Denis Diderot

Denis Diderot

0
PAYLAŞ

Fransa’da ve giderek dünyada devrim düşüncesini yerleştiren aydınlardan biri de Denis Diderot’dur. O aydınlanmaya emek verenlerin başında gelir: bir aydınlanmacı olduğu kadar yaşamıyla ilgi çeken bir kişiliktir. “Dünyamızda hiçbir şey evlilik kadar yasal olamaz ve dünyamızda hiçbir şey evlilik kadar mutluluğa ve usa aykırı olamaz” gibi o zamana göre oldukça sivri görüşler öne sürdü Diderot, ama her şey bir yana yaşamı boyunca toplumsallığa olan inancından hiç ödün vermedi. Diyordu ki: “İnsan toplum için doğmuştur, onu toplumdan koparın, onu yalıtın, fikirleri dağılır, özyapısı değişir, yüreğine binbir gülünç duygu doğar; garip düşünceler filizlenir ruhunda, vahşi toprakta biten böğürtlenler gibi. Bir insanı ormana bırakın, o bu ormanda yırtıcı kesilecektir, bir manastıra koyun, orada zorunluluk fikri kölelik fikrine kavuşacaktır, hatta daha kötüsüne. Ormandan çıkılır ama manastırdan çıkılmaz; insan ormanda özgürdür, manastırda köledir. Belki de sefaletten çok yalnızlığa dayanmak için ruh gücü gerekir; sefalet alçaltır, inziva bozar.” İnsana sonsuz bir güveni vardır Diderot’nun. İnsanın doğrular peşinde bir varlık olduğunu, insanın doğru için yaratıldığını, yanlışların zamanla ayıklanıp gittiğini düşünür: “Yanlışlar geçip giderler, geriye yalnız doğru kalır. İnsan doğru için yaratılmıştır, durmadan doğrunun peşine düştüğüne göre. İnsan doğruyu bulur bulmaz kucaklar, onu buldu mu artık ondan ayrılmak istemez, ayrılamaz.” Diderot da doğruların peşinde koşup durdu.

Denis Diderot genelde yarı aç yarı tok yaşadı. “Gönül adamı büyük adamların yanına hiç girmemelidir ya da duygularını kapıda bırakıp girmelidir” diyen bir filozofun yarı aç yarı tok yaşamış olması bize garip görünmez. Hızlı düşünen, çabuk çabuk konuşan, yerinde duramayan bir kişiydi Diderot. Geveze diye tanınırdı: öğütler verirdi, anlattıklarının çoğu masaldı. Buldu mu bol bol yiyen, daha doğrusu obur denecek kadar yemek düşkünü olan bu garip kişi hemen her zaman çevresine neşe saçardı. Diline en çok dikkat etmesi gereken zamanlarda daha da geveze, daha da ölçüsüz oluyordu: konuşmak onun için en büyük gereksinimdi. Edebiyat tarihçisi Gustave Lanson, onun konuşmasını havai fişeğe benzetir: o konuşurken imgeler, fikirler, bilimler, açık saçık sözler, öyküler, varsayımlar havalarda uçuşurdu. Konuşmak onun için belki biraz da ruhunu arındırma aracıydı. Bu yüzden o hep konuşur gibi yazdı. Yazısı hem basit hem eğlencelidir. Epeyce dostu vardı, onlarla zaman zaman takışırdı. Bununla birlikte bencil değildi ve insanlarla uğraşmazdı. İnsana inancı tamdı, “Hiçbir insan doğadan başka insanları yönetme hakkını almamıştır” diyecek kadar insana bağlıydı. Zorbalığı en büyük tehlike olarak görüyordu: “Bir zorba, insanların en iyisi de olsa kendi keyfine göre yönetirken kötü şeyler yapar. O uyruklarını hayvanlar düzeyine indirgeyen iyi bir çobandır; onlara özgürlük duygusunu unuttururken, yitirildiğinde yerine konması son derece güç olan bu duyguyu unuttururken onlara on yıl sürecek bir mutluluk sağlar, sonra onlar bu mutluluğu yirmi yüzyıl sefaletle öderler.”

O herhangi bir yazardı, bir edebiyat ya da felsefe dehası değildi. Gustave Lanson der ki: “Gene de ben otuz yıl sürmüş olan bu durmak dinlenmek bilmez akış içinde Diderot’nun artık ruhunda söylenmedik bir şeyler kalmadığı için pişmanlık duymadan öldüğünü söyleyebilecek durumda değilim.” O bir tanrıtanımazdır, bir doğa tutkunudur. Bilgilerimizin dış dünyadan geldiğine inanır: o zamanlar o ortamda Locke’un etkisi ağır basmaktadır. İnsan dikkatini dış dünyaya, doğal olarak bilimin de kaynağı olan doğaya yöneltmiştir büyük ölçüde. Diderot’nun pek de belirgin çizgilerle örülmüş olmayan felsefesi bu çerçevede bir doğa felsefesidir. Öbür aydınlanma düşünürlerinin çoğunda olduğu gibi onda da edebiyatla felsefe içiçedir. Diderot belki de filozofluğundan çok edebiyat adamlığıyla ilginçtir. O sanatında da doğacı ya da hatta doğalcıdır: yaşamı hiç bozmadan tanıtlamak ister. Doğa güzeldir, güzellikler doğadan gelir. Yaşamı tanımak ve yansıtmak sanatçının başlıca görevidir.

Bu Diderot da nereden çıktı şimdi diyeceksiniz. Giderek saçmalayan şu zavallılıklar dünyasında zaman zaman büyük bildiğim değerleri anarak avunmaya çalışıyorum. Küçüklükler karşısında o korkunç boğulma duygusunu çokça yaşamamak için kutsal bildiğim insanların metinlerine başvuruyorum. Bugün de tembelliğim üstümdeydi, zamanımı Diderot’nun metinlerine göz atarak geçirdim. Bu yazıyı düşünürün şu sözüyle bitirmeyi özellikle istiyorum: “Tüm hırslıları doğuştan düşmanlarınız olarak görün.”

BİR CEVAP BIRAK