Dilimizin bekçileri

PAYLAŞ

Bir takım güzel “bayan”ların ve gösterişli “bay”ların rol kestiği ve bizim gibi başka dünyaları olan kimselerin hiç mi hiç ilgilenmediği çeşitli televizyon dizileri bata çıka yol alırken kırk yılda bir güldürü nitelikli bir dizinin ortaya çıkışı ve kendini benimsetişi belli ki birilerini pek tedirgin ediyor. Renkli yalan dünyalardan uzak durup ayaklarını yere sıkı basmak isteyen bu çok az raslanır diziler tüm eksiklerine karşın insanların gerçeğe sağlam bir gözle bakmalarını biraz olsun sağladığı için bir bahaneyle yok edilmeye çalışılıyor. En güzel bahane de dil bahanesi olabilir. Kodamanların her gün yalan yanlış türkçeleriyle halka seslendikleri, ikide bir “demukraaasi” diye cak cak öttükleri, spikerlerin bir konuyu yanlış tonlamalarla sunmakta sakınca görmedikleri bir toplumda dil özeni de neymiş! Romanların ve benzeri ürünlerin arzuhalci diliyle yazıldıkları, köşe yazarı topluluğunun anlatım adına kafa göz yarmaktan geri durmadığı bir toplumda, hiçbir ürün vermeyen felsefeci esnafının bir şey yazmaya niyetlendiğinde dil açısından kafa göz yardığı bir toplumda birilerinin bu dil telaşı anlaşılır gibi değil. Yetkili kimselerin bir konuyu yerel dille ya da halk diliyle işlemeye kalkan bir çalışmayı kuraldışı sayıp ortalıktan silmeye çalışması, haydi sizlerin belki de pek sevdiğiniz benim hiç sevmediğim o terimi kullanarak söyleyeyim, bana hiç mi hiç “etik” gelmiyor.

Pekçok roman geçmişte “köy romanı” olmaya çalışırken yerel dilden bol bol yararlanmıştır. Eğer resmi dil her türlü üretimde geçerli olacaksa bizim bazı kitapları yakmamız gerekecektir. Yakılacak kitapların başında Osman Cemal’in o güzelim Çingeneler romanı gelecektir. Bu kafaya göre“Alalım habelerimizi, alalım piyizimizi…” gibi bir dil kullanmaya hakkımız yoktur. Elbette var. Sinemada da öyleydi. Hele hiç köy görmemiş kentli kızların ağızlarını büze büze köylü gibi konuşmaları vardı ki gülmekten öldürürdü insanı. Olsun. Oldu da dünya ikiye mi yarıldı? Dil bilinci olmayan kişilerin dilciliği pek gülünçtür. Bazen okumayan etmeyen ve dilin “d”sinden haberi olmayan birilerinin boş zamanlarında girdikleri dil tartışmalarını dinlediğimde gülmemek için dudaklarını ısırdığım olur. Ne kadar kültürlü, ne kadar ince düşünceli, ne kadar öngörülü bir insan olduğunuzu ele güne göstermek istiyorsanız boğazınızı şöyle bir temizleyip olabildiğince kalın ve inandırıcı bir sesle dil konularına girin. Girin ki analar neler doğuruyormuş görsün elin uyuz adamı. Son tahlilde (!) edepsizliği ele alıp Ferdinand de Saussure’den de sözettiniz mi yaktınız demektir ortalığı (Saussure’ü bir güzel “Sasür” diye okumuş da olsanız).

İyi sanattan korka korka ne roman bıraktılar, ne şiir bıraktılar, ne başka bir şey bıraktılar. O çok sevgili kardeşim de her şey yolundaymış gibi arabeske yükleniyor. Bana sorarsanız bu seçkinci telaş toplumda bulunup da toplumu tanımamanın bir belirtisidir. İstanbul’da yaşamakla birlikte hiç deniz görmemiş çocukların anneleri ve babalarıyla kültürün kapısına dayanıp Lizst’in kaleminden İdil Biret’in dokuzuncu senfoni yorumunu dinlemek üzere bilet almak için kuyruğa girdiklerini düşündüğümde bir garip oluyorum. Kaldı ki iyi sanat dar bir çevrede kalmayıp kitlelere taşarsa “biri” bunun önüne geçebilmek için elinden geleni yapacaktır. Bunun için donanımı da vardır. Zaten bu koşullarda iyi sanatın büyük boyutlarda gelişmesi, kitlelere ulaşması, kitlelerce enine boyuna benimsenmesi diye bir şey olabilir mi? İnsanların yaşamlarını zor güç sürdürdükleri bir ortamda sanat ancak durumu iyi olanların lüksü olabilir. Bir ara işçi sanatı falan diye bir şeyden sözederlerdi de gülerdim. Hiç işçi olmamış insanların düşüydü bu. Ben çok ağır işlerde çalıştım. Bilirim bu gibi işlerin insanı nasıl erittiğini ve eskittiğini, kolu kanadı kırık duruma soktuğunu. İşçi sanatından sözedenler dünyayı görmemiş bir eli yağda bir eli balda insanlardı. Kapalıçarşı’da çok değil bir gün çığırtkanlık yapsalardı benim gibi, on iki saat ayakta, işçi sanatının ne olduğunu anlarlardı.

Ne olur çeşitli bahanelerin arkasına sığınmayın. Boşuna korkuyorsunuz oyunlardan, şiirlerden, romanlardan. Nasıl olsa bütün güç elinizde! Yasama elinizde, yürütme elinizde, yargı büyük ölçüde elinizde. En önemlisi üretim araçları elinizde! Biriniz gider öbürünüz gelir, bu yaşam böyle kalır. Biri çıkıp güzel bir roman yazdı diye toplum mu değişecek? Bırakın bir adam romanını bildiği gibi yazsın, bırakın onu insanlara rahatça ulaştırsın. Bir başkası şiirini, daha bir başkası oyununu çıkarsın insan içine. Dünya büyük filozofların ve büyük sanatçıların elinde mi ufalandı yoksa yasakçıların elinde mi? Şiirin ve romanın durumunu görüyorsunuz, öykünün durumunu görüyorsunuz. Dolaşın bakın sanat alanını ne korkunç durumlarla karşılaşacaksınız. Bırakın oyuncu istediği gibi konuşsun, bırakın halk insanı şarkısını bildiği gibi söylesin!

CEVAP VER