarmasının önü kapatılıyor. Oysa sosyal realite, farkı belirleyiciliklerin, farklı kertelerin diyalektik bir bütünlüğüdür, sürekli değişen, yenilenen, hareket halinde dinamik bir süreçtir. Bütünü anlamadan parçaları anlamak mümkün değildir. Akademide ünvan almanın yolu da ekseri eleştirelliğe elveda demekten geçiyor. Uyumlu hocalarla uyumlu bir nesil yetiştirmeyi amaçlayan eğitim ve kendinden menkul ‘bilim’, sistemin ayıbını örtmeye koşulmuş durumda… Uzmana bir dizi ünvan [ dr, doçent– prof, Nobel ödülü, vb.] verilip bilimci sayılıyor, etkinliğine de bilim deniyor. Başka türlü ifade etmek istersek, akademi çatısı altında bulunmak ve isminin önüne bazı ünvanlar eklenmiş olmak, bilim insanı olmanın yeterli koşulu sayılıyor. Bir kere bilim insanı sayıldı mı, artık her söylediğinde bir kerâmet bulunacaktır… [ elbette her zaman ve her koşulda olduğu gibi bunun istisnaları vardır, gerçekten bilimsel kaygılarla hareket edenler eksik değil ama bunlar istisnadır]. Oysa, bilim ya gerçeğin bilgisi olabilir ya da bir safsata yığınından başka birşey değildir. Eğer tevatür edildiği gibi, bilim gerçekten bilim olsaydı, bu gün insanlığın manzarası böyle mi olurdu? Bu yüzden XXI’inci yüzyılın başında, bilim, bilimsellik, bilim insanına dair eleştirel bir bilince sahip olmak kritik önem taşıyor. Herşeyi paralılaştıran, metalaştıran, şeyleştiren, soysuzlaştıran, çürüten kapitalizm, bilimsel-entellektüel-estetik faaliyeti bunun dışında tutmuş değil. Bu yüzden bilimsel- entellektüel – estetik alanı akademik statünün gardiyanlarından ve ‘herşeyi bilen’ medyatik aydınların ve uzmanların sultasından kurtarmak, kaybedilen mevzileri önce geri almak sonra da büyütmek gerekiyor. İster bilim insanı isterse estetik insanı olsun [ ki, ikisi arasında tamamlayıcılık ilişkisi olmalıdır] asla egemenliğin, sömürünün, yağma ve talanın hizmetinde olmaları mümkün değildir. Kapitalizmi ve onda içerilmiş emperyalizmi sorun etmeyen bir bilim ve estetik insanı tasavvur etmek abestir. Daha iyi bir toplum perspektifi olmayan, öyle bir perspektife yabancılaşmış bir bilimsel- entellektüel- estetik faaliyet tasavvur edilemez. Sosyal eşitlik perspektifiyle bilimsel hakikât tek ve aynı şey olabilir. Elbette egemen düzen kime bilim insanı, kime sanatçı diyeceğine, kimlere ne tür ünvarlar bahşedeceğine kendi karar verir ve onun için muteber olan eleştirel olan değil, uyum sağlayan ve uyumu meşrulaştırıp-kabullendirendir. Peki  uyum ne ve ne için? Uyum kapitalizme, sermayenin mantığına uyumdur ve şeylerin neden ve nasılını yok saymakla ilgilidir. Her kim ki, piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi insanlığın yegane ufkudur, “alternatifsizdir” diyorsa, muteberdir ve her türlü hediyeyi, makamı, ünvanı, nişanı [ iktisatçıysa Nobel ödülünü] hak eder. Bilim adamları, anlı- şanlı iktisat profesörleri, insanlığın yegane ufkunun piyasa ekonomisi [ kapitalizm olarak okuyunuz] olduğunu söyleye dursunlar, sıradan insanlar gidişatın saçmalığını farkediyor. Velhasıl gerçeğe ihtiyacı olanlar aynı fikirde değil…

Kapitalizm neden insanlığın ufku olamaz ve olmamalıdır?

Kendinden önceki tarihsel üretim tarzlarından farklı olarak, kapitalist sistemde ekonomi- toplum ilişki tersliği söz konusudur. Teorik olarak ekonomi toplumun hizmetinde ve ona tâbi olması gerekirken, Karl Polanyi’nin bir tâbirini kullanırsak,  ekonominin toplumda içerilmiş olması gerekirken, kapitalizmde toplum ekonomiye içerilmiş, ona tâbi durumdadır. Oysa, piyasanın kör mantığına tâbi bir toplum uzun vadede sürdürülebilir değildir. Bu niteliğin doğal sonucu olarak, kapitalist sistemde ünetimin birincil amacı doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kâr etmek üzere değişim değeri yani meta üretmektir. Dolayısıyla kapitalizm, yegane amacı ve varlık nedeni sermaye üretmek ve sermayeyi büyütmek olan bir ölü emek uygarlığı veya aynı anlama gelmek üzere bir meta uygarlığıdır. Her bireysel kapitalist veya kapitalist firma, vahşi rekabet ortamında sermayesini büyütmeden varlığını sürdüremez. Bunun için rakipleri aleyhine toplam artı-değerin olabilidiğince büyük bir kısmana el koymak, kâr etmek, kârını azamileştirmek ve elde ettiği kârı yeniden sermayeye dönüştürmek durumundadır. Velhasıl, kapitalizm demek, üretim için üretim demektir… Bu yüzden kapitalistler arasındaki yarış cehennemi bir yarıştır ve her kapitalist  ‘ileriye doğru kaçmak’ zorundadır. Kapitalist sermaye birikiminin kör mantığı, bizzat kapitalisti de ipte cambaz gibi oynatmaktadır. Kapitalist rekabet ve kâr’la ilgili olarak Pierre Joseph Prudhon: “Rekabet ve kâr: birincisi savaş, ikincisi ganimet” derken kapitalist mantığın ve işleyişin neteliğine gönderme yapıyor. Kapitalizmin bir tanımı da onun bir ücretli kökelik sistemi olduğudur. Artı değerin, kârın, sermayenin, dolayısıyla zenginliğin kaynağı canlı emektir [ ücretli işçi] ve canlı emek ölü emeği [ sermayeyi] büyütmenin hizmetindedir. Bu niteliği itibariyle kapitalizme kadavra medeniyeti demekte bir sakınca yoktur…

Toplum/ ekonomi tersliğinin bir sonucu olan ve onu tamamlayan bir başka terslik, ütetimin kullanım değeri değil, değişim değeri için yapılıyor oluşudur. Başka türlü ifade etmek istersek, bir mal ve hizmeti üretmekteki asıl saik, insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kâr etmektir. İnsan ihtiyaçlarının karşılanması, kâr amacının dolaylı bir türevi olarak gerçekleşmektedir…. Kaldı ki, şimdilerde ihtiyaç kavramı başlı başına bir sorundur, zira kapitalizm bizzat ihtiyaç tanımını da dejenere etmiş durumdadır. Bu gün insan refahını artırmayan ama refah unsuru sayılan sayısız mal ve hizmet üretiliyor ve vazgeçilmez “ihtiyaç” sayılıyor… Bu lüzümsuz üretim, insanların ‘refahını ve mutluluğunu’ artırmak şurda dursun, insanı insanlıktan çıkarmaktadır ama sadece bu kadar da değil, böyle bir kepazelik onarılmaz doğal çevre tahribatına da yol açmakta ve insanlığın ve uygarlığın geleceğini karartmaktadır. Kapitalizm sosyal eşitsizlikleri üretmeden var olamaz. Bu durum kapitalist mantığın ve işleyişin ‘doğal’ ve kaçınılmız sonucudur. Kapitalizm yoksulluğu büyütmeden ve çevre tahribatına yol açmadan, yaşamın maddi temelini aşındırmadan yol alamaz. Dolayısıyla birinin zenginliği, diğerinin yoksullluğunun sonucudur. Genel bir çerçevede yoksulluk olmadan zenginlik de olmaz ya da vise versa… Bu niteliğinden ötürü de kapitalizm reforme edilebilir değildir. Bir ameliyatla durumu iyileştirmek, sistemi ‘onarmak’ mümkün değildir. Gerçek dünyada durum böyledir ama egemen söylem farklıdır. Nitekim, başta sosyal düşünce [sosyal bilim] üretim merkezleri [universiteler] olmak üzere, egemen ideolojinin üretilip- pompalandığı, tüm ideolojik merkezler tarafından ısrarla ve bıktırırcasına insanların durumunun iyileşeceği, geride kalanların ilerdekileri yakalayacağı, gelişmemişlerin gelişeceği, azgelişmiş ülkelerin de bir gün gelişmişler gibi olacağı saçma düşüncesi yayılıyor. Bu amaçla tüm teknik imkânlar seferber ediliyor. Sosyal eşitsizlik üretmeye mahkûm bir üretim tarzı söz konusuyken, birinin zenginliği diğerinin yoksulluğunun sonucuyken, bu söylemin gücü ve inandırıcılığı nederen kaynaklanıyor. Besbelli ki egemenliğin iki bileşenine de [ maddi ve ideolojik yeniden ütetim araçları] aynı odağın sahip olmasından kaynaklanıyor. Öyleyse maddi egemenliğin ortadan kaldırılmasının yolu, ideolojik egemenliği aşmaktan, başka bir ifade ile bilincimizi özgürleştirmekten geçiyor. Bu da ideolojik mücadeleyi önemsemekle mümkün. Zira, kapitalist mantığın ve işleyişin ortaya çıkardığı kötülükleri teşhir etmek, bilince çıkarmak bizim irademizi aşan birşey değil…

Her kapitalist toplumda nasıl toplumun ‘zenginliğini’ üreten ezilen-sömürülen sınıflara sabırlı olmaları, çok çalışmaları, fırsatları değerlendirmeleri halinde ‘durumlarının iyileşeceği’ söylenip aldatılıyorsa, emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan, beşeri ve doğal kaynakları emperyalist merkezler tarafından yağmalanan çevrenin kapitalist ükelerine ‘doğru politikalar’ uygularlarsa, “ekonominin gereğini yaparlarsa”, sabrederlerse yakın bir gelecekte zengin merkez ülkeleri yakalayacakları, onlar gibi zengin olacakları söyleniyor. Elbette yağmalama sadece dışssal bir şey değil, sömürü ve yağma yerli komprador elitlerin  dahli olmadan mümkün olmazdı. Bu yüzden çevre ülkeler de kapitalist sosyal formasyonlardır ve hiyerarşik kapitalist  dünya sisteminin çevresinde yer alıyorlar. Bu ülkelerin rotası merkez tarafından ve merkezin çıkarları istikâmetinde belirleniyor. Başlarda bunlara “ilerleme” önerilmişti. İlerlemenin, modernleşmenin yerini önce kalkınma kavramı aldı, şimdilerde kalkınma artık o kadar sık telaffuz edilmiyor, gerektiğinde onun yerine “sürdürülebilir kalkınma” deniyor ki, bu kalkınmanın imkânsızlığının itirafından başka birşey değildir… Bu dünyada eğer bir kavramın önüne bir niteleme sıfatı getiriliyorsa, bilin ki orada bir tuzak, bir melânet vardır. İnsanî kalkınma, insanî yardım gibi… Demek ki asıl söz konusu olanın kalkınmayla, insanla, yardımla bir ilgisi yok…Şimdilerde revaçta olan artık “uyumdur”…  ve “uyumun” ne olduğunu herkes biliyor… Bir kere ekonomik büyüme asla kitlelerin durumunun iyileşmesinin garantisi değildir. Bir ekonomi hızlı büyüme oranlarına ulaşabilir ama bu geniş toplum kesimlerinin durumunun kötüleşmesine eşlik edebilir, söz konusu büyüme sadece büyük sosyal maliyetlere değil, onarılmaz ekolojik bozulmaya da eşlik edebilir. Kapitalist üretim koşullarında, amaç/ araç tersliği söz konusuyken, birilerinin zenginleşmesi, zorunlu olarak başkalarının yoksullaşmasına,  doğanın kötüleşmesine eşlik ediyorken, kalkınmadan söz etmek kitleleri oyalamaya yarayan ideolojik manipülasyondur. Netice itibariyle söz konusu olan sermayenin büyümesi, sermaye sahibi sınıfın ve çevresinin, bir bütün olarak burjuvazinin zenginleşmesidir. Rakamlar, istatistikler manipüle edilerek, gerçek yaşamla ilgisi olmayan bir resim üretiliyor, dolayısıyla kitlelere gösterilen fotoğraf, hiçbir zaman durumun gerçek fotoğrafı olmuyor. Kapitalizm koşullarında kalkınma mümkün değildir ama kalkınmayı reddetmek ve oyunu bozmak pekâlâ mümkündür. Emperyalist burjuvazinin finans dergileri ve gazeteleri her yıl dolar milyarderlerinin sayısıyla ilgili istatistikler yayınlıyor. Başkalarının da ortaya çıkıp, dolar milyarderi sayısındaki artışa nelerdeki artışın eşlik ettiğini ortaya koyması gerekmiyor mu?

Kapitalist yağma ve talan rejimi, bu dünyada ne varsa metalaştırıyor, paralılaştırıyor, her şeyi kâr etmenin aracına dönüştürüyor. Öyle ki, birinin acısı, sıkıntısı, mutsuzluğu, başkasının çıkarı, kazancı, kârı haline geliyor. İnsanlık bunun neresinde ve bu kepazelik neden sorgulanmaz? Meta ilişkileri insan yaşamının tüm veçherine, tüm gözeneklerine, tüm anlarına sirayet ediyor, kumusal alanları ve kamusal yaşamı tasfiye ediyor. Kamusal alanlar ve kamusal yaşam bütünüyle tasfiye edildiğinde, herşey özelleştirilip, metaya dönüştüğünde, hâlâ insandan geriye birşey kalacak mı? Daha geç olmadan insanı insanlıktan çıkaran bu kör gidişe karşı çıkmak hem gerekli hem de mümkündür. Zira, neoliberal küreselleşme çağının kapitalizmi, sadece insanı ve insan ilişkileri kirletip içini boşaltmıyor, aynı zamanda doğa tahribatına da ivme kazandırıyor. Zaten ‘bir uygarlığın insana bakışı, onun doğaya bakışından bağımsız değildir’ denmiştir. Arılar yok olurken, kelebekler yok olurken, balıklar ölürken, nehirler, dereler kurur, toprak ve hava kirlenirken, kentler kokarken, insani yabancılaşma hayret verici bir düzeye çıkmışken, bitki türleri yok olurken, herşey kirlenirken, değer ölçüsü ve nîrengi noktası yok olmuşken, anlam kaybı derinleşirken hala kalkınmadan, ekonomik büyümeden, GSMH ve kişi başına gelir artışından, ihracatın ve turizmin rekor kırdığından, vb. söz etmek. nurlu ufuklara dair nutuk atmak abesle iştigal değil mi? O halde daha geç olmadan kullanım değerini ihya etmek ve yeniden kamusala hakkını vermekten başka çare yok,  üstelik aciliyeti var. Bu kısa yazıyı Tocqueville’den bir alıntıyla bitirebiliriz: “ Kendi içine kapanmış her insan, bütün öteki insanların kaderine ilgisiz bir yabancı gibi davranir. O insan için tüm insan türü, çocukları ve yakın arkadaşlarından oluşur. Hemşerileriyle ilişkilerine gelince, aralarına katılır ama onları görmez; dokunur ama onları hissetmez; yalnız kendi başına ve kendisi için vardır. Ve bu şartlarda kafasında bir aile mufhumu kalmışsa bile artık bir toplum mefhumu yoktur.”1 Alexis de Tocqueville’den bu yana onca zaman geçmişken ve köprülerin altından onca su akmışken, neoliberal küreselleşme ve özelleştirmeler çağında kamusal insandan geriye ne kaldığı ortada değil mi?

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 + 15 =