Dilenciler Cetveli: İzah ve İstihza

Hiç kimse gücenmesin; dürüst olalım!
Herkesin bir dilenci hâli vardır!
Hiç, yutkunarak bir şeyi dilendiğiniz olmadı mı? Ah, bir punduna getirsek de birşey dilesek, dilensek, dilencisi olsak dediğimiz zamanlar…
Hiç, tıka basa doyduğunuz misafir sofrasından kalkarken, “Vallahi elinize sağlık, ama azıcık paketleseniz de evde çoluk çocuğa tattırsak!” demediniz mi?
Benim dilenciliğim vardır; kitap söz konusu olunca, kendimi tutamam…
Birinin elinde bir kitap görmeyeyim, Ortaçağ’ın vebalı kentlerinde sufli kıyafetleriyle pejmurde dolaşan cüzamlı dilenciler gibi ağzımdan bir salyalarım akmadığı kalır.
Önce, ne yapar eder, başkasının elindeki kitaba yakınlık kurarım. İngiliz tazısı gibi uzaktan kitabın kokusunu alır, değer derecesine göre bu yakınlığı ya artırır, ya vazgeçerim. Kitap ilgi alanımdaysa, dilenci ruhum hemen ortaya çıkar!
Âllem kallem eder, kitabı zimmetime geçirmenin bir yolunu bulurum: Dilenciliğim bu kadardır!
Geçen hafta, Cumhuriyet gazetesine yolum düştüğünde, şimdi gazetenin yazarlarından olan, eski paşalarımızdan, emekli tümgeneral Doğu Silahçıoğlu’na bir uğrayıverdim.
Paşayı bilirsiniz, irticaya kafası kızınca kent sokaklarından tankları geçirtiveren, münasip her yere Ata’nın büstünü diktiren, harbi Harbiyeli askerdir.
Gazetedeki odasına ne zaman girsem, asteğmenlik günlerimden kalan alışkanlıkla bir künye okumadığım kalıyor. Paşa, hâlâ bana göre paşadır!
O son ziyaret günümde, odasında, karşısına geçip esas duruşla biraz ünsiyet kazanır kazanmaz, masasındaki kitap yığınına bir göz gezdirmem kaçınılmaz olacaktı. O da nesi, paşanın masasında Atatürk’ün Nutuk adlı başyapıtından 2 tane durmuyor muydu?…
Elbette paşanın masasında Atatürk’ün eseri bulunacaktır, başkası beklenemez.
Benim kitaplığımda da, sanıyorum, farklı basımları olan 3 adet Nutuk vardır; ama olsun, dilencilik tatlı bir şeydir.
İstedim, paşa tereddütsüz uzattı. “Sen de vardır, ama” dedi, dilenciliğimi anlamış, hoşgörü göstermiş bulunuyordu, “Al bir tane daha bulunsun!”…
İşte benim kitap dilenciliğim!
Ben itiraf ettim… Pekâlâ, ya siz?! Sizinki hangi dereceden dilenciliğe giriyor?
Şimdi cetvele tabi tutacağımız dilenciler listesine bir bakın. Kendini yok yoksun gösterme, eksik etek dolaşma, acındırma, varyemez hallerinizi bulun. Bundan daha keyifli bir içe dönük ruh yolculuğu, inanmam ki, dünyada olsun…
İlk gruba girenler, aç gözlü dilencilerdir. Bunlara ne kadar verseniz doyuramazsınız. Her şeyi, her zaman, her fırsatta istemeye bayılırlar. Yılışık olmadan, bu tür dilencilik asla yapılır, katlanılır cins değildir. Arkadaşından dede yadigârı cep saatini alınca, bir de tesbihine göz koyan, işte bu sınıftandır…
İkincisi, mahçup dilencidir. Yüz kızarıklığında bostan domatesi yanında çürüğe çıkar. Sanırsınız ki dilenmekten ölesiye utanç duymaktadır. Ne ki biçare adam şu sadakayı almazsa ölüp gideceğinden, uzatıverirsiniz.
Üçüncüsü, kabadayı dilencidir ki bundan korkulur. Cahil, cahil olduğu için cesurdur. Yakaya yapıştı mı bırakmak bilmez. Vermeden kurtulamazsınız, ama elinizi uzatınca kolunuzu kaptırmanız kaçınılmazdır. Sert mizaçlıdır, kızar, dilenemeyince öfkelenir. Siz onlardan olamazsınız… Cetvelin bu maddesini geçiniz!
Dördüncüsü, dolaylı dilenci adını alır ki, başkasının istediğini ileri sürerek muradına erer. “Bizim mahalledeki çocuk yurduna verilmek üzere”, diye başlar, “şu halıyı rica etsek!” Sonradan, çocuk yurduna gidemeyen halıyı onun evinde görebilirsiniz…
Beşincisi, kendine acıyan dilencidir. İngiliz romancı Charles Dickens bunlara self-pity beggar diyordu… Dilenmekten çok, kendini çaresizlik içinde göstermeye bayılırlar.
İşte bu sonuncusu, kendisi için en tehlikeli olan dilenci grubudur. Bunların dilenmekten çok, acınacak durumda gözükmek ihtiyaçları ağır basar.
Bir vakitler tanıdığım bir işadamı vardı, ülkemizin vida sanayinde önemli sayılabilecek bir tesisin o zamanlar sahibiydi. Fabrikalar çifter çifter, arabalar sekiz on tane, ev, konak, yazlık tamam…
Ama, konuşmaya oturduğunuzda ne yapar eder, ayakkabısını çıkarıp baş parmağı fırtlamış yırtık çorabını göstermeye fırsat aranırdı. O haliyle demek istiyordu ki, “Bu kadar mal mülk olmuş, neye yarar, bakın bir çorap alacak meteliğim yok!”
Sahi, siz hangi türden dilencilik huylarına sahipsiniz?!
Dilenciliğinin farkına varmak, insan olgunluğunun bana kalırsa en güzel yanıdır.
Allah rızası, çoluğunuzun çocuğunuzun başı hatırına, mübârek kandil akşamı sevabına bir düşünüverin, bunları…

________________________

* Yazarımızın bu yazısı Gazete Kent’te de yayınlandı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.