Dinin istismarı ve kapitalizm

Dinin istismarı ve kapitalizm

0
PAYLAŞ

Geçen hafta ortalarında bir TV kanalında bir din alimi (!) ile MÜSİAD başkanının tartışmalarına şahit oldum. Ne demeli ki; al birini vur öbürüne! Ne din alimi iktisat biliyor, ne de iktisat dünyasının yöneticisinin dinden, ya da iktisattan haberi var! Din adamının da yöneticinin de dünyayı yorumlaması, kapitalizmin kurucusu Adam Smith’in ahlak anlayışının yanından bile geçemiyor. Din adamı sermayenin özel mülkiyetini kabullenmekle (yâni, kanunları kimlerin yaptığından bîhaber, kapitalisti ve kapitalist sömürüyü meşrulaştırmakla) beraber, elde edilen kazancın tüketim hakkını sermayedara vermemekte, yönetici de, nereden ilham almışsa (!) Allah’ın kendisini zengin ettiği mealinde birşeyler söylüyor. Kapitaliste özel mülkiyet hakkını verdikten sonra, elde ettiği sömürüyü nasıl kullanacağına kim karışır ki! Utopik sosyalistler arasında sayılan Robert Owen tam da bunu yapmıştır ve sonunda fabrikasını batırmıştır.

Sistemler, kendi işleyiş dinamikleri ile bir bütünsellik içinde devinirler. Bir sistemi kabul ettikten sonra, onun orasına burasına yama yapılarak, “ne kapitalizm, ne sosyalizmi, âdil düzen” saçmalıkları ile toplumu aldatmaya çalışmıyorsak, doğanın bilinen en zeki varlıkları olarak aklımızı kullanmak, Adam Smith açısından ahlaksal, samimi ve gerçek dindarlar açısından ise kaçınılmaz bir görev ve sorumluluktur.

Bakınız, meseleyi ahlakî açıdan ele almış olan Smith, ünlü eseri Milletlerin Serveti kitabında ne demektedir:

“İşçi çalıştıranların (patronların) tüm plân ve projeleri emek üzerindeki emelleriyle ilgilidir. Tüm bu operasyonların sonucu kâra yöneliktir. Ancak kâr, ücret ve rant gibi toplumun refahı ile yükselip, çöküşü ile düşüşe geçmez. Kâr, genellikle, zengin ülkelerde düşük, fakir ülkelerde yüksek düzeyde gerçekleşir. Kârın en yüksek düzeyde gerçekleştiği ülkeler ise, hızla çöküşe sürüklenen ülkelerdir. Tüccarlar ve büyük üreticiler büyük miktarlarda sermaye kullanırlar ve sahip oldukları servetler nedeniyle toplumun dikkatini ve itibarını üzerlerine çekerler. Bu insanlar tüm yaşamları boyunca plân ve projeler yapmakla uğraştıklarından, toplumun büyük kesiminden daha geniş algılama kapasitesine sahiptirler. Ancak, tüm zekâlarını toplumsal çıkar yerine, iş çıkarları üzerine yoğunlaştırdıklarından, ne kadar ahlâksal olmaya çalışsalar da, tüm fikir ve davranışları toplumsal çıkara değil, iş çıkarlarına yönelik olur. Bu kişilerin (iş adamlarının) diğer bireylere göre kamusal çıkarı düşünme açısından bir üstünlüğü yoktur ve bunların kendi çıkarlarını gütme dürtüsü halkın kendi çıkarını gütme dürtüsünden daha şiddetlidir. Kendi çıkarları ile ilgili güçlü bilinçle (tetiklenen) iş adamları vasat halkın hoşgörüsü üzerine baskı yapıp, onlara, halkın çıkarlarının değil fakat iş çevrelerinin çıkarlarının toplumsal çıkar olduğu yönünde telkinde bulunarak, tüm toplumu halkın bireysel çıkarlarından ve genel toplumsal çıkarlardan vazgeçmeye ikna etmişlerdir. Ne var ki, ticaret ya da üretim sektörünün herhangi bir alanında faaliyet gösteren iş adamlarının çıkarları toplumsal çıkardan farklı olduğu gibi, çoğu durumda toplumsal çıkara terstir. İş adamlarının çıkarları piyasaları genişletmek ve rekabeti ortadan kaldırmaya yöneliktir. Piyasaların genişletilmesi, çoğu halde toplumsal çıkara uygun görülebilir; ancak, rekabetin ortadan kaldırılması, toplum üzerine haksız ve anlamsız bir yük yıkarak, kârları olması gereken düzeyinin üzerine çıkaran ve böylece iş adamlarının lehine çalışan bir süreç olarak görülmelidir. Bu çevrelerden (iş adamlarından) gelen herhangi bir yeni yasa veya düzenleme önerisi çok büyük bir dikkatle incelenmeli, kuşkulu ve derin incelemelerden sonra toplumsal yarar doğrultusunda olduğu hakkında kesin yargıya varılmadan kabul edilmemelidir. Zira, böylesi öneriler, çıkarı hiçbir zaman toplumsal çıkarla örtüşmeyen, toplumu kendi çıkarı yönünde baskılayan ve yalan söyleyen, daima da böyle davranmış olan bir kesimden gelmektedir.”

BİR CEVAP BIRAK