Dayanışma – 2

Dayanışma – 2

0
PAYLAŞ

Aydınlanma döneminin aydınlarına göre toplumsal dengenin kurucusu ve koruyucusu diye de belirleyebileceğimiz yasa düzeni her türlü olumsuzluğu ya da anlaşmazlığı giderebilmeliydi. Hobbes’la Locke’la ve daha başkalarıyla başlayan ve Rousseau’da açık ve ayrıntılı anlatımını bulan toplumsal sözleşme gerçekte yeni insan için bir dayanışma düzeni öngörüyordu. Önce Montesquieu ve Voltaire, daha sonra Rousseau, Diderot ve öbürleri insana yaraşır bir yaşam düzeni öngörürlerken gerçekte bir dayanışma düzeni önerdiler. İnsanın kurtuluşu sağlam bir yasa düzeninin ürünü olacaktı. Fransız Devrimi kendini eşitlikçi insanın bilincinden yarattı diyebiliriz. Spinoza’nın o günlerden bir yüzyıl önce ortaya attığı “Homo homini Deus” (İnsan insanın Tanrı’sıdır) inancının yolunu açmak gerekiyordu.

Dayanışmayı zorda bırakan en büyük engel sınıfsal yapının kendisidir. Ezilenlerle ezenlerin, yönetenlerle yönetilenlerin, yaşamdan yeterli ölçülerde hatta aşırı ölçülerde pay alanlarla yaşamdan doğru dürüst pay almayanların dayanışması nasıl olacaktır? 1789’la başlayan ve 1848’le süren devrimci girişimin en büyük zorluğu buydu. 1789’da da 1848’de de devrime birileri el koydular. Oysa devrim aydınlanma düşünürlerinin ve özellikle Rousseau’nun öngörüleri çerçevesinde dayanışık bir bütüne ulaşmak amacını güdüyordu. İşte bu noktada haklar ve ödevler sorunu ortaya çıkıyor. Gerçek dayanışık düzen tam anlamında bir hak ve ödev dengesini gerektirmez mi? Oysa toplumsallığa olan inanç Sanayi Devrimi’ni izleyen günlerde terazinin bir kefesine ağırlık veren görüşlerle belirginleşti. Özellikle Auguste Comte bireyi toplum karşısında yükümlü gördü ve onu ödevleri olan ama hakları olmayan bir varlık olarak tanımladı. Ona göre bir bencil yanımız bir de özgeci yanımız olmalıydı. Comte şöyle der: “Kimse ödevini yapmanın ötesinde haklara sahip değildir.” Öğretmeni ve öncüsü Saint-Simon gibi o da sanayideki gelişmelere hayrandır ve sanayi düzeninde bireyi mutlak biçimde yükümlü görmek ister. Toplumbilimi kuranın ortaya attığı bu sav bugünün insanına oldukça tehlikeli görünür. Kant da daha önce iki güzel şey bildiğini, bunlardan birinin başının üstündeki yıldızlı gök öbürünün yüreğindeki ödev duygusu olduğunu söylemişti.

Sanayinin çılgın atılımları içinde insanlar toplumsal çelişkileri, katı sınıfsal ayrımın getirdiği sıkıntıları apaçık görmekte geç kalmadılar. Marx bu çelişkilerin bu sıkıntıların bilinci oldu. Rekabet sermayeci düzenin sonunu getiriyor diye düşünmek için vakit biraz erken değil miydi? Ortada bir yanlış anlama vardı: daha dün kurulmuş olan bugün yıkılamazdı: tarih kısa erimli dönüşümlerin tarihi değildi. Sınıfları ayırıp bunlardan birini yasal öbürünü yasadışı saydığınız zaman işler kolaylaşır. Önemli olan bunu yaşama hatta insanların bilincine yansıtabilmektir. Bunun için geleceği bugünden tasarlayan insanın çabasına gereksinim vardır. Aralarında toplumsal ve iktisadi anlamda çok önemli çelişkiler bulunan bütünlüklerin dayanışması gerçeklikle kolay kolay bağdaşmayacak duygucu bir tasarım olabilirdi ancak.

Bugünün yaşam koşullarında genel toplumsal bir dayanışma bilinci oluşturmak hiç de kolay görünmüyor. Kimlerle ne adına dayanışacağız? Öncelikle en genel çerçevede insanın temel gereksinimlerinin karşılanması gerekiyor. Dayanışık bir insanlık ülküsünden uzak düşmenin insanı büyük ölçüde zedeleyebileceği, kaba karşıtlıklarla ayakta durmaya çalışan bir insanlığın sonunda ne duruma gelebileceği gün gibi ortada. Dayanışma çıkar hesaplarına ya da kaba pazarlıklara mı dayanacak yoksa ortak bir insanlık ülküsüne mi dayanacak, önce bunu belirlemeliyiz. Bir atasözü “Ağaç ağaca insan insana yaslanır” derken bir gereksinimi mi bir gerçeği mi anlatıyordu? İnsanı daha da insan olmaktan alıkoyan bir takım engelleri ortadan kaldırmak için mi dayanışacağız yoksa birilerine karşı birileriyle işbirliği içinde olmak için mi? İnsancılar gibi biz de dünya insanını kendimizden mi bileceğiz yoksa çıkar hesapları üzerinden birileriyle aramıza düşmanlıklar mı koyacağız? Büyük insanlığa kavuşma istemimizi de duyursa, bir takım çatışkılı koşulların uzlaşmayla giderilmesi için bir araya gelmek anlamını da taşısa dayanışma bir zorunluluktur. Dayanışma bilincinin olmadığı koşulda çatışma istemi ortaya çıkar. Gözü dönmüş bir biçimde yalnız kendi çıkarı için yaşayan ve kavuşmalardan çok ayrılmalara adanmış görünen insanların bu yolda nasıl bir çaba ortaya koyacağı henüz belli değil. Malraux gibi biz de “Yalnız benim olanın benimle ne ilgisi var?” diyebilecek miyiz? Ya da en azından vaktiyle Publius Terentius Afer’in dediği gibi “Ben insanım, insanlıkla ilgili hiçbir şey bana yabancı değil” diyebilecek miyiz?

BİR CEVAP BIRAK