Deli doktoru Kerim Bey’in aşk hikâyesi

Bakırköy Akıl Hastanesi’nin gizli tarihini merak eden, bence, Tahir Musa’nın son yayımlanan romanını muhakkak okumalıdır.

Aklını oynatan, argosuyla tırlatmış, kafayı yemiş, kafadan tahtası eksik, fıttıran insanların Mazhar Osmanlık oldu diye gönderildiği ülkenin en meşhur tımarhanesini romanına zemin yapan Tahir Musa şaşırtıcı kelime oyunlarıyla deliliğe kadar uzanan bir aşkı hastane koridorlarında dolaşıp anlatıyor. Böylece, aşkın delirmekle aynı şey olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Cumhuriyet’in ilanına çakışan zamanlarda, Bakırköyü’nde evvelden terk edilmiş Reşadiye Kışlası‘nı askeriyeden devralıp Sağlık Bakanlığı çatısı altında kuran Ord.Prof.Dr.Mazhar Osman Usman‘ın bu kurumsal eserini bir aşk hikâyesi çerçevesinde okumak her zaman herkese kısmet olmaz; şimdi elimizin altındadır.

Tahir Musa CEYLAN‘ ın bu anlatısını alıp okuyan, bir bakıma, Cumhuriyet’in erken dönemi dahil olmak üzere akıl hastalığımızın yazılmamış tarihçesini, bir dil şöleni eşliğinde öğrenmiş olur. Üstelik Tahir Musa’nın Türk Dil Kurumu sözlüğü gerektirecek kadar bol, çeşnili, revaklı, altından girsen üstünden çıkması zor görünen türlü sözcükler döktürmesi, mecaz kullanışı, eğer kelime merakında kalmış olanlar varsa birçoklarının not alma tekniğiyle işine de yarayacaktır. Gün gelir, Cumhuriyet gazetesinin çözümü zor bulmaca kutularında lazım olur!

Tahir Musa Ceylan’ı Cumhuriyet gazetesinin haftalık yayımlanan Bilim-Teknik dergisindeki yazılarından tanır ve evvelden beri izlerdim. Hem yazış tekniğiyle, hem bilgi birikimiyle dergiye can, kan katıyordu; sonra birden yazılarını kesti. Tahir Musa yok diye, dergiye bir daha göz atmadığımı itiraf edeyim. Yazılarıyla okuyanı kendisine müptela eden bir yazardır.

Onun, Aylak Yazılar adlı Çatı Kitapları Yayıncılık tarafından basılmış eserini de bu tiryakilikle satır satır okumuştum. İyi bir denemeci, gözlemci, düzgün ve akıcı Türkçesiyle basit meseleleri Freudcü lafazanlığın şemsiyesine sığınmadan psikoloji bilimini, bilimin öteki dallarıyla birleştirip doğru bir amalgam içinde veren kalemi işlek bir muharrirdir; tavsiye ederim.

Tahir Musa’nın Bir Zamanlar Bakırköy adlı eserinden önceki romanlarını okumadım; doğruya doğru! Ancak bunu okumak ötekilerin şeceresini-soyağacını çıkartmaya karine oldu! Zengin bir Türkçeyle, hem de Osmanlıca’dan miras ne varsa hepsini kullanan, arada Türkçenin İstanbul ağzına-diyalektiğine dair vurgular ve deyişlerle güçlenmiş bir eserdi bu… Çanakkale’nin Yenice kasabası doğumlu yazar şiirle yola çıkmıştır, ardından fotoğrafçılığa merak salar. Süreli yayınlarda, dergi ve gazetelerde türlü yazıları yayımlanır. Psikolog-psikiyatrist mesleğinde geçen yılları, romanlarına yansıyacaktır elbette… Ayrıntı’dan çıkan son romanında bunu apaçık görürüz. Kitabını, ¨Çeyrek asır Bakırköy çalışanıyım!¨ diye başladığı ithafı eserinde neler bulacağımızın ilk nişânesi olarak ilk sayfada yer alır.

Dr. Kerim Bey’in, depresyon hastası Dr. Sanem’le terapi randevusuyla, basitçe başlar romanımız! Sanem bir mağaraya girer gibi çekinik adımlarla romana giriverir. Yazarımız Sanem’i bize tanıtırken, yaptığı heykele âşık olmuş mitolojinin Kıbrıslı heykeltraşı Pygamalion gibidir, daha ilk satırlarındayken yazarın eser boyunca Sanem’e özen göstereceğini hissederiz, zira ¨Sanki pek becerikli bir çamur ustasının çarkına çıkmış, ete kemiğe bürünüp tezgâhtan silkinip inivermişti kadın. Sanem usta bir elin titizlikle çıkardığı üstün bir iş gibiydi.¨ [TMC, s.9] diye Pygamalion tarzı bir hayranılığı da aktarıverir. Roman kahramanlarına aşk olmasa dahi hayranlık duyan az yazar yoktur; biliriz. Gustave Flaubert‘in Madam Bovary’ye olan hayranlığı dedikodu borsasında alınır satılır lakırdılardandı; mesela…

Sanem’in neyiniz var sorusuna, ¨Çok fazla ağlıyorum!¨ diye verdiği karşılıkla ruh sıkıntısına ait tedavi güya başlayacak, fakat kısa sürede iradesi zayıf değil, tam tersine son derece güçlü bulunan genç doktor Sanem Dr.Kerim’i aşk kündesine getirip helak edecektir. Kendisini zayıf hissettiği zamanlarda Osmanlıca kelime kullanan Dr.Kerim, Sanem karşısında, ilk ve sonraki tedavi saatlerinde bol bol Osmanlıca paralar ve biz bundan Kerim’in zaafiyetini anlarız. Birkaç tedavi seansı sonrasında, ¨Sanem doktorun duygusal bir zafiyeti olduğunu hınzırca fark etmiş, Kerim Bey de bunu yüzü kızararak anlamıştı. Şimdi artık o, Sanem’e karşı dövülüp evcilleştirilmiş tam bir hayvan, azar nazarla yola gelmiş azıcık insandı.¨ [TMC, s.44]

Sanem’in ruh hekimini patiska basitliğinde dinlediği işte o sıralarda, aşk ortaya çıkar, kendini gösterir. Tedaviye ait hekim-hasta diyaloğunda Sanem galip gelmiş olacak, giderek Kerim’e kendisini sorgulatan değil, karşısındakini sorgulayan duruma adım atacaktır. Burada gizli bir mizah görürüz, birden Woody Allen‘in Sleeper adlı 1973 yapımı filminde Diane Keaton‘un canlandırdığı psikologla yaşadığı komediye benzeşen hâlleri aklımıza gelir; gülümsenir…

Orta yaşın sonlarına gelmiş, bir evlilikten yenik çıkmış, yapayalnız ve kendisini Bakırköyü’ndeki ruh hastalarına adamış Dr.Kerim sonunda genç kızla beraber olacak, lakin bu cinsel beraberliğini kendine duyduğu güvensizliğiyle sürdüremiyecektir; kızdan uzak durur. Sanem tedaviye ara verecek, kendi doktorluğuna devam edecek, bu arada sonradan alkolizmi ortaya çıkan bir subayla evlenecektir. Bir süre görüşülmez, fakat aşk yerinde durmaz. Sonunda kocasını aldatan bir kadın olacak Sanem’in Dr.Kerim’i tekrar baştan çıkartışıyla romanın devamını getiririz.

Özellikle İspanyol kentleri Madrit, Barcelona gibi yerlerde Tıp Sempozyumlarına gidişler bahanesiyle buluşulması, bize yazarın oraları da gezdiğini gösterir; sokak, otel, mahalle, bar ve restoran adları sıralanır ki bunları bu tür bir anlatıda gereksiz görürüz. Kaçak âşıklar artık gizlenip saklanacak delik arayışında, her buldukları zaman sevişmeye hazır olarak kapı eşiğinden içeri adım atmaktadır.

Bütün bunlar olurken Bakırköyü Ruh Hastalıkları Hastanesi’nden olaylar gelir, romanın içinde satır aralarında kendisine yer bulur: Tinerci çocuklar, intihar eden hastalar, ölüm anındaki bir hastanın hayatını kurtarmak için boğazını çep çakısıyla açıveren Dr. Kerim’in becerikli elleri, ölen bir başka hastanın kadavrasından kolu kesik olarak cenaze evine teslim edilişi, morgdaki cesetlerle yatan hastane çalışanı bir nekrofil, öte yandan hastane başhekimi ve bürokrasi çatışması, bir döneme ait kısa anektodlarla örülü bu romanı ana hikâyesinden uzaklaşmadan ustaca anlatı şenliğine çeviriyor. Laz burnundan şikâyetçi olup deliren Rizeli Bülent Yüzügüzel’in [TMC, s.94] burnuna estetik ameliyat yaptıra ettire, sonunda domuz burnu gibi yassılaşmış, sadece iki kara delikten oluşan bir burna sahip oluşundaki kara mizah dahi altı çizilip okunacak anektodal parçalardır. Ardı ardına patlayan flaşlar gibi anektodal hikâye akışı sırasında yazarımız Sanem-Kerim aşkını unutturmuyor bize… Bir çok tehlikeli ilişki içinde aşkları sürüyor; ¨Olsun risk yoksa aşk yoktur!¨ [TMC, s.79]

Tahir Musa’nın kelime definesine rast gelmiş bir Kırk Harami olduğu ve böylece bol keseden kelime harcayıp roman yazdığına neredeyse inanacak kadar dalıp gittiğimiz bu eserinde, Sanem’e duyulan hayranlığı sıkça tekrar ettiği satırlar ise hiç sıkıcı gelmiyor; hele okur erkekse!

¨Onu Kerim büyük bir aşkla mucizeymiş gibi soydu. Sanem’in ellerine, ayaklarına, muazzam bir yuvarlaklık olan omuz başlarına, kalçalarından geniş iki bulvar gibi inen bacaklarına inanamıyordu. Öylece kalakalmış, ana malzemesi sütle sedef olan karşıdaki heykele bakıyordu.¨ [TMC, s.81]

Yazarımız, okurun artık Sanem’e hayran kaldığından emindir, ancak bunu arada bir test etmek istiyor gibi, sık sık kadının cazibe ve dahi cerbezesini ortaya atar. ¨Sanem’in kafeştan şarkıcılarını andıran hep olduğu gibi, ısırır gibi bir gülmesi vardı, tek başına tek gülüş bir erkeği ömür boyu yanında tutardı.¨[TMC, s.127] Bu gülüşe âşina erkeklerin kulaklarını çınlatan satır işte buradadır.

Sanem’in Kerim gibi Osmanlıcaya düşkünlüğü de bu arada artış gösterecek, ders alacak, Osmanlıcaya vukuf edecektir, böylece Bakırköyü’nün üstünü toz kaplamış arşivine de girilir, eski dosyalar çıkarılır. Bu araştırmalar sırasında, iki âşık aile köklerinin Bulgaristan’ın Deliorman (!) kasabasına kadar uzandığını, soykütüğünde benzerlikler olduğunu görecek, öte yandan 1958’de kendisini hastanede yakarak intihar eden bir hastanın Kerim’in dedesi çıktığı görülecektir. Bütün bu benzerliklerle hikâye örgüsü giderek çetrefilleşir, anlaşılır ki Sanem’in büyük annesi Kerim’in dedesiyle aşk yaşamıştır, adamı delirtmiştir, intiharına sürüklemiştir. Sanem annesine danışınca, ¨Anneannenin söylediğine göre bizim sülaleden birine âşık olan delirirmiş. …adam delirtmek bizim kadınların huyu sanki. Ben de babanı az kaldı delirtiyordum ya!¨ [TMC, s.162] karşılığını alacaktır.

Merak Sanem’i Deliorman kasabasına kadar götürecek, orada aile köklerini arayacak, ailede birçok yanarak intihar eden delirmiş insan izine rast gelecektir. Kerim ve Sanem’in iki aileden birbirine âşık olan ve sonları talihsiz biçimde kapanmış insanların mirasçısı olduğu, aynı kanı taşıdığı ortaya çıkar. ¨Demek kuşaklar boyu aşka ve ayrılığa mecburuz, hazırlan Sanem!¨ [TMC, s.174] diye kendisine konuşur, başını eğer, evin yolunu tutar. Olaylar çorap söküğü gibi gelecektir bunun ardından, önce kocasından boşanır Sanem; çocukludur ama… Buna neden olduğu için Kerim kendisini suçlayacaktır, o âdeta üçlü poligamik bir beraberlikten yana görünür. Bütün bunlar Dr.Kerim’i kısa sürede aklî melekesi bozuk insan durumuna sokacak, Kerim mesela hastanede yerlere paspas yapmaya kalkışacak, abuk subuk şeylerle herkesi şaşırtacaktır. Akıl hastalığı hızla ilerler…

Ve… Evet ve sonunda Piromani adı verilen yangın çıkartma hastalığına merak salar Dr.Kerim! Artık aklı fikri bir yangın çıkartmaktadır. Bu yangını Dr.Kerim’in bir hastası gerçekleştirecek, hekimini sabaha karşı yatağında yakarak öldürecektir. Dr.Kerim’in sonu da Deliormanlı kadınların âşıkları başına gelenlerden farklı olmaz. Roman Sanem’in mezarlıkta içinden ¨Bir sonraki kuşakta mutlaka!¨[TMC, s.184] deyişiyle sona erer.

Fakat, anladığımız o ki anlaşılmayan bir metni yazarımız sırf deliliğe nişâne ve selam olsun diye koymuştur roman sonunda; neresinden çevirseniz Türkçeye dönmeyecek, 28 satırdan oluşan güyâ kulağa Latince seslenen metindir bu. İngilizcede Gibberish olarak bilinen abuk subuk söz söylemenin bir örneğidir:

¨Beaquidis quas simus raectem aut de doluptae volur cullectorum….¨

Yazar, metnini özgürce tamamladığını böylece ilan eder.

Zira tekrar Dr.Kerim’e dönersek, ¨Delilik onun için özgürlüktü, her şeye muktedir olmanın, her işi yapmanın, her boyaya girmenin yoluydu. Kimse deli kadar sevemez, kimse deli gibi ruhunu boşaltarak küfredemezdi, kimse gecelerini bir yanlışa, gündüzlerini tek bir doğruya bu kadar veremezdi, kimse dosta bu kadar tapmaz, düşmanı böylesine yere seremezdi.¨ [TMC, s.180]


_______________

¨Bir Zamanlar Bakırköy¨
Tahir Musa Ceylan
Roman, 185 sayfa
Ayrıntı Yayınları-Türkçe Edebiyat Serisi
İstanbul, 2011, 1.Basım

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.