DEVLET YÖNETİMİNDE TERCİHİNİZ NEDİR?

Kavramlar üzerine fazla eğilmeyen toplumların felsefe geleneğinin zayıf olduğu düşünülebilir. Ama bundan daha vahimi, kavramı uygulamaya oturtamayan toplumların mantık geleneği hakkında ciddi kuşku duyulabilir. Bu ikisi arsındaki önem farkını da ihmal etmeden, Türkiye’nin yönetim sorununun algılanması temelinde felsefeden çok emperyalist mantık sorununun yattığını düşünüyorum.

Günümüzün temel yönetim sorunu gerek AKP cenahında gerekse toplumun farklı kesimlerinde bazen hararetle bazen de soğurtulmuş olarak tartışılırken, isteyerek ya da istemeyerek muğlak alanda gezinilmektedir. Her ne kadar sürdürülen yönetim biçimi kavramsal olarak Türkiye’ye özgü başkanlık sistemi olarak tanımlanıyorsa da, sanıyorum bizzat tartışmacılar tarafında da, kısmen çıkarlarla kısmen de anlayışla ilgili olarak, belirsizliğin olduğu görülmektedir. Sistemin arzulandığı ve üretildiği yönetimin üst kademesinde belirsizlik yaşanmamaktadır, ancak yönetimin alt kademelerine ve halka doğru inildikçe sorun muğlaklaşmaktadır. Demokrasi tartışmalarının özünü oluşturan bu sorunun en net yansıması bazı baroların takındığı tavırda netleşirken, Barolar Birliği Başkanı’nın “normalleşmek için” sözde gerekçenin arkasına sığınarak demokratik kalkışa katılmaması alanın griliğinin de göstergesidir. Alanın grileşmesinde tarafların demokrasi anlayışı kadar, bence ondan da öte çıkar hesaplarının yattığı ortadadır. Ne var ki, özellikle de hukukçuların hep söyledikleri “hukuk bir gün herkese lazım olur” mottosuna önce kendilerinin uymaları gereği, onyedi yıllık deneyim sonrasında dahi hâlâ anlayamadıkları normalleştirme görevlerinin önünde gelir.

Demokratik yönetimlerde kurumlar vardır ve kurumların çalışma ve birbiri ile ilişki kuralları vardır. Kısacası nasıl tanımlanırsa tanımlansın, demokratik yönetim biçiminde keyfi yönetime, lider yönetimine asla yer yoktur. Bu genel çerçevede sistemimize başat parlamentonun işlevsizleştirilip araçsallaştırılması; yürütme erkimin etkisizleştirilip lider yönetimi altına alınması; yargının araçsallaştırılması yanında, akademi ve medyanın, hatta sendikaların denetim altına alınma çabaları bir yönetim tanımı olarak demokrasi olamaz. Milletvekillerinin halkın oyu ile mi, yoksa parti liderinin onayı ile mi parlamentoya girdiği herkesçe malûmdur. Tüm kurumlar üzerinde yasal ve objektif kapsayıcılık işlevi bulunması gereken cumhurbaşkanının aynı zamanda parlamentoda üstünlüğü olan partinin genel başkanı olması yönetim birliği olarak görülebilir, fakat demokrasi gereği olarak asla görülemez. 

Ülkenin akademik-bilimsel alanının dahi üst yönetim ve denetimi altına alınıyor olması, özgür araştırma ve sonuçlarının toplumla paylaşılması önünde büyük engel oluşturmaktadır. Nitekim son AYM kararı ertesinde, barış akademisyenlerinin imzalarının ve bizzat AYM kararının özünü dahi anlayamadan, bilinmez dürtülerle ve birbirleriyle yarışırcasına komikliğe savrulan akademi dünyası elemanları bu davranışları ile hukukun da akademinin de özgül görevinin derin ruhuna vukuf kesbetmemiş olduklarını topluma ifşa etmiş oldular. Yazıklar olsun! Demokrasilerde seçim ilk şarttır, fakat tek şart değildir. Demokrasilerde “kamusal alan” olarak nitelenen ve her daim halktan yöneticilere mesaj akımını sağlayan iletişimin bulunması kaçınılmazdır. Bu süreçler, özgür akademi dünyası, özgür medya gibi farklı kanallardan yürütülür. Böylesi siyasi rekabet ancak demokratik yönetim biçiminde çalışır ve yönetime güç verir. Despot, tek-insan sisteminde böylesi etkileşim kanallarına yer yoktur, çünkü demokratik olmayan bu tür yönetimlerde tek-insanın her şeye kadir olduğu ve her konuda karar verebileceği sanılır. Bir devlet yönetimi biçimini tasavvur edelim ki, sadece yönetim kadrosunun başındaki tek kişi seçilmiştir, tüm diğer kurum ve idare yöneticileri bir şekilde doğrudan ya da dolaylı atanmıştır. Bürokratik kademelerdeki, yargıdaki, akademi ve araştırma dünyasındaki, medyadaki, kısacası bir şekilde etkili olunabilen hemen tüm kamu ve yarı kamusal kademelerdeki elemanların kaderinin bir merkeze bağlı olduğu durumda çağdaş ve demokratik yönetim biçiminden söz edilebilir mi? Tek seçilmişin demokratik denetime alınabilmesi ancak karşısına aynı güçte kişi ya da birimlerin koyulması ile olanaklıdır. Bu birimler, başta tüm toplumu temsil yetkisi haiz parlamento, saniyen bürokrasi kademeleri, özellikle mutlak bağımsız yargı ve mutlak bağımsız akademi ve medya kurumlarıdır. Aksi halde karşımıza çağdaş kurum ve kurallarıyla uygulanan kanuni ya da yasal yönetim sistemi değil, çağ dışı yöntemlerle, yani dizginlerle güdülenen kabile yönetim biçimi çıkar. Sanırım farklı başkanlık sistemleri tartışılırken sistemin etiket adından çok, kurumlarının örgütlenme biçimi ve kuralların uygulanma biçimi dikkatlice tartışılmalıydı. İşte bu farkın ayırdına varamayan toplumların mantık sorunundan mustarip olduğu kanaati yanlış olmaz. Çağdaş kurumlu ve kurallı yönetim biçimi de, çağdışı dizginli güdüleme biçimi de başkanlık sistemi olarak anılır, ne var ki aralarında dağlar kadar fark vardır. Meselenin özü, tercihin isimde mi, yoksa yöntemde mi olduğuyla ilgilidir! 

Türkiye, muhtemelen bizzat emperyalist güçlerin arzuladıklarının da farkında olmadan, kendine özgü olduğu ileri sürülen bu sistemle karışık Ortadoğu sorunundan, derinleşen ekonomik sorunlara dek yoğunlaşan iç ve dış konular yanında, giderek derinleşerek ekonomiye nüfuz eden sermaye ve emperyalizm gücüne karşı tek adam sistemi ile dışa yönelik güçlü, içe yönelik ise güvenli savunma stratejisi kuramaz. Tüm bu konular sanıldığı üzere akıl ve cesaretle(!) değil, karşılıklı denetim gücü olan yaygın ve deneyimli ekip çalışmasıyla suhuletle çözülebilir. Umarım, ülkemizde mevcut yönetimden yararlananlar olduğu kadar, tüm karşıtlar da sulh içinde ittifak ederek, ülkeyi refaha ve mutluluğa taşıyacak, tüm kurum ve kurallarıyla düzgün işleyen demokratik parlamenter yönetim bicime geçişe destek verirler. 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.