Düşemedim aynalı bir örgüte

Ülkede, akıp gitmekte olan da bilmem kaç tane ilin merkez ve merkeze bağlı ilçelerinin, köylerinin yollarını kapatan kış günleridir.


 Bir sonbahar günü zamansız vurulduğunuz şehirde, herhangi bir kaldırıma, parka konacak sararmış yapraklar tek tükleştiğinde yağan karın akabinde babanız “tutmaz bu”yla kombiyi en düşüğe ayarlar, anneniz  “hiç mi demedik ya  Ali”yle sitemlerdeyken, etrafınızı çevreleyen aile efradınca da her hareketi izlenen sizi, tepetaklak eden hastalığınızdan çok o iki heceli (kan-ser) adıdır.


Heyhat, günün herhangi bir saatinde “mangalda et kanser yapıyormuş” muş,  muşlu konuşmaları duyup  “kansere karşı 30 çare ; 29-…., 30-salatalarınıza Brezilya fıstığı koyun”lu  yazıları okuduğunuz  o anlarda,  aklınızın ucundan geçmeyen,  belki de  içinizde bir yerlerde filizlenmiş  kansere,  her yıl yakalanan beş kişiden biri olacağınızdır.
Üstüne bu karda, kışta  ayağa kalkıp  kulaklığınızda ruh halinize uygun AZNAVOUR’un “j’avais des projets qui sont restes en reve  / projelerim vardı,  rüyalarımda kaldı”sıyla  yürüyecek mecal bırakmadığından “nereden çıktı şimdi bu ” dedirten  modern zamanın payınıza düşeni,  kanser kabusuna yaşanmamış bir kaç yılınızı da kaptırıvermişsinizdir.
 Hayattan istifa noktasında “acaba, her şeyin eskisi gibi olmasını sağlayamaz mıyım”la dünü geri ister,  masanın üzerinden “olmayacağım gelecekten bana ne”yle “Küreselleşmenin Geleceği” kitabını kaldırırken kendiniz dahil, hangi arada, nerede ağladıklarını merak ettiğiniz sevdiklerinize, her şeye yabancılaşmışsınızdır. Bu olanlar, hiçbir şey gerçek değilmiş  gibidir. Ama maalesef  gerçektir.
 Ani bir atakla gündeminize oturan “kanser” dünyanın “küresel kriz kapitalizmin çöküşüdür”lü (bu sözler atalarımız tarafından 1929 büyük buhranında da söylenmemiş miydi ?) gündemini solladığından ana haber bültenlerini kaçıracağınız hastalığın ilk  üzüntüsü geçer geçmez yerini de bir farkındalık alınca, kimse kalmamış gibi birden Ertuğrul ÖZKÖK sendromuna kapılıp bugün itibariyle şu soruyu soracaksınızdır;
Dünyayı kavramaya çalışan bu kafa mı,
Yoksa yolsuzlukların üzerinde servetleri, yoksulluğun üzerinde zenginlikleri, cahilliğin üzerinde ayrıcalıkları, pusularda öldürdükleri canlar üzerinde övünç madalyaları yükselen   mahallenin yüzsüz delikanlıları mı,
Yoksa araştırmacı yazarlık ve  gazeteciliklerinde yıllardır binlerce failli meçhul cinayeti sistematik bir biçimde işleyen ve de işletenlerin  kimler olduğunu, bir devletin suikast silahını niye aldırdığını araştırmayıp,  suçu ne idüğü belirsiz bir “derin”e atmaktan utanmayan  insanlar mı, hak ederdi kanseri ?
Her konuda mı böyledir yoksa  kanser olunduğunda mı cevaplar bu kadar bulanıklaşmaktadır. Bilemezsiniz. Sonunda karmaşık bir hal alan duygularınız sizi fırtınalara sürüklemek üzereyken  beyninizin  içinde yankılanan  “be hey bayan dur, dinle” sesidir.


Be hey bayan, dövünme,  bil ki  “bir şansın varsa, bu şansa tutunmaktan başka şansın yoktur.” Daimi resesyondan bir türlü  çıkamayan bu ülkede üniversite kazanma, iş arama, …,  insanlarla  mücadele  derken şimdi de  kanserle mücadele için bir kez daha kendini sırtlamalısın.


Be hey bayan, en azından hay, huy arasında yaşam bitter, elde de var sıfırken, gazetenin Pazar ekinde hep savunduğun  “burjuvazi bizi çalışarak ve aşık olarak mutluluğu bulabileceğimize inandırdı”yı  manşette görme bahtına eriştin.
Bak, ne güzel  tane tane düşüyor  toprağa kar. Eminim ki sen, buğulu camdan biraz biraz görünen dışarısını seyreylerken,  kış mevsimini soba, yanındaki sepette bir kedi, bir adette örgü ören ninenin resmiyle tanıtan ilk okul kitaplı, çizgi  filmsiz, Muzzez TURİNG’li çocuklukların yaşandığı mahalleyi özlediğini de  fark edeceksindir.
Soğuktan korunmak için pencerelerin naylonla kaplandığı o mahallenin buluşmalara gebe kış gecelerinde; frekansı her gün değişen, kısa dalga bandında yayın yapan  “bizim radyo”yu bulmak uğruna saatlerce uğraşılır,  Atılım, …, Cephe, Kurtuluş, …, dergileri okunur, birbirini ikna için Lenin’den,  Marks’tan alıntılarla süslü sabahlatan  tartışmalara, olmazsa olmaz ikili sigara + demli çayın keyfi eklenirdi.


O mahallede ddkd (devrimci demokrat kultur dernegi), …., Rızgari’nin yanı sıra varolan   Halkın  Kurtuluşu, Yolu, Birliği, Sesi’ni topluca Halkın Sülalesi olarak adlandırmak yetmezmişçesine Maocu Bozkurt sıfatını da  ekleyen fraksiyonların üyeleri de  “TİP, TSİP, TKP / Dev-yol, Kurtuluş, İGD /Pis pis revizyonistler/Amerika gitsin /Rusya mı gelsin”  sloganıyla karşılanıp, Sosyal Faşistlikle suçlanacaklardı.
O mahallenin gençlerini oradan oraya savuracak darbe ertesi  baskında evlerin kapıları süngülerle  kırılırken “elinizde savcılığın arama izin kağıdı var mı” demek kimsenin haddine değilken, legal dernekler anında  “illegal örgüt”e dönüştürülecek, insanlar da   “gizli örgüt üyeliğine” atanacaklardı.
Tıpkı ortaçağ derebeyleri, soyluları gibi harçlıklarınızı, burslarınızı makbuzsuz bağışladığınız  dernek yöneticilerinin, üyelerine  göre daha değerli sayılan yaşamları  İsviçre-Fransa-Moskova-…, hattında kotarılırken, geride Encümen-i Daniş rozetli  dedelere, babalara,  etkili ve yetkililerin “Tanırım, iyi çocuklardır” referansına sahipsizliklerinde “bunun adına da dünya diyorlar öyle mi?”yle baş başa bırakılanlarsa dövülecek, tutuklanacak, asılacaklardı.


Ah be güzelim, içimizin karla kaplandığı o günlerde de gündüz  kalabalığına, gece tenhalığına karıştığımız bir Ankara’da hükümdar değildi itibarlılar.Bir Ankara değildi düşlerimizi, uykularımızı çalan  şehir.


Her neyse “Ne var bunda.Üretim araçlarının mülkiyetini  halkın kullanımına sunacak, devrim yapacaklarmış. Gençlik işte”yle sırtlarınızın sıvazlanacağı aynalı bir örgüte düşmediğiniz gibi meğer  “darbelerde başarı sağlayanları yargılayamazsınız” düşüncesinde ki  çağdaş, onursal hukuk duayenleri ülkede  cirit attığındanmış, 3 aya kadar uzayabilen gözaltı süresine kimselerin “hukukun ihlali”yle  karşı çıkamaması. Avukatlığınıza soyunacak parti başkanı bulabilmekse ancak hayal ötesi, paralel evrende olasıydı.


Bugünse, ülkenin kaderini belirleyen eylemlerde parmağı olan bir terör örgütünü (ETÖ) basın toplantılarıyla savunanlar bu dokunulmazlığı,  bu cüreti hiç kuşkusuz; vicdani, evrensel, ahlaksal  hukuktan değil,  yıllardır devletin makam katlarını tutan sağcılığı, solculuğu, dinciliği milliyetçi kisvede kaybolan insanların bir başkasını “ben varsam tamam, yoksam herkese ölüm”le yok saydıkları zihniyetinden almaktadırlar.
İşte böyle mirim, öyle şimdiki gibi elde cephanelikler, T.C antetli istihbarat birimlerince hazırlanan yapılandırma şeması,  belgeler,  ölüm kuyuları, kayıtlı görüşmeler vb. onlarca delil bulunamadığından  Engels, Trokçi, Gorki, …., Aziz Nesinin kitapları  gizli örgüt dokumanı kabullenilirken, yıllarca yazılmayan iddianameler yüzünden hapishanelerde çürütülen hayatları, düzmece tanıklıkları,  idam cezalarını onaylayan yargıya,  hukuk sistemine bilumum okur yazarlar ufacık bir güvensizlik dahi  göstermezlerdi.
“One minute” cancağızım, o mahallenin çocuklarının hafızasına kaydedilense, ne miydi ?  “Altında yılan var”la  korkutuldukları  taşların, hafriyatın  döküldüğü  arsaya  bakan evin  beyaz kireçli duvarında siyah yağlı boyası aşağıya doğru akmış solgun, yalnız  tek bir “HALKIN KURTULUŞU, İGD, …, KAWA”  sloganının üzerini boyayan büyüklerin aceleciliğiydi.


Kısacası bu kış gününde, o mahallenin apartmanları altında kalmış anıları içinizden bir şeyler alıp götürür, kendi küçük öykülerinizin de esas oğlanı, kızıyken  parmaksız eldivenleri, mavi beresinin kenarından salınan sarı saçlarıyla  önünüzden karlar kraliçesi gibi geçip giderken dokunamadığınız yaşamınıza bakarak bu ülkeden  fazla bir şey beklenmeyeceği gerçeğinde, bütün bu yazdıklarımı boş verin.


Zira her çeteleşmede, suikastta,  öldürmede “bunlar oldu, olacak, neden şaşırıyorsunuz” yerine bunlar niye oldu, olduruldu’yu bundan önceki  onlarca tekrarda sormadıklarından  ruhunu kirlettikleri Ülkenin,  insanları nerede mi ? “Yemekteyiz.”
Onlar yemekteyken, sizi damla damla kanatan şu kanserli halinizle, çok bilinmeyenli denklemleri çözemezsiniz  ki tek başınıza.


07.02.2009

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here