Dayanışma-1

PAYLAŞ

Dayanışma insan yaşamının bir özelliğidir. Genelde bencilliğin doğadan geldiğini, özgeciliğin bir sanıdan bir düşten başka bir şey olmadığını düşünürüz. Oysa insan zorunlu olarak toplumsal bir varlıktır, insanın toplumsallık dışında varolması olası değildir. Hayvanlar doğaya tam anlamında uygun yaşarlar, oysa insan bireyi doğanın koşullarında silinir gider. Bu yüzden doğanın bağrında yaşayan insan dayanışmak zorundadır: ne ölçüde dayanışırsa o ölçüde güçlü olacaktır. Aristoteles bu yüzden insanı zoon politikon diye adlandırdı. Buna göre insan mutluluğa ancak toplumsal yaşamda yani başkalarıyla ulaşabilirdi. Bireyin kendini toplumdan soyutlamak gibi bir kolaylığı yoktur, tersine onun topluma karşı bir takım yükümlülükleri vardır. Aristoteles’in dostluk kavramını insan yaşamının temeline koymuş olması da anlamlıdır. Ona göre insanın dostlarına karşı duyduğu olumlu duygular insanın kendisine karşı duyduğu olumlu duygulardan çıkmıştır. Aristoteles’in “iyilik” kavrayışı çağımızın “özgecilik” kavrayışından uzak değildir. Aristoteles soruna biraz değişik bir açıdan bakar ve başkası’na giden yolu bencillikten başlatır. Gerçekte bütün zamanlar için iki yol düşünebiliriz: bencilliği özgeciliğe giden yolda çıkış noktası olarak da düşünebiliriz ya da bencillikle özgeciliği karşıtlaştırabiliriz. Aristoteles bencillikten iyilikçiliğe geçer: erdemli insan bencil olmalı, kötü insan bencil olmamalıdır, erdemli insan bencilliğiyle iyi edimlerde bulunacak, böylece hem kendisi için hem başkaları için yararlı olacaktır. Dostluk bu yüzden önemliydi: ancak iyilik yapan insanı dost diye belirleyebilirdik. Aristoteles’in toplumsallık anlayışı son açıklamasını site’de bulur. Site’ye adanmış insan o günün devlet anlayışında bir zorunluluktur.

Bireysel ahlaktan toplumsal ahlaka geçiş Stoa filozoflarıyla oldu. Onlar eski ahlakın özünü oluşturan yalnızca kendinden sorumlu birey fikrinden uzaklaşıp bireyi başkalarından sorumlu tuttular. İmparator Marcus Aurelius “Kovan için gerekli olmayan arı için de gerekli değildir” der. Ona göre “Tek bir insandan kopmuş bir insan tüm toplumun dışına çıkmış insandır”. Stoa filozofu örnek insan imgesine önem verir. Dayanışmanın insana adanmış yüzü diyebiliriz buna. Epiktetos okulunda uzun süre kalan öğrencilerini eleştiriyor, onlara halkın arasına karışmalarını öneriyordu. Halkın arasında bu insanlar örnek insan imgesi oluşturacaklardı. Bu sav yalnızca Stoa’nın savı değildir. Örnek insan olmak çağdaş eğitimbilimin de temel sorunudur. Dostoyevski Karamazov kardeşler’de de bu temayı işler: ölümün eşiğine gelmiş olan staretz Zosima sevgili çömezi Alyoşa’ya manastırdan ayrılmasını ve halkın arasına karışmasını önerir. “Tam bir bilinçlilikle ve her türlü baskının dışında istemli bir biçimde adanmak, insanın kendini başkalarının yararına adaması bence kişiliğin en büyük gelişiminin, yüceliğinin, yetkin bir biçimde kendine sahip olmanın, en büyük özgür seçişin belirtisidir.”

Rönesans’ın insancıları kendilerini evrenin ve insanlığın parçası olarak gördüler. Ben insan’ım, insanlardan biriyim, bende olanlar başkalarında da var. Kendini başkasında ve başkasını kendinde görmeyen kişi insancı değildir. Ortaçağ’ın unutturduğu bu dünya yeni insanın gelişiyle yeniden değer kazandı: gerçekte insanın kendini yeniden bulmasıydı bu. İnsancılar insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden dünyayı alabildiğine insanlaştırmayı amaçladılar. Bu her şeyden önce insanın kendine güvenmesiyle ilgiliydi. Bireye olduğu kadar topluma ve topluma olduğu kadar bireye yönelen bu bakış insanı bir bütün olarak ele alırken tek insanı apayrı bir değer olarak görmek istiyordu. İnsancılar belki de kolay kolay gerçekleştirilemeyecek bir düş’ün peşindeydiler. Bu düş yüce bir düştü. Bu düşün peşine gidecek olanların donanımlı olmaları gerekirdi. Bu yüzden Rönesans’ın kendini insana adamış insancıları alabildiğine çalışkan insanlar oldular: eski yunan-latin kaynaklarını didik didik ettiler, son zamanların unuttuğu ya da unutturduğu insanı ortaya çıkarmaya çalıştılar. İnsancı kendinde bütün bir dünyayı bulur ve onu her an yeniden yaratmaya çalışır. O insanlığın bir üyesidir. İnsancı başkalarının yanında mutludur, kendini onların yakını olarak görür. Her insancı azçok Montaigne’in yaptığı gibi yapar, ben’de başkasını ve başkası’nda ben’i bulup çıkarmaya çalışır. Sonra Aydınlanma düşünürleri dayanışmayı bir kişisel seçim işi olmaktan çıkarıp yasa düzenine bağlamak istediler. Yönetimin mutlaklığı o dönemin insanına kaçınılmaz görünüyordu. Demokratik yaşam olsa olsa bir ucube olabilirdi. Sanayi Devrimi’nin insanı bir demokrasi savunucusu değildi.

CEVAP VER