Dünyanın durumu

Yaşamın geçiciliği ve toplumsal ilişkilerin karmaşıklığı çoğumuzu dünya işleri karşısında bazen umutsuz kılıyor. Özellikle başkalarını kullanmak gibi bir eğilimi olmayan, hırslarından arınmış ve tek kişilik yerlerine yerleşmiş olan dürüst insanlar dünyanın durumundan sık sık yakınıyorlar. Halk şairlerimiz bu tür yakınmacıların başında geliyor. Bu bozukluk genel insanda “yalan dünya” imgesini doğuruyor ve pekiştiriyor. Sanırım “doğru dünya” fikri pekçok kişiye çok uygun gelmiyor. Kimilerinin durup durup yere çaldığı, buna karşılık kimilerinin en azından toplumsal koşulların zorunlu bir ürünü saydığı arabesk de bu “yalan dünya” duygusu üzerine kurulmuş değil midir? Ne demiş saz şairimiz: “Aşıklar neylesin seni / Bir ismin var yalan dünya / Haramiler kol kol olsun / Etsin seni talan dünya”. Kaygılanma, ediyorlar zaten. Dünyanın talan edilecek yeri kaldı mı? Kaldıysa bilelim. Birçok yerde demokrasi sakızı çiğneyen yönetimler yoksul halkları biraz daha yoksul bırakırken, ezilen insan “yalan dünya” duygusuyla avunmaya çalışıyor. Dünyanın ne suçu var, insanlar gün gelip analarını yiyen canavarlara dönebiliyorlarsa? İnsana hep iyi şeyler vermeye çalışan şu dünyaya suç atmak var mı? Yakınan da haklı: dünya her iyiyi ve güzeli perişan edenlerin dünyası olduysa ne yapacaksınız? “Yaş ağaçları kuruttun / Bunca canları çürüttün / Eline geçeni yuttun / Dev ejderha yılan dünya”. Şair ne yapsın, dünyaya geçiyor nazı. Dünya da ona şöyle diyecektir: vur arkadaş, bir de sen vur.

Bugünün koşullarında dünyayı “yalan dünya” durumuna getiren şey en başta eğitim eksikliğidir, daha genel çerçevede bilgi kirliliğidir. Kötü eğitime her yerde basın organlarının yetersizliği ekleniyor. Bilinç eksikliğinin getirdiği sıkıntılar var, ayrıca bilinç eksikliğine bağlı olarak ahlak eksikliğinin getirdiği, ayrıca ahlak eksikliğine bağlı olarak sorumsuzlukların getirdiği sıkıntılar var. Gazete deyince aklınıza ne gelir? Haber gelir. Kendini bilen adam gazeteciden yalnızca haber bekler. Bu haberler elbette yaşamın can damarını ilgilendiren haberler olmalıdır. Gazeteler çeşit çeşit haberler verirler ama bunların neredeyse yüzde doksanının haber değeri yoktur. Öte yandan gazeteci oturduğu yerden gazete sayfalarını bilgiyle doldurmak konusunda pek isteklidir. Bu bilgiler genelde Harvard ya da Yale kaynaklı bilgilerdir ama çoğunun iler tutar yeri yoktur. Kimi ekmeği bol yiyin der kimi ekmeği ağzınıza koymayın der.

Geçenlerde gazetelerimizden birinde yer alan bir haber beni epeyce güldürdü ve düşündürdü. Amerika’daki internet sitelerinden biri “Dahi nasıl yetişir?” sorusunun karşılığını veriyor. Aman ne güzel, keşke biz yeni baba olduğumuz günlerde bu bilgileri alabilseydik. On dört maddenin on dördü de bize deha yetiştirmek konusunda yeterli görünmedi. Bugün bu ön dört madde koşuluna uyan çocukların sayısı aşağı yukarı bütün büyük kentlerimizdeki burjuva çocuklarının yarı sayısına denk düşer. Anne sütüyle beslenmek gibi, çalgı çalmak gibi, aşırı kilo almamak gibi, spor yapmak gibi, anaokuluna gitmek gibi, yabancı dil öğrenmek gibi, böcek ilaçlarından uzak durmak gibi koşullar burjuvanın yaşamında çoktan geçerli olmuş koşullardır. Bu koşullar çocukları dahi yapıyorsa, aferin bizim milyonlarca Aynıştayn’ımız var demektir. Bugün bu Aynıştayn’ların en kabadayıları büyük kentlerde boğucu öğrenim serüvenini alınlarının akıyla yaşayıp bitirdikten sonra doktorlar, mühendisler, avukatlar olarak yaşama katılırlar. Onların belki de en mutluları babalarının işyerlerinde çalışma olanağı bulanlardır. Bundan birkaç yüzyıl önce Buffon “Deha sonsuz bir sabırdır” demişti. Buffon’dan sonra bu sözü değişik biçimde söyleyenler oldu. Buffon’un da bu deha tanımını Eskiçağ’ın bir düşünüründen aldığı sanılır. Bu ne demektir? Deha herhangi bir programa göre yetiştirilme olanağı bulmuş insan değildir. Deha doğrudan doğruya kendini özel koşullarda yetiştirmiş olan insandır. Bireyi yüksek kavrayışlı ve yaratıcı bir bilinç olarak yetiştirecek olan güç bireyin kendi gücüdür. Descartes’ı deha yapan Descartes’ın kendisidir. Shakespeare’i deha yapan da doğrudan doğruya Shakespeare’dir. Dostoyevski de, Flaubert de, Balzac da kendi güçleriyle dahi olmuşlardır. Onların üzerinde toplumun ve yakınlarının emeği yok mu? Var elbette. Ama bu emek tek başına kimseyi dahi yapmaya yetmez.

Basından bilgi mi bekliyoruz? Bilgiden çok haber bekliyoruz. Özellikle dünyanın her yerinden sağlıklı haberler verilmesini bekliyoruz. Ama ille bilgi verilecekse bunun da belli bir tutarlılıkta verilmesi gerekir. Temelsiz bilgiler belleğimizi allak bullak ediyor. Kafalar çok kötü karışıyor: insanlar bilinç bulanıklığı içinde yanlışın yerine doğruyu ve doğrunun yerine yanlışı koyabiliyorlar. “Çirkin güzelden kaçıyor / Kargalara kalan dünya”.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.