Devletten feodaliteye

Devletten feodaliteye

0
PAYLAŞ

Modernite ulus-devleti simgeler. Feodal yapılardan Westfalia ile ulus-devlet yapısına geçiş; zaman içinde alt yapı itibariyle sermaye dokusundaki gelişim ve gereksinimlerinin, üst-yapı itibariyle de oldukça komplike siyasal ve yönetsel üst-yapı oluşumunun ifadesidir. Sosyal örgütlenmelerin politik olarak aşiret ya da feodal yapılanmadan, siyasal olarak ulus-devlet formatına geçmeleri çok temel yönetsel farklılıkların oluşumuna yol açmıştır.

Söz konusu yapılar arasındaki temel fark, alt-yapıya bağlı olarak gelişen üst-yapı kurumlarındaki örgütlenme biçiminde ortaya çıkar. Aşiret ya da feodal tip yapılarda kararlar aşiret reisi ya da feodal bey tarafından alınır. Modern devlet yapısında ise kararlar gelişmiş yasama ve idarî örgütlerde alınır. Modern devlet yapısında çok gelişmiş idari yapılar arasında karar alma ve uygulama yetkileri dağıtılmış olduğu gibi, kuvvetler ayırımı ilkesi doğrultusunda, tüm aşamalarda yasama ve yönetim organları da yargısal denetime tabidir. Politika bilimi ve politik psikoloji açısından, karar yetkisinin çeşitli organlar arasında dağıtılmış olması ve hemen tüm kararların yargı denetimine tabi olması, Leviathan’ı sınırlarken vatandaşa da güvence sağlar. Aşiret reisi ya da feodal bey her alt ünitenin kendi mülkiyetinde ve tüm kararların kendi inisiyatifinde olduğuna inandığı ve öyle davrandığı halde, devlet adamı alt ünitelerin yetkili kamusal kurumlar olduğu ve kararların ilgili mercilerce alındığı bilincine sahiptir.

Ülkemizde geçerli olan seçim ve partiler yasaları muvacehesinde, parlamentoda büyük çoğunluğu oluşturmuş bir parti başkanının, seçilmişlerin atanmışlara ezdirilmeyeceği mealindeki, demokratik soslu söylemin bu bağlamda dikkatle yorumlanması gerektiği kanaatindeyim. Aşiret reisi ya da feodal bey kendi gücüyle, hatta megalomani-türü hezeyanlarla, devlet adamı ise bilinç ve denetimli kişilik şuuruyla davranır. Bu iki davranış kalıbı arasında fersah fersah fark vardır. Birincisinde “ilkel benlik”, ikincisinde ise “çağdaşlık” sergilenir. Farklılığın oluşumunda temel sosyo-politik etmen; gelişmiş devlet yapılanmasında toplumsal yapı ve toplumsal şuurun siyasal yapıyı ve siyasetçiyi denetleme basireti gösterebilmesi, geri yapılanmalarda ise, adeta şuursuzluğa dönüşmüş şekilde, yönetim biçiminin algılanamaması, hatta ona prim verilmesidir.

Peki, böylesi farklılıklar neyin sonucunda ya da oluşumunda ortaya çıkıyor acaba? İşte bu noktada karşımızda ekonomi ve “sermaye” canavarı beliriyor. Bu nedenle, ekonomik alt-yapıyı odağa koymadan yapılan politika veya sosyoloji tartışmaları temelsizdir ve ideolojik saptırmadır. Sermaye makul düzeyde ve emekle dengelendiği durumda demokratik görüntülü sosyal kurumların oluşumuna meydan verirken, dev boyutlara ulaştığında ipleri eline almakta ve tüm siyasayı kendi karar mekanizması olarak yönetip, denetleyebilmektedir. Ulus devlet yapısının bir zamanlar sosyal devlet yapısına evirilmesi, tüm demokratik görüntüsüne rağmen ne denli sermaye yanlı dönüşüm idi ise; günümüzün küreselleşme ortamında post-modernite olgusuna geçiş de, tüm özgürlükçü görüntüsüne rağmen o denli sermaye yanlı dönüşümdür.

Sermaye yapısı büyüyüp, ulusal sınırları zorladıkça çevreye yayılmakta ve ulus-devlet yapılarının ekonomik sınırlarını parçalamaktadır. Bunun anlamı şudur ki, büyüyen canavarın kendi ulusunun sınırları içinde karnını doyurması, sosyo-politik kurumların gelişmişliğine bağlı olarak zorlaşmış ya da ekonomik nedenlerle olanaksızlaşmıştır. O zaman canavar komşu otlaklara saldırarak, oralardan beslenmeye yönelir. Daha ekonomik dille ifade etmek gerekirse, küreselleşme adı verilen gelişme, büyüyen sermayenin çevrede yeni sömürü kaynakları aramasından başka bir şey değildir. Böylesi sömürü maceracılığı, hiç bir yönü ile enternasyonalizm olarak görülemez.

Böylesi gelişme ve yayılma harekâtında güçlü merkez ekonomiler amir, çevre ekonomiler ise madun konumdadırlar. Bu süreçte hem emperyalist merkez ekonomiler, hem de sömürü altındaki çevre ekonomiler, farklı yön ve şiddette olmak üzere, modern devlet yapısından “post-modern” olarak özü gizleyici şekilde betimlenen bir tür modern öncesi feodal yapılara dönüşmektedir. Şu farkla ki, post-modern feodalitede sermaye ağaları, esas olarak kendi çıkarlarına göre, fakat aynı zamanda sistemi de meşrulaştırıcı doğrultuda karar almaları yönünde siyasi yetkeye güç ve yetki devrinde bulunmuşlardır. Bu nedenle ABD gibi en büyük ekonomide neredeyse aynı çizgide yer alan iki parti sarkaç rolü oynamaktan öteye geçememekteler.

Emperyalizm altındaki çevre ekonomilerde ise, durum daha vahimdir. Şöyle ki, söz konusu devletlerdeki siyasi yapılar, ne kadar yüksekten uçarsa uçsun, şunun kabul edilmesi gerekir ki, son kertede güçlü merkezin müdahale ve denetimindedir. Zaten, anormal yüksek uçuşlar da bu durumun psiko-sosyolojik normalleştirilme çabasından başka bir şey değildir. Merkezden gelen emirleri uygulama durumunda olan çevre ülke siyasetçisi, bu işlevini yerine getirebilecek şekilde, kendi ülkesinde feodal bey edasıyla davranır. Ne hazindir ki, henüz olgunlaşmasını ve modernite anlayışı içinde devletleşme yapısını tamamlayamamış toplumlarda siyasi liderin bu tavrı aveneler tarafından takdirle topluma yansıtılır. Bu bilinçsizliğe de “halka dayalı demokrasi” adı yakıştırılır! Gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiklerdeki yansımaları ile, neo-liberal demokrasi işte budur!

BİR CEVAP BIRAK

17 − six =