Dar geçit

Değerli meslektaşım Profesör Daron Acemoğlu’nun izniyle, kendisinin son kitabından esinlenerek bu başlığı kullandım. Bana göre, hem Türkiye, hem de siyasi erk gerçekten nasıl çıkılacağı bilinmedik siyasi ve ekonomik dar geçitlerden geçmektedir. Bu sıkıntıya daha büyük sıkıntı olan Corona bir nebze de olsa siyaseten deva olabilir mi, acaba? Bugün kısaca tartışacağımız mesele içiçe geçmiş bu sorunlardan daha çok siyasetle ağırlıklı olandır. 

Hiçbir siyaset giderek darlaşan seçmen tabanına dayanarak yaşamını sürdüremez. AKP, ilerisini hesaplamadan böylesi ucu giderek darlaşan siyasi geçite girdi. Demokrat Parti’nin 1980’ler sonlarına doğru ortaya attığı “vatan cephesi” kutuplaşmasını mı model aldı bilemem, ama sanki ona benzer biçimde AKP tabanı oluşturulursa sabit-kemik seçmen tabanı yapılandırılması üzerine kutsal yürüyüş ya da başka adlarla anılan projeyi yürütebileceklerini sandılar. Oysa bu yürüyüş, ne model olarak kutsaldı ne de yürüyüş ahlakı açısından kutsal görülebilirdi. Kutsal dedikleri her ne idi ise, galiba siyaseten sulandırılmadan gerçekleştirebilmek adına taban dar tutuldu ve “bizim mahalleli” mantığı ile sınırlandırıldı. Öyle ki kamu görevlerinde dahi, yeter ki bizim mahalleden olsun, mantığı ile eleman yerleştirme süreci başlatıldı. Bizim mahallelilerin anlayamadığı nokta şu ki, bizim mahalleyi genişletmek gerektiğinde hem nitelik hem de nicelik gerekiyordu. 

Oysa hesaplanmadı ki, insan kitlesi bölünebilir ama ekonomi bölünemezdi, tarihten biliyoruz ki, kavgalı aşiretler dahi ticari ilişkilerle barışmışlardır. Dar kafa yapısı ile anlaşılamadı ki, hal böyle olunca taraftarlar arasında gizli çatışmalar başlayacak,  çatışmalar zamanla çevreye de yayılabilidi. Başlangıçta oluşturulan iki başlı siyasette zamanla başlayan kaynak kavgası tarafların birbirlerinin boğazına sarılmaya dönüşünce, doğal olarak devlet erkini eline geçiren öne geçti, ancak şunu da net olarak biliyordu ki, şimdilik ekarte edilene en ufak bir nefes alma olanağının verilmesi ilmiğin kendi boğazına geçirilmesine yol açabilirdi. Onun içindir ki, ünlü FETO mücadelesini, bizzat can pahasına ancak AKP üst kadroları yapabilir, üstelik bu mücadelede karşı cepheyi zayıflatma stratejisinde de derece sorumlulara müsamahalı davranmanın gerekliliği yer almaktadır. Kısacası, mücadeleyi içinden zayıflatmak amacıyla tüm FETO’cularla da aynı şekilde mücadeleye yer yoktur, tam tersi, ikinci kademedekiler olabildiğince denetimli olarak yanda tutulur, esas mücadele baştakilerle yürütülür. 

Bu stratejiyi bizzat kendi örgüt yapılanmasında iktidar erki biliyor olmalı ki, üst kademedeki bir ya da iki-üç az sayıda kilit kişi yıkılırsa tüm kadro dağılır, zira farklı örgütlenme modelinde tek adam yönetimi ayakta duramaz, çünkü içeriden güçlü ya da kişilikli birileri duruma ya da alınan bir karar itiraz edebilir. Görülüyor ki, ekonomi temeli daraldıkça, siyaset tabanı da daralmaktadır. Bu durumda siyasetin sürdürülebilmesi için ehliyeti zayıf fakat komut alma niteliği yüksek insanlara ihtiyaç vardır. Dincileşme, imam hatipleşme vs modelleri. Örneğin, tek-adam yapılanmasında genel sekreter konumdaki hiçbir bürokrat kendi başına karar alamıyorsa, bunun mantıksal yapısının ehliyet kifayetsizliği olduğu bilinmelidir. Kısacası, siyasi karar binası ucu tek kişiyi barındıracak şekilde sivrildikçe taban ehliyetsizleşir. Böyle bir yapının bu dünya ortamında 85 milyonluk bir toplumu, hele de Türkiye gibi fevkalade stratejik konumda bir ülke olarak, kendi çıkarı doğrultusunda tehlikeli sulardan geçirmesi olanaklı olmayıp, farklı güç odaklarının denetimine girmesi kaçınılmaz olur. Öyle olunca da geçmişte Osmanlı’nın hâkimiyet alanı bahanesiyle Ortadoğu jandarmalığı yap(tır)ılırken, Batı komşumuzun gerek mültecilere yaptığı muameleye, gerek cumhurbaşkanı düzeyinde giriştiği güç gösterisine göz yumulmak durumunda kalınır.

Siyasi erkin ilginç planının, kutsal yürüyüşünü sağlama oturtma adına tüm ayaklarını sağlam temele basmak şeklinde yapılmış olduğu anlaşılıyor. Bu ayaklar, silahlı kuvvetler, üniversiteler, medya, yargı ve en önemlisi ekonomi alanında burjuvazi ve emekçiler, yani sermaye kesimi ve çalışanlardır. Açıktır ki, motorun yakıtını sermaye kesimi oluşturduğuna göre, mevcut burjuvazi (ne kadar varsa!) karşısına siyaseten destekli ya da yandaş çakma burjuvazi koymak gerekiyordu. İnançsız solcuların, farklı alanda inançsızların yanında yer almalarına nasıl bir sakınca olabilirdi ki! Ve bu durum gerek kısmen sermaye gerekse emek alanında yaratıldı, ama yetmedi. Siyasi erk şunu göremedi ki, güçlü küresel burjuvazi ve batı siyasileri istedikleri ülkede iktidarı ele geçirebilmek için o ülkedeki burjuvaziyi denetleyerek yanlarına çekmeye çalışırlar. Bu strateji ise teknoloji denetimiyle yapılır. Maalesef, bu da yapıldı. İşte siyasi erkin övünerek topluma sattığı savunma sanayiinde inanılmaz ilerlemeler yapıldığı görüşünün nasıl bir güçlü batı kandırmacasının siyasete yansıması olduğunu halk göremedi, göremezdi de. Savunma sanayinin TÜSİAD mensubu farklı guruba bırakılmamasının asıl sebebinin salt bir siyasi tarafgirlik konusu mu, yoksa batının güdülediği denetlenebilir yeni oluşuma yöneltilme mi olduğunu siyasi erk anlayamadı. Savunma sanayi iki açıdan fevkalade önemlidir, fakat bir o kadar da risklidir. Birincisi önemli teknoloji savunma sanayi alanında üretilir, ikincisi de bu alandaki teknoloji çok hızlı değişime uğrar. Kısacası yapılan bir yatırım, belki de ürün alınıncaya kadar eskimiş dahi olabilir. Zira savunma sanayi demek çocuk oyuncağından bir kademe daha ileri dron vari araç yapmak demek değildir. Ama Ortadoğu’nun jandarması görevine soyundurulan bir ülkeye bu alan ve hacimle kısıtlı tekniğe (teknoloji değil!) girmesi sağlanır, hatta izin dahi verilir. Bunun anlamı şudur ki, bir büyük devletin belirli alandaki jandarmalık görevi bir ülkeye verildiğinde,  görevin tüm insan ve malzeme maliyeti de o ülkeye yüklenir. Bu da emperyalizmin bir tür uygulamasıdır. 

Bu mülahazaların arkasından bazı tarihi gerçekleri hatırlayalım. Birincisi, ABD’nin Sovyetlerle yürüttüğü soğuk savaşta kullandığı sanal savaş alanı “yıldız savaşları”ydı. Bugün böyle bir garip savaşın esamisi dahi okunmuyor, çünkü artık ortada bir soğuk savaş yok. İkincisi, bunun tam tersi duruma örnek olarak, komünistlerin etrafında kapitalist ağ oluşturmaya çalışan ABD iki dev sanayi ülkesini, Almanya’yı ve Japonya’yı askerden arındırdı ve sadece ülkesel jandarma gücü oluşturmasına izin verdi. Peki, bu ülkeler nasıl bir performans gösterdiler? Durum ortada değil mi? 

Şimdi de gelelim bir tarihsel belgeye:

“Sayın Başkan, Türkiye gibi anti-komünist hükümetlerin iktidarda bulunduğu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Geliştirilmiş ekonomik yardım, Türkiye gibi ülkelerde bazı durumlarda düşünülenin tam tersi sonuç verebilir, yani bağımsızlık eğilimini arttırıp; mevcut askeri planlarımızı zayıflatabiliriz. Bu tür ülkelere yapılacak yardım, bize bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve ABD’ne düşman unsurları zararsız hale getirecek biçim ve miktarda olmak zorundadır.” (Gaye Yılmaz, Kapitalizmin Kaleleri-I, s. 5.)

Bu hitap, 1956 yılında Nelson Rockefeller’in ABD Başkanı Eisenhower’e gönderdiği mektuptan alıntıdır. Her ne kadar bu mektup soğuk savaşın başlangıç dönemine ait olsa da, bugüne da ışık huzmelerini sızdırmaktadır. Biraz daha düşünsek, acaba neden Alman Şansölyesi ya da İngiltere Başbakanı veya Fransa Başkanı halkına durmadan “yerli ve mili” demiyor da, biz bu slogana ısrarla sarılıyor ya da bir yerlerden bizlere bu slogan ışınlanıyor (mu, acaba!). Acaba bir şeyler mi perdelenmeye çalışılıyor, yoksa hiçbir politikanın yerli ve milli olmamasına karşın, kullandığımız ürünlerle (onların da bir kısmı ithal!) duygularımızın tatminine mi yönlendiriliyoruz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.