Devletin yeni politikası: Milletvekillerini rehin tutmak

Seçimler yapıldı ama ortaya çıkan politik kriz aşılamadığı gibi çok daha derinleşerek devam edecek gibi görünüyor. Bu seçimlerin ortaya çıkardığı politik tabloya dair birçok analiz yapıldı. Devlet, kendi krizini yaratarak aslında bir bakıma siyasal dengeleri yeniden tanımlanmanın yollarını arıyor. Bunun merkezinde ise Kürtlerin vekillerine yönelik izlenen politika bulunuyor.

Türk siyasal sistemin bütün tarihine bakıldığında ilk kez 8 kişi milletvekili seçilmesine rağmen, parlamentoya gelişleri yargı kararıyla engellendi. Soyut olarak bakıldığında hukuki bir yargı süreci olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak sorunun arka planı çok daha derin ve kapsamlıdır. Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin iptal edilmesi de bir ilktir. Mazbatasını alıp bir hafta sonra, tamamen politik nedenlerden dolayı ve kendi hukukunu çiğneyerek iptal etmeleri, Kürtlere yönelik politikanın çerçevesini bize sunuyor. Devletin merkezinde sadece Kürtleri temsil eden 6 milletvekilinin gerçekliği var. Eğer bunlar olmasaydı, CHP’nin iki ve MHP bir milletvekili hemen salıverilirdi. Kürlere yönelik izlenen tasfiye politikasını meşrulaştırmak için diğerleri de serbest bırakılmadı.
Devleti politik mantığını az çok bilenler, bu sistemin kuruluş felsefesinde inkar ve yok etme vardır. Bu politik zihniyet hiçbir şekilde değişmedi. Kürtlerin toplumsal bir güç olmaları ve artık kendi iradeleriyle geleceklerine yön verebilme bilinç ve örgütlülük düzeyine ulaşmaları, sistemin bütün kurumlarını çileden çıkartmış bulunuyor.

Devletin Kürt politikasının değiştiğine dair her hangi bir emare bulunmuyor. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, sistemin stratejik kurumlarının oluşturduğu tasfiye politikası oy birliğiyle uygulanmaktadır. Bugün ciddi bir politik kriz yaşanmasına rağmen, MGK’nun son toplantısında ortaya çıkar kararda: Kürtlerin tasfiyesi için çok yönlü çabaların devam edeceğine özel bir vurgu yapıldı. Bu bakımdan, zaman zaman bireyler ve siyasal parti temsilcileri, pozitif yansımaları olan bazı görüşler ileri sürseler de, devlet politikası bakımından hiçbir etkisi söz konusu değildir.

Özellikle devletin bugünkü yapılanması dikkate alındığında, hükümet ile devlet arasında her hangi bir farklılık varmış bir izlenim vermek son derece yanlıştır. Böylesi bir yanılsama da Kürt sorununa ilişkin ciddi ve tehlikeli politik sonuçlar doğurur. Kürtlerin tasfiye politikasında İslamcı iktidar AKP ile Genelkurmay tam bir uyum içinde çalışmaktadırlar. Devlet içerisinde bulunan farklı politik eğilimlerin Kürt politikasının stratejik bakış açısı aynı olup, sadece taktik değerlendirmelerde bir kısım farklılıkları bulunuyor. Bunun da niteliksel bir değişimi ifade etmediği, etmeyeceği açıktır.

Devlet bu kez tasfiye politikasının en kaba ve açık biçimini uyguluyor. Kürt vekillerinin serbest bırakılmaması, onların şahsında Kürtlerin tutsak edilmesidir. 6 Milletvekilinin ortak noktası: KCK davasında yargılanmış olmalarıdır. Doğal olarak bu politikanın merkezinde Hatip Dicle bulunuyor. Çünkü Dicle, Kürt toplumsal mücadelesinde bir semboldür. Daha önce de milletvekiliyken tutuklandı ve uzun süre cezaevinde kaldı. Politik yaşamında hiçbir taviz vermedi ve daha sonra ‘Demokratik Toplum Kongresi’nde yer aldı. Yürüttüğü mücadeleyle politik etki gücü artan Dicle’nin gelecek dönemde BDP’nin eş başkanı olabileceği söylemi, özellikle cemaatin medyasında sıkça yer aldı. Bu bakımdan Dicle’nin hedef tahtasına oturtulması çok bilinçli bir politikadır. Yani Kürt politik hareketine yönelik bir dizayın operasyondur.

Aynı şekilde KCK davasında yargılanan diğer 5 milletvekilinin parlamentoya girmesi, KCK’nin fiilen devlet merkezinde temsil edilmesidir. Devletin arka planda hazmedemediği gerçek durum budur. Ayrıca KCK davası adı altında hemen her ilde yapılan operasyonlarla binlerle ifade edilen Kürt siyasetçi tutuklandı. 6 kişinin temsili yetkisi aynı zamanda KCK davasının boşa çıkartılması, işlevsizleşmesi anlamına gelir. Bu da devletin, Kürt siyasetçilerine yönelik gerçekleştirdiği komplonun deşifre edilmesidir. Devlet’in stratejik kurumlarının Kürt temsilcilerinin parlamentoya gelmesini engellemeye yönelik politikasının arka planındaki olgulardan biri de budur.

Politik kriz çok belirgin bir şekilde devam ederken, Öcalan, devlet arasındaki görüşmelerin protokol düzeyine geldiğini’ açıkladı. “Burada yaptığımız görüşmeler önemlidir, ciddidir. Belli bir aşamaya da gelmiştir. Burada yaptığımız görüşmeler artık bir görüşmeyi aşmıştır, bir ortaklaşma, sözleşme düzeyine gelmektedir. Bu husus çok ciddidir. Belki Kürt tarihinde ilk kez böyle bir sözleşme düzeyine geliniyor. Şimdi ben 15 Haziran’da demokratik anayasal çözümün gelişmesi için fırsat tanırken, çatışmasızlığın devamını talep ederken tartışılmış protokollere dayanarak yaptım. Bu önemli bir konudur. İki-üç sayfadan oluşan üç ayrı protokol heyete sunulmuştur. Birinci protokol 8 temel ilkeden oluşuyor. İkinci protokol de 8 ilke içeriyor. Üçüncü protokol de muhataplık konusunu içeriyor. Bu protokoller devletle yaptığımız 18 yıllık görüşmelerin bir sonucudur, ürünüdür. 18 yıldır barış için mücadele ediyorum. KCK de bana ilettiği mesajında bu protokolleri oldukça anlamlı ve doyurucu bulduklarını söylüyorlar. Bu protokolleri onayladıklarını belirtiyorlar.

Şimdi, bu protokollerle artık konuşma, anlaşma, tartışma aşamasını bitirmiş olduk. Tartışacağımız bir konu kalmadı. Benimle görüşenler devlet adına görüştüler. Şimdi bundan sonra burada tartışılan, devletle yapılan bu protokollerin Hükümet tarafından onaylanması lazım. Geçen hafta meclise çağrı yapmamın nedeni de buydu. Meclis bu protokolleri görüşüp onaylamalıdır. Bu protokoller onaylanırsa artık tamamen pratik bir aşamaya geçeceğiz. 15 Haziran’da çağrı yaptım. Fakat bu süresiz bir tarih değildir. Hükümet kuruluncaya kadar, meclis toplanıncaya kadardır. Bu da en fazla 15 günü alır. Bu nedenle 15 Temmuz tarihine kadar yapılan protokoller onaylanmalıdır. Hükümet kurulunca derhal bunu ele almalıdır. Ancak kurulmasını beklemeye gerek yok. Eski hükümet de yapar. Çünkü burada esas olan devlettir. Kalıcı ve süreklilik arz eden devlettir. Önceki hükümet ile yeni kurulacak hükümet arasında bu açıdan bir fark yok. Her ikisi de bunu ele alıp onaylayabilir. Geçen hafta da söyledim. Meclis tatile girmemelidir. Tarihi süreçlerden geçiyoruz. Toplanıp bu protokolleri onaylamalı. 1920’de kurucu meclis ara tatil vermeden çalışmıştı. Şimdiki süreç o günlerden daha tarihi süreçtir.” Öcalan’ın görüşme notunda ortaya konulan tablo birkaç bakımdan yorumlanabilir.
Öcalan ile yapılan görüşmeler, doğrudan Milli Güvenlik Kurulu kararıyla yapılmaktadır. Hükümet ve Genel Kurmay’ın bilgisi dahilindedir. Gelen heyet de hiçbir şekilde AKP’nin bilgisi dışında hareket edemez. Hatta İslamcı hükümetin inisiyatifinde yürütülmektedir. Kamuoyunda kimlerin görüştüğüne dair birkaç isim dolaşıyor. Bunların görevlendirilmesi devletin bütün kurumlarının bilgisi dahilindedir ve çok özel olarak seçilmişlerdir.

Bir başka nokta devletin Öcalan ile yaptığı görüşmelerin arka planında esasen Kürt hareketini tasfiye olduğuna dair çok sayıda değerlendirme yapıldı. Ancak, Öcalan’ın belirlediği ve uyguladığı taktik plan, karşı tarafın oyunlarını boşa çıkartıyor. Görüşmelerde tasfiyeyi başaramayan-başarısız kalan devlet, sinsi politikalara paralel olarak, bu kez açık saldırı politikasını derinleştiriyor.

Kürt milletvekillerine yönelik izlenen politika, esasen devletin Öcalan ile yaptığı görüşmelere karşı bir hamle değildir yani bunu boşa çıkarmak değil esasen, görüşmelerde kaybettikleri inisiyatifi bu kez Dicle ve diğer milletvekilleri şahsında yeniden ele geçirmektir. Çünkü devlet planlaması, Kürt hareketini etkisizleştirilmesi üzerine kuruludur.

Öcalan, mevcut meclisten kendisine çağrı yapılmasını istiyor. Görüşmelere gelen kişilerde bunu kabul ettiklerini belirtiyor. Ancak ne bütünlüklü olarak devlet ne de parlamento ve hükümet, bunu yansıtacak hiç bir çağrıyı yapmayacaktır. Böyle bir beklenti içinde olmamak gerekir. Talep etmek mümkün. Sorunun çözümünde önemli bir araç olarak görülebilinir ancak devletin böylesi bir politika izleyeceğini beklemek saflıktır.

Şu aşamada Kürt tarafı adına doğrudan Öcalan müzakereleri yönetir ve protokoller hazırlandığını belirtiyor. Protokol iki tarafın kabul ettiği bir belgedir. Öcalan 15 Temmuz’a kadar pratik adımların atılacağı beklentisi var. Somut adımın atılmayacağını birlikte göreceğiz. 15 Temmuz’dan sonra, eğer somut bir adım atılmazsa, Öcalan’ın karşılıklı hazırlanan protokolleri kamuoyuna açıklamasında yarar var.

Gözde kaçan ancak çok önemli bir nokta söz konusudur. Devlet bakımından tarihsel gün 15 Ağustos olacaktır. Kürt Toplumsal Hareketi’nin silahlı mücadeleye başladığı gündür. Devletin rövanşında önemli bir andır. Bu bakımdan Öcalan ile görüşen kişiler, bu süreci bir biçimiyle Ağustos ayına erteleteceklerdir. Peki bundan sonra ne olacaktır. Kontrgerilla örgütlemesi olan ‘Türk İntikam Tugayı(TİT)’ olarak bilinen cinayet örgütlerinin devreye sokulması olasılığı hesaba katılmalıdır.

Eğer Kürtler ve toplumun ilerici, demokratik ve devrimci güçleri, sürece topyekun müdahale eder, Öcalan’ın elini güçlendirecek bir pratik sergilerlerse devlet, tasfiye amaçlı başlattığı görüşmeleri gerçeğe dönüştürmek zorunda kalabilir. Aksi takdirde devletin yönlendirmesiyle TİT gibi kontra örgütlerinin saldırıları gündeme gelebilir. Böylelikle devlet, tasfiye politikasına yeni bir boyut kazandıracaktır.

Önümüzdeki iki ay oldukça önemlidir. Tutsak milletvekillerine sahip çıkmak, güçlü karşı koyuşlar örgütlemek önemlidir. YSK’nin adaylıkları iptal dönemlerindekine benzer ve daha üst boyutta kitlesel hareketler örgütlendirilirse, devletin bütün oyunları işlevsizleşir ve çözümün kaçınılmaz olduğunu artık herkes kabul etmek zorunda kalır. Aksi taktirde çok daha zorlu bir süreç başlayabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one + 2 =