Dayanışmak

İnsan toplumsal bir varlıktır. Öbür hayvanlar doğanın buyruğunda yaşarlar. Toplumsallaşmayan insan doğada tutunamaz silinir gider. Bu yüzden insan türü dayanışmak zorundadır. M.Ö. IV. yüzyılda Aristoteles insanı zoon politikon diye tanımladı. Bu da bireyin kendini toplumdan soyutlamak gibi bir kolaylığı olmadığını anlatır. Aristoteles dostluk kavramını da bu çerçevede ele alır: insanın dostlarına karşı duyduğu olumlu duygular insanın kendisine karşı duyduğu olumlu duygulardan gelir. Aristoteles başkası’na giden yolu bencillikten başlatır: bencil olup kendimizi iyi yetiştirmezsek başkalarına yararlı olamayız. Erdemli insan bencil olmalı ama kötü insan bencil olmamalıdır, erdemli insan bencilliğiyle iyi edimlerde bulunacak, böylece hem kendisi hem başkaları için yararlı olacaktır. Dostluk bu yüzden önemlidir. İyilik yapan insanı dost sayabiliriz. Site’ye adanmış insan yetkin insandır. Bu bencillik sorunu elbette tartışma götürür.

Bireysel ahlaktan gerçek anlamda toplumsal ahlaka geçiş Stoa’cılarla oldu. Onlar yalnızca kendinden sorumlu birey fikrini aşarak insanı insandan sorumlu tuttular. Marcus Aurelius “Kovan için gerekli olmayan arı için de gerekli değildir” der. Ona göre “Tek insandan kopmuş bir insan tüm toplumun dışına çıkmıştır”. Stoa’cı örnek insan olmakla yükümlüydü. Epiktetos okulunda uzun süre kalan öğrencilerine halkın arasına karışmalarını öneriyordu. Örnek insan çağdaş eğitimbilimde de önemlidir. Dostoyevski Karamazov kardeşler’inde bir yerde bu temayı işler: ölümün eşiğine gelmiş olan staretz Zosima sevgili çömezi Alyoşa’ya manastırdan ayrılmasını ve halkın arasına karışmasını önerir. “Tam bir bilinçlilikle ve her türlü baskının dışında istemli bir biçimde adanmak, insanın kendini başkalarının yararına adaması bence kişiliğin en büyük gelişiminin, yüceliğinin, yetkin bir biçimde kendine sahip olmanın, en büyük özgür seçişin belirtisidir.” Böyle düşünür Dostoyevski.

Rönesans’ı yaratan insancılar kendilerini insanlığın bir parçası saydılar. Kendini başkasında ve başkasını kendinde görmeyen kişi insancı değildir. İnsancılar insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden dünyayı kucakladılar. Bu her şeyden önce insanın kendine güvenmesiyle ilgiliydi. İnsancı insanlığı bir bütün olarak ele alırken tek insanı özellikle önemsiyordu. Rönesans’ın insancıları çalışkan insanlar oldular: eski yunan-latin kaynaklarını didik didik ettiler, gerçek insanı ortaya çıkarmaya çalıştılar. İnsancı insanlığın bir üyesidir, bir ırka bağlı değildir. Aydınlanmacılar yasa düzenine bağlandılar: yasa düzeni bir dayanışma düzeniydi. Yasa düzeni toplumsal yaşamda en uygun koşulları yaratabilmeliydi. Rousseau’da en açık anlatımını bulan toplumsal sözleşme gerçekte yeni insan için öngörülmüş bir dayanışmayı öngörüyordu: insanın kurtuluşu yasa düzeniyle olacaktı. Fransız Devrimi ilerilik bilincini eşitlikçi insanın dilekleriyle yarattı. Spinoza’nın bir yüzyıl önce ortaya attığı “Homo homini Deus” (İnsan insanın Tanrı’sıdır) inancının yolunu herkes için açmak gerekiyordu.

Dayanışmaya en büyük engel sınıfsal ayrımın koşullarıdır. Yaşamdan aşırı pay alanlarla doğru dürüst pay almayanların dayanışması nasıl olacak? Fransız Devrimi aydınlanma düşünürlerinin öngörüleri çerçevesinde dayanışık bir bütüne ulaşmak amacını güdüyordu. İşte bu noktada haklar ve ödevler sorunu ortaya çıkıyor. Dayanışma düzeni bir hak ve ödev dengesini gerektirmez mi? XIX. yüzyılda Auguste Comte bireyi toplum karşısında yükümlü görürken onu hakları olmayan bir varlık diye tanımladı: “Kimse ödevini yapmanın ötesinde haklara sahip değildir.” Öncüsü Saint-Simon gibi o da sanayinin gelişimlerine hayrandır ve sanayi için bireyi tartışılmaz biçimde yükümlü görmek ister. Toplumbilimin kurucusunun ortaya attığı bu sav toplumsal denge açısından oldukça tehlikelidir. Kant da daha önce iki güzel şey bildiğini, bunlardan birinin başının üstündeki yıldızlı gök öbürünün yüreğindeki ödev duygusu olduğunu söylemişti. Hakların olmadığı yerde ödev hiçbir şey değildir.

Sanayideki atılımların yaşamı kökten sarstığı dönemlerde katı sınıfsal ayrımın getirdiği sıkıntıları görmekte yarar vardı. Toplumsal denge bozukluğunu aşmak toplumcu dünya görüşü açısından çok önemliydi. Önemli olan adaleti gerçekleştirebilmektir. Bunun için geleceği tasarlayanların çabası gerekiyor. Yoksa aralarında toplumsal ve iktisadi anlamda çok önemli çelişkiler bulunan bütünlüklerin dayanışması bir düş olabilir ancak. Ancak adaletli bir düzende dayanışmanın bir anlamı olabilir. Gene de dayanışma bilinci insan olmanın temel koşullarından birini oluşturuyor. Öncelikle yarının özverili insanını, kendini insanlığın mutluluğuna adamış insanını bekliyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × 3 =