Dünya Bankası ve sürdürülebilir yoksulluk

1941 yılında, İkinci Paylaşım Savaşı’nın en ateşli döneminde ABD’de, dönemim başkanı, senatörleri ve Rockefeller de dahil olarak ileri gelen iş insanlarının katıldığı bir komisyon kuruluyor: “Dış İlişkiler Komisyonu” ( The Council of Foreign Relations). ABD’nin ekonomik hakimiyetinin sürdürülebilmesi için tüm yerküreyi askerî hakimiyet altına almayı plânlayan bu komisyon, aslında 1944 yılında kurulan “Dünya Bankası”nın (World Bank) ve “Uluslararası Para Fonu”nun (IMF) alt-yapısını oluşturmuştur.

Dış İlişkiler Komisyonu, 1954 yılında “Bilderberg Komisyonu”nunun, 1973 yılında ise “Üçlü Komisyon”un (Trilatarel Commissin) kurulmasına zemin hazırlamış oldu. Bilindiği gibi, her yıl dünya ekonomisini ve siyasetini yönetenlerin bir araya gelerek, bir dönem sonraki yöneticileri belirlediği Bilderberg Komisyonu, kapitalizmi arkadan yöneten güçlü bir örgüttür. Üçlü Komisyon ise, kapitalizm ailesine Japonya’yı da katarak, komünizmin etrafını kuşatmayı amaçlamıştır. Böylece, komünist dünyanın etrafı denetimli bir şekilde kuşatılırken, bu harekâtın yöneticisi ve denetçisi ABD oluyordu.

İkinci Paylaşım Savaşı ve bu savaşa dek yaşananlar, özellikle de 1925 Krizi ve 1917 Sovyet Devrimi, kapitalistlere, klâsik ve neo-klâsik iktisatçıların savunduğu tezlerin artık ekonomileri ve uluslararası ilişkileri yönetmede geçerli olmadığını ve sistemin otomatik olarak istikrarı ve barışı sağlayamayacağını öğretti. O döneme dek plânlamaya ve merkezî yönlendirmeye önem vermeyen kapitalist dünya, bundan böyle ABD önderliğinde merkezî denetim ve gözetim kurumlarını oluşturmak durumunda olduğunu idrak etti. Bu amaçla, farklı tarihlerde olmak üzere, farklı alanlarda bazı merkezî örgütler kuruldu. Bu bağlamda,  siyasal alanda merkezî denetim örgütü olarak Birleşmiş Milletler ve yan örgütleri; askerî alanda NATO; ve, ekonomik alanda da Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu kuruldu. Bu örgütler, zamanla hem örgüt tabanında hem de işlev olarak gelişip, serpildiler. Gıda-Tarım Teşkilâtı’ndan (FAO) Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) dek uzanan daha birçok yan örgüt kuruldu ve faaliyete geçti. Günümüzün temel tartışma konularını oluşturan “Çokuluslu Yatırım Anlaşmaları” (MAI) ya da “Hizmet Anlaşması” (GATS) gibi bir dizi anlaşma da söz konusu örgütlerin şemsiyesi altında oluşturuldu.

Bugün daha yakından ele almayı tasarladığım Dünya Bankası, 1944 yılında Bretton Woods kasabasındaki konferans sonucunda oluşturulmuş bir örgüttür. Bu örgüt, İkinci Paylaşım Savaşı sonunda dünyada genişleyen sosyalist yönetimlerin bizler gibi çevresel konumlu kalkınmakta olan ekonomilere çengel atmasına karşı koruyucu işlevle donatılmış, kapitalist dünyanın kalkanı olarak kurulmuştur. Dünya Bankası’nın işlevi, kalkınmakta olan ekonomilere “proje kredisi” sağlayarak, onların kalkınmalarına katkı yapmaktır. İlk bakışta çok masum ve işlevsel görülen bu rol, yakından incelendiğinde farklı bir görüntüye bürünmektedir. Bu durum, şu çok çarpıcı belge ile açıklanabilir. 1956 yılında ABD’li ünlü işadamı Rockefeller, dönemin ABD Başkanı’na şu mektubu göndermiştir:

“Sayın Başkan
 Türkiye gibi anti-komünist hükümetlerin iktidarda bulunduğu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askerî nitelikte olmalıdır. Oltaya Yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Geliştirilmiş ekonomik yardım, Türkiye gibi ülkelerde bazı durumlarda düşünülenin tam tersi sonuç verebilir, yani bağımsızlık eğilimini artırıp, mevcut askerî plânlarımızı zayıflatabiliriz. Bu tür ülkelere yapılacak yardım, bize bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve ABD’ne düşman unsurları zararsız hale getirecek biçim ve miktarda olmak zorundadır.”

Resmî adı “Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası” (International Bank for Reconstruction and Development) olan Dünya Bankası, görüntüsel olarak çok uluslu bir iştirak bankası olduğu halde, büyük hissedar ABD’nin denetimi altında çalışmaktadır. IMF’nin çalışma ilkelerinden farklı olarak Dünya Bankası, ülkelerin dış ödemeler bilânçosu sorunları ile değil, gelişmekte olan ekonomilerin yapısal sorunları ile ilgilidir. Söz konusu yapısal sorunlar arasında alt-yapı yatırımları, denetimli sanayileşme, işsizlik ve yoksulluk gibi konular yer almaktadır. Dünya Bankası bu konularda proje kredisi verdiği gibi, yoksullukla mücadelede ekonomilere daha derin ve yapısal müdahalelerde de bulunarak, söz konusu ülkelere ekonomik kalkınma ve yardım programları önermekte ve bunların gerçekleştirilmesi için destek sağlamaktadır.

Ancak; Dünya Bankası’nın uyguladığı kalkınma programlarına bakarak, gerçekten çevresel konumlu ekonomilerin kalkındıkları söylenemez. Aslında Dünya Bankası’nın böyle bir amacı da yoktur. Dünya Bankası’nın amacı çerçevesinde ve kendisine sağlanan olanaklarla geri ülkelere verebileceği destek, aşırı yoksulluk içindeki ülkelerin belirli kalkınmışlık düzeyine çekilmesi ve okul, yol vb gibi çok temel alt-yapıların sağlanması gibi temel hizmetlerle sınırlıdır. Dünya Bankası’nın güttüğü bu amaç, gelişmiş merkez kapitalist ekonomilerin de piyasasını genişlettiğinden, dünya kapitalizmi tarafından da desteklenir. Gelişmiş kapitalist ekonomilerle gelişmekte olan ekonomilerin arasında, bir tür denetimli kaynak aktarım işlevi ile yükümlü olan Dünya Bankası, bu işlevini, geri bölgeye aktarılan her bir ünite kaynağın, gelişmiş merkezlere ondan daha fazla yarar sağlaması ilkesi çerçevesinde yerine getirmeye çalışmaktadır. Zira, kapitalist merkezler çevrede oluşan aşırı yoksulluk ve gerilikten hoşlanmadıkları gibi, bu durum kapitalizmin can damarı olan piyasa gereksinimi açısından da arzulanmaz.

Kapitalistlerin bu yargısında zaman boyutu ve değerleme ölçütü çok çeşitlidir. Örneğin, komünizmin diri olduğu’ dönemlerde, yâni Duvar’ın yıkılışından önce çevresel konumlu ekonomilerin komünizmin etkisinden kurtarmak ve kapitalist alana çekmek çok önemli bir amaç idi. Ancak açıktır ki, bugünlerde bu amaç eski önemini yitirmiş, onun yerine sıkışan kapitalizme piyasa kanallarını açmak vb. gibi ekonomi-politik amaçlar öne geçmiştir. Ekonomi-politik amaçlar çok çeşitli ve karmaşık olup, çoğu zaman ilk görüntüyü bulanıklaştırma eğilimi de taşır. Örneğin, gelişmiş kapitalist merkezlerde artık görülmeyen bazı hastalıklar  için üretilen ilâçlara piyasa açmak için, Afrika’nın geri bölgesine yardım eli uzatılabilir. Bizlere insanî destek olarak yansıyan bu ilişkinin asıl amacı, merkez kapitalist ekonomilerde satılamayan bazı ilâç ya da aşılara piyasa kanallarını açmaktır. Bunun sonucunda, küreselleşme politikalarının geri ülkelerde insanların yaşam süresini uzattığı ya da çocuk ölüm oranını gerilettiği gibi parıltılı görüntüler ortaya çıkar ve  küreselleşmecilere tezlerini savunmada olumlu malzeme sağlanmış olur.

Dünya Bankası’nın önemli bir departmanı “yoksulluk” sorunu ile ilgilenmektedir. Dünya Bankası’ndaki görevi esnasında Kemal Derviş’in ilgili olduğu ve şimdilerde de başına getirildiği bu bölümün yoksullukla mücadele ettiği ileri sürülmektedir. Dünya Bankası 1944 yılında kurulmuş olmasına ve dünya ekonomisini o zamandan günümüze dek belirli bir büyüme sağlamış olmasına rağmen, nedense dünyada yoksulluğun önü alınamamış, tam tersine, yoksulluk yaygınlaşmış ve derinleşmiştir. Özellikle de küreselleşmenin yerküreye hakim olduğu son 20-30 yıl içinde yoksulluk daha da yaygınlaşmış ve derinleşmiştir.
Acaba bu çelişki nasıl açıklanabilir? Bu çelişkinin çok yönlü açıklaması şöyle yapılabilir. Bir kere, yoksulluk kapitalist sistemin işleyiş dinamiklerinin olağan sonucu olduğundan, tümü ile önlenmesi ya da geriye döndürülmesi olanaksızdır. Zira, böyle bir dönüşüm merkez kapitalist ekonomilerin aleyhine olur. Yoksullukla samimi mücadele, kapitalizmle mücadele anlamına geldiğinden, bu alanda mutlak mücadele söz konusu değildir. İkinci olarak da, yoksullukla mücadele, gösterildiği gibi, insanî bir mücadele olmayıp, kapitalistlerin olanakları ve amaçları doğrultusunda güdülen politik bir  amaçtır. Bu alanda yoksullaşan kesimlerin politik gücü ve yükselen talepleri kadar, mücadeleden kapitalistlerin kazançlı çıkması da çok önemlidir. Yukarıda belirtildiği gibi, komünist blokun çözülmesi, kapitalistleri sadece piyasa yaratma dürtüsüne yönlendirmiştir.

Bu bakış açısıyla, yoksulluğun kapitalizmin işleyiş ve gelişmesinin doğal sonucu olduğu ve bu alandaki mücadelenin kapitalizmi yaşatma mücadelesinin bir boyutunu oluşturduğu, ancak yoksulluğun tümü ile önlenmeyip, sürdürülebilir düzeyde tutulmaya çalışıldığı sonucuna ulaşılır. İnsanın dahî metalaştırıldığı kapitalist dünyada, kapitalizmin amaçlarına hizmet ettiği sürece yoksulluk sürdürülebilir düzeyde tutulur, görev bittikten sonra yoksulluk da sonlandırılabilir. Kapitalist dünyada ifade ettiği anlamla, yoksulluğun sonlandırılması, yoksulluğun ortadan kaldırılması değil, yoksulluk sorununun kapitalist merkezlerce düşünce ve politika gündeminden çıkartılarak, yoksulluk içindeki insanların kaderlerine terk edilmesidir.    

________________

* İ.Ü. Öğretim Üyesi / Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here