Daha iyiydi

PAYLAŞ

Bizim zamanımız da güllük gülistanlık değildi ama bundan daha iyiydi. En azından sınav düzeni daha nitelikli adam yetişmesine elveriyordu. Yüksek lisans pazarı daha kurulmamıştı.. Doktoraya girişte öncelik yabancı dildeydi. Bu işte merkezi sistem diye bir şey sözkonusu değildi. Yabancı dilden kendi dilimize (version) ve kendi dilimizden yabancı dile (thème) çeviri yapardık, çevirdiğimiz metinler epeyce uzun ve kendi mesleğimizle ilgili olurdu. Sunduğumuz çalışma bir kitap oylumunda ve oldukça geniş kapsamlı bir araştırma olmak zorundaydı. “Ben edebiyattan nefret ederim” diyen felsefe profesörlerinin kulakları çınlasın, biz iki daldan sınava girerdik, sınav zorunlu olarak dokuzdan on ikiye kadar üç saat sürerdi. Ana daldan iki buçuk saat, yardımcı daldan yarım saat sorguya çekilirdik. Jüri üyeleri akıllarına gelen bütün soruları sorarlardı. Ben asıl felsefe tarihinden, yardımcı olarak da fransız edebiyatından sınava girdim. O zaman derecelendirme de sözkonusuydu. Herkes iyi bir sınav verip “pekiyi” almaya bakardı.

Doçentlikte de benzer köprülerden geçerdik. Bilimsel düzeyinizi ortaya koyabilmek için basılı ya da henüz basılmamış bir kitabınızı sunardınız. Yapıtın bilimselliği görmediğiniz bilmediğiniz jüri üyelerince onaylandıktan sonra yabancı dil sınavına ve kolokyuma girme hakkını alırdınız. Yabancı dil sınavı doktoradakinin bir benzeriydi. Kolokyum gene üç saat sürerdi: jüri üyeleri istediklerini bu üç saat boyunca sorarlardı. Bu ne biçim soru demeye hakkımız yoktu. Kolokyumdan geçenler ders verme sınavına girmeye hak kazanırlardı. Bu sınav kolokyumdan bir gün sonra yapılırdı. Daha önce bildirdiğiniz altı konudan birini jüri üyeleri size ders konusu olarak verirlerdi. Konunuzu bir ders saatinde toparlamak zorundaydınız. Dersi iyi anlatamadığınızda ya da üç dakika geç bitirdiğinizde olanlar olurdu. Ders verme sınavında arka arkaya çakıp yıllarca başarısız olmuş olan kişilerin varlığından sözedilirdi.

Yardımcı doçentlik diye bir şey yoktu. Bugünün yardımcı doçentleri o günlerin ders verme hakkı olamayan doktor asistanlarıydılar. Gerçi bu toplumda bazı şeylerin önünü yırtınsanız alamazsınız: o zaman da asistanlar bugün olduğu gibi hocaların yerine derse rahatça girerlerdi, bir Allahın kulu kimseye bunun hesabını sormazdı. Şimdi olduğu gibi o zaman da asistan eğitimi ya da asistanın eğiticiliğe hazırlanması diye bir telaş yoktu. Adam kayırmalar ve ayak kaydırmalar, siyasal nedenlerle ya da ideolojik kuşkularla insan yemeler bugünkü kadar çoktu. Gevezelik düzeyinde içi boş kitaplar yazan bilim adamları da vardı, hiçbir şey yazma gereği duymayan bilim adamları da vardı. O zamanlar da öğretim üyeleri birbirlerini yerlerdi.

Sonra her şey kolaylaştı. Doktora sınavları, doçentlik sınavları kırk elli dakikaya sığdırılan sınavlar durumuna indirgendiler. Üç beş makale yazmış olan adam rahatça doçent olabiliyordu. Doçentlik sınavında her jüri üyesinin iki soru sorma hakkı vardı, ayrıca soruların zapta geçirilmesi gerekiyordu. Hiçbir şey yazmamış olanlar profesör olabiliyordu. Artık bilim adamından belli ki bilgiden ve görgüden daha başka şeyler isteniyordu. Ben üniversitenin hem içinde hem dışındaydım, sözde içindeydim ama gerçekte dışındaydım. Yetkisizdim, mesleğimle ilgili olmayan bölümlerde çalıştırıldım, “dışarıdan” doçent olduğum halde yıllarca öğretim görevlisi kadrosunda tutuldum. Çünkü belli ki bizlerden bilgi ve görgüden daha başka bir şeylere sahip olmamız isteniyordu, ya da bir şeylere sahip olmamamız. Zaman zaman bendenizi de jüri üyesi olarak göreve çağırdılar, deli olmamak için dudaklarımı ısırdığım günlerdi. Bir sınavın sonunda çok sevdiğim meslektaşlarıma çok ağır sözler söyledim, ondan sonra da beni bir daha doçentlik sınavlarına çağırmadılar.

Söz vermiştim, emekli olduktan sonra üniversitelerimizle ilgili hiçbir şey yazmayacak hiçbir şey konuşmayacaktım. Sözümü tutamadım. Nasıl tutsaydım, genç insanların durumunu gördükçe içim acıyor. Ders vermek istemiyorum diye birileri çok kötü kızıyor bana, biliyorum. Ders verdiğim zaman da benden ne kadar rahatsız olduklarını görüp üzülüyorum. Beni istedikleri kalıba koymak, benden kafalarındaki örneğe göre bir adam yaratmak istediler, olmadı. Olmadı, olamazdı. Özgür kalmayı beceremeyenler bilim üretemezler, bunu kimselere kolay kolay anlatamıyorsunuz. İnsanlara hikaye gibi geliyor. Birilerine açık açık şunları söylüyorum: bana bir sürü kötülük yaptınız, haklarımı çiğnediniz, bana ve yakınlarıma acı çektirdiniz, ama size bunlar için kızıyor değilim, size kızmamın tek nedeni bu topluma yaptığınız kötülüklerdir.

CEVAP VER