Derinleşen Cemaat-AKP çatışması nereye doğru?

Sistemin bütün kurumlarını içine alarak yaygınlaşan AKP-Cemaat çatışmasının boyutları çok daha genişleyecektir. Başta cumhurbaşkanı Gül olmak üzere İslami gelenekteki saygın birçok kişinin çabaları, hatta Zaman Gazetesinden Hüseyin Gülerce’nin Erdoğan’ı destekleyen açıklamaları dahi Cemaat-AKP çatışmasını engelleyemiyor. Bugün bir devlet krizi olarak yansıtılan iç iktidar savaşı aynı zamanda bölgesel stratejilerin yeniden düzenlenmesiyle bağlantılıdır. Bu bakımdan ortaya çıkan iç politik kriz aynı zamanda siyasal sistemin kapitalist küresel güçlerin ihtiyaçlarına göre yeniden bir istikrara kavuşturulması süreci olup 2014-2015 yılını kapsayacak tarzda devam edecektir.

Küresel Güçler AKP’yi İktidar Gücü Yaptı

Küresel sistemin Türkiye’ye dayattığı bir İslamcı hareket olan AKP, 11 yıldan beri çok aktif olarak destekleniyor. ABD, Fransa, İtalya, İspanya gibi dünyanın en büyük küresel ekonomiler çok ciddi krizler yaşarken, Türkiye’nin bu süreçten çok fazla etkilenmemesi için çok özel bir çaba gösterildi. Sıcak paranın, özellikle Arap ülkelerinden aktif-hareket halindeki sermayenin Türkiye’ye akışı sağlandı.

Değişen güç dengelerine bağlı olarak ‘Ilımlı İslam’ politikasına endeksli istikrarlı bir Türkiye, küresel sermayenin Ortadoğu’daki ihtiyaçları ve stratejik planları bakımından son derece önemliydi. Bu bakımdan, iç politikada yeni bir konseptin oluşturulması kaçınılmazdı. Planın uygulanması için ‘Ilımlı İslam’ olarak adlandırılan bu politik güç esasen, Milli Görüş Geleneğinin bölünmesi sağlanarak oluşturuldu. Kendilerini ‘yenilikçi’ olarak tanımlayan Abdullah Gül, Bülent Arınç, Tayyip Erdoğan, Abdullatif Şener gibileri AKP’yi kurarak bu sürecin ana halkasını oluşturdular.

AKP’nin devleti yönlendiren bir güç haline getirilmesi için özellikle küresel sistemin ‘yeni’ dönem politikalarına uyum sağlayamayan generallere karşı çok kapsamlı hamleler yapıldı. Gülen cemaatinin yargı ve polis içerisindeki gücünü de kullanan kapitalist güçler, ordunun politik gücünü önemli oranda kırarak, İslamcı güçlere tabi olabilecek bir düzeye getirmeyi başardılar. Böylelikle AKP’nin ve Cemaatin ülke içinde güç olmasını sağlayan en önemli faktör, küresel sistemin bölgesel çıkarlarına uyumlu bir model oluşturmalarıydı.

Küresel sermayenin aktif desteğini almasına rağmen bölgesel politikalarda başarılı olamayan, politik gelişmeleri yeterince okuyamayan ve kendisini bu sürece adapte edemeyen AKP, bölgede küresel güçlerin çözüm gücü olmayı başaramadı. Bu nedenle geçmişte küresel sistemin politik yönelimlerine uyum sağlamayan generallere yönelik yapılan iç operasyonun bir benzeri AKP’ye yönelik yapılıyor.

Küresel-bölgesel boyutu bulunan bugünkü politik krizin iç yansıması ise AKP-Cemaat çatışması olarak şekilleniyor. Bu iki İslami güç arasındaki iktidar çatışması hiç şüphesiz ki, klasik olarak İslami güçler arasındaki çatışmamın çok ötesinde bir rol üstlenmiş durumda. Bu bakımdan devletin farklı kurumları arasında yoğunlaşarak gelişen çatışmanın, iç politikada nelere yol açacağını belirlemek aynı zamanda bölgesel stratejilerin Türkiye’ye olası yansımalarını çok daha somut olarak anlamamıza yardımcı olacaktır

Çatışma Karşılıklı Politik Ataklarla Derinleşiyor

Erdoğan, cemaati kastederek ‘onların inine kadar gireceğiz’ diyor, Gülen ise AKP’yi ‘bir avuç oligarşik iktidar’ olarak tanımlıyor. Bu çatışma; Birincisi, sistem içerisindeki politik dengelerin tekrardan dizayn edilmesine yol açacaktır. İkincisi ülkenin ekonomik güç ilişkilerini yeniden belirleyecektir. Bu bakımdan çatışmanın ikili yönü karşılıklı olarak ön plana çıkacaktır.

Cemaatin devlet içerisindeki kurumsal yapısının AKP’den çok daha güçlü olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Özellikle yargı ve polis gücüne hâkim olan Gülen’e karşılık Erdoğan, MİT’i esas olarak kontrol ediyor. Erdoğan oluşturduğu yeni çekirdek bakanlar kurulu kadrosuyla polis-yargı merkezli tasfiye sürecini hızlandırmak istiyor. Dün ‘benim polisim, benim yargım’ derken, bugün onları ‘ajan, çete’ olarak tanımlıyor. HSYK, Yargıtay ve Danıştay gibi stratejik kurumlarda cemaatin önemli bir örgütlenmesi bulunduğu için ‘elimde gelse HSYK’yı yargılardım’ cümlesinin hedefi cemaattir.

AKP, yargının bir kısım operasyonlarını boşa çıkartmak için ‘Adli Kolluk Yönetmeliği’nde’ yapmış olduğu değişikliğin, Danıştay’ın ‘yürütmeyi durdurma kararıyla’ işlevsizleştirilmesi, hukuksal boyuttan çok politik boyutu ön plana çıktı. Mevcut veriler dikkate alındığında devlet kurumları AKP, Cemaat ve Kemalistler arasında fiilen üçe bölünmüş durumda. Bugünkü çatışma, ittifak ilişkilerini de değiştirmeye başladı. Örneğin devlet kurumlarında halen önemli bir potansiyeli bulunan Kemalist güçlerle Cemaat’in bir kesimi fiili bir ittifak içerisine girdi. Buna paralel olarak ‘ulusalcı’ Ordu ile Erdoğan arasındaki ittifak çok daha belirginleşiyor. İstanbul’da bir savcının ikinci bir rüşvet operasyonu yapmaya karar vermesi, Emniyet güçlerinin bunu uygulamaması esasen iki gücün çatışmasıdır. Jandarma’nın ikinci dalga operasyonunda yer almamış olması da, oluşan yeni ittifaklar dengesiyle bağlantılıdır. Bu bakımdan güçler dengesi nedeniyle ne AKP, ne cemaat, ne de ulusalcı kanat, politik eksenli ‘rüşvet’ operasyonlarına bütünlüklü olarak hâkim değiller.

Söz konusu operasyonun bir başka boyutu da ekonomik ilişki ağlarının yeniden planlanmasıdır. Geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi bunun bir boyutu Türkiye’nin bölgesel enerji politikalarının küresel sermayenin denetimine çekmektir. Bu son derece stratejik bir nokta olup, Türkiye’nin ekonomik güç sınırlarının yeniden belirlenmesidir. Özellikle rantın en yüksek olduğu borsa, bankalar ve inşaat gibi sektörlere yönelik operasyonların esası, ekonomik ilişkilerdeki dengelerin yeniden düzenlenmesidir.

Erdoğan, kendi çeperinde oluşturduğu şirketler grubuyla alternatif bir güç olmak istiyor. Bu bakımdan, iktidar gücünü kullanarak, özellikle enerji, askeri ve inşaat sektöründe milyar dolarlarla ifade edilen ihaleleri, kendisini destekleyen sermaye gruplarına veriyor. İkinci dalga operasyonunda yer alan 40 iş adamının çok önemli bir kesimi Erdoğan’a yakındır. Erdoğan ile bu işadamları arasında güçlü ekonomik bağlar bulunuyor.

Küresel sermaye ile stratejik bağları bulunan MÜSİAD ve TÜSİAD ise, ekonomik ilişkilerinin yeniden dengelenmesi ve rüşvet ve yolsuzlukların üzerine gidilmesi için hükümete çok açık bir çağrı yaptılar. Bu dengeler sağlanırken, borsa krizleri çok daha fazla ön plana çıkabilir ve bazı şirketlerin tasfiyesi gündeme gelebilir. Politik çıkar ve çatışma aynı zamanda farklı ekonomik güç ilişkilerinin rekabete dayanan savaşıdır. Bir başka ifadeyle esas mesele, ranttın paylaşımı çatışmasıdır.

İktidar savaşında dikkat çeken bazı noktaların altını çizmekten yarar var:

– Küresel sermayenin AKP’yi toptan tasfiye etmek gibi bir projesi henüz yok. Türkiye’nin sosyolojik yapısı, politik dengeleri ve ekonomik güç ilişkileri bakımından henüz buna hazır değil. Geçen hafta vurguladığım gibi şuan ki politika, AKP’nin denetlenebilir bir noktaya çekilmesi ve gücünün sınırlanmasıdır. Bu bakımdan AKP’ye yönelik hamleler sanıldığı gibi öldürücü olmayacaktır. 31 Mart 2014 Yerel seçimlerinde ortaya çıkacak tablo, gelişmelerin yönünü tayin edecektir.

– Erdoğan, küresel sermaye ile daha uyumlu bir politika izleyerek, iç politikayı kendisine göre yeniden şekillendirmeye çalışacaktır. Bunu yaparken bazı hedeflere saldıracaktır. CHP’nin Ankara ve İstanbul’da boşa çıkartılması için çok büyük bir çaba gösterecektir. Çünkü Ankara ve İstanbul’daki seçim sonuçları, Türkiye’nin siyasal haritasının yeniden çizilmesi için atılacak en büyük hamledir. Şişli Belediyesinde gündeme gelen rüşvet dosyalarını yargıya taşıyarak Mustafa Sarıgül’e karşı bir kısım hamlelere yönelecektir. Cemaat ise dolaylı olarak M. Gökçek’e veya oğluna karşı rüşvetten dava açtırabilir.

– AKP, Cemaatin devlet içerisindeki kadrolarının tasfiyesine yönelik planları çok daha kapsamlı uygularken, cemaat de tersten karşı koyuşu örgütlüyor. AKP’nin hamlelerini, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı alması gibi yargı yoluyla boşa çıkartmaya çalışacaktır. Örneğin görevlerinden alınan veya görev yerleri değiştirilen emniyetteki bürokratların dava açmasını sağlayarak alınan kararları yargıdan döndürebilir.

– Erdoğan, dershanelerin kapatılmasını iki yıllık bir süreye yaymıştı ancak bu süreci hızlandırarak yeni yasalarla fiilen işlevsizleştirip cemaatin toplusal damarlarını kesmek için çok daha önemli hamleler yapacaktır. Cemaat ise Erdoğan’ın oğlunun ve kızının da aktif bir rol üstlendiği ve hakkında yolsuzluk iddiaları bulunan vakıf hakkında yasal süreç başlatabilir.

– Erdoğan, 2000’lı yıllara dönerek, Cemaat’i ‘paralel devlet’ iddiasıyla yasadışı örgüt konumuna sokmak için yeni bir süreç başlatabilir. Böylelikle Gülen’i terörist listesine aldırarak ülkeye dönüş sürecini bitirebilir. Bekir Bozdağ’ın Adalet Bakanlığına getirilmesi, bu sürecin bir parçasıdır. Cemaat ise yaşamını önemli bir kesimini Amerika’da sürdüren Bilal’e yönelik çok daha farklı operasyonlara yönelebilir. Bilal’in El Kaide gibi uluslar arası İslami örgütlerle ilişkisi olduğu ve finanse ettiği iddiasını hızla yargıya taşıyabilir. Böylelikle Erdoğan’ı hedef tahtasına oturtabilir.

– Rüşvet operasyonu ile AKP’ye yakın şirketlerin gücünü kırmaya çalışan Cemaat özellikle Halk Bankasına hedefledi. Buna karşılık AKP’nin hamlesi, cemaatin kara para aklama merkezi olduğu öne sürülerek Asya Bank’a yönelik operasyonu devreye koyacaktır. Ayrıca cemaate yakın özellikle gıda ve inşaat sektöründeki şirketlere yönelik maliye eksenli operasyonlar başlatacaktır.

– Gülen-Erdoğan çatışması AKP ve Cemaat içindeki dengeleri de etkiliyor. Gül’ün bugünkü politik dengelerde ön plana çıkması, Bülent Arınç ile Erdoğan arasındaki ilişkinin kopuş noktasına varması, Gül-Arınç ilişkisinin Cemaat tarafından benimsenmesi, 2014-15 yılları arasındaki dengeleri etkileyecek bir faktördür. Erdoğan, kendi geleceğini hesaba katarak bu dengeyi bozmak için AKP’deki politik ilişki ağlarını yeniden örgütlüyor. Bugün AKP’ye karşı uygulanan politikalar da, cemaat içerisinde bütünlüklü olarak kabul görmüyor. Gülen, Erdoğan için ‘oligarşik iktidar kuruyor, cemaate iftira ediyor, komplo kuruyor’ değerlendirmesine karşılık Hüseyin Güzelce, ‘başbakanım Erdoğan, savcı militanlık yapıyor, oyum AKP’ye diyerek, cemaat içindeki farklı politik bir eğilim de olduğunu belirtiyor. Bu bakımda ne AKP, ne de Cemaat tek merkezlidir. AKP’den milletvekillerin kopuş sürecinin başlaması gibi cemaatten de tersten kopuş yaşanabilir.

– Erdoğan, mevcut politik gelişmelere bağlı olarak, çok fazla yıpranmadan 2014 yılı içinde cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri aynı zaman diliminde gerçekleştirebilir.

– Bu sürecin en önemli kritik halkasından biri de Kürt sorunudur. Sistem içerisinde bu konuda esasa ilişkin ortak bir politika oluşmuş durumda. Her konuda birbiriyle çatışan, savaşan güçler, Kürt meselesinde tam bir uyum içerisindedirler. Ancak, iç iktidar kavgası, Kürtlere karşı çok yönlü bir saldırıya dönüşme olasılığı yüksektir. Bu sorunu bir başka yazıda ele alacağım.

– Küresel sermayenin dostu olmaz, çıkarları olur. Bütün bu gelişmeler özellikle ABD tarafından dikkatle izleniyor. Dengeleri ve ilişkileri belirleyen dönemsel çıkarlardır. Bu bakımdan Türkiye’nin iç dengelerinde belirli bir istikrar sağlanamazsa, Pentagon’un göz kırpmasına bağlı olarak İslamcıların Necdet Özel’inden bir muhtıranın gelmesi sürpriz olmaz. Daha fazlası ABD-AB anlaşmasına bağlıdır.

– Küresel güçlerin belirlemiş olduğu politikaların sürekli yaşam bulması mümkün değildir. Özellikle sisteme karşı olan toplumsal muhalefetin etki gücü bütün dengeleri değiştirebilir. Bu bakımdan, toplumsal güçlerin örgütlenme ve mücadele düzeyi, sistem içi çelişkilerin derinleşmesinde önemli bir işlev görür. Rüşvet ve yolsuzluk, kapitalist sistemin varlık nedenidir. Bu sürekli var olacaktır. Önemli olan toplumsal muhalefeti örgütlemeyi, yani sokağı örgütlemeyi başarmak gerek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.