DOĞADAN… AB, doğa ve tedbir

Tedbir her zaman beğenilen bir tutum, doğru. Tedbiri elden bırakma demişler boşuna değil. Ama şimdi söyleyeceklerimi lütfen tedbir diye yorumlamayın. Ta başta söylemek istiyorum sonda söyleyeceğimi: bu tedbir değil, bu mış gibi yapmak.

Avrupa Birliği’nin tek anahtarı var:

Hukuk.

Farklı ülkelerin ortak anlayışlarının ürünü bir hukuki altyapı. Gerçekte Avrupa Birliği doğrultusunda ilerleme kaydettiğimiz pek çok konu var. Ancak bir tanesi, bu süreçte kararlılığımıza gölge düşürebilecek ve gerçek güdülerimizi istemeden de olsa ortaya koyabilecek nitelikte:

Çevrenin ve doğanın korunması.

Eğer siz de çevre konusunu popüler ama içi boş, özellikle de gelişmesi gereken bir ülke için gereksiz bir engel olarak görüyorsanız, makaleyi burada terk edebilirsiniz. Ancak çevre ve doğa korumanın ekonomik gelişmenin gerçek bir parçası olduğu ve uzun vadeli tutumların geçerli olması gerektiği görüşüne sahipseniz, çevre ve doğanın korunmasının Birliğin gündeminde neden bu ölçüde yer tuttuğunu ve bu değerli deneyimden yararlanmanın gerekliliğini cevaplamak zor olmayacak.

Gelecek yüzyılda ülkemiz, sağlıklı, zengin ve kendine güvenen bir ülke mi olacak? Yoksa yaşantımıza doğamızdan, canlılarımızdan, kendi müreffeh yaşantımız ve sağlığımızdan bir çırpıda edindiklerimiz uğruna vazgeçerek mi devam edeceğiz?

Avrupa’nın üye ülkeleri bu konuda ciddi bir tecrübe edindiler. Küçücük bir deltayı korumak için her yıl milyonlarca dolar akıtmakla ve bilimsel çalışmalara yatırım yapmakla kaybettikleri doğayı geri kazanmaya çabalıyorlar. Bu süreç onları doğanın taraf kabul edildiği, onun sürekliliğini garanti altına alan bir politikanın ve hukuk alanının gelişmesine sebep oldu.

Avrupa Birliği’nin, Kuş, Habitat, Çevresel Etki Değerlendirme, Özel ÇED vb Direktiflerinden oluşan çevre mevzuatı.

Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kabul edilmeden önce karşılaması gereken Kopenhag Kriterleri; 1. siyasi, 2. ekonomik ve 3. topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanır. Mevzuatın benimsenmesi kriteri gereğince Türkiye’nin, tarım, ulaşım, enerji, taşımacılık politikaları yanında çevre alanlardaki her türlü düzenlemesine uyum sağlaması öngörülmekte. Buna ek olarak Katılım Ortaklığı Belgesi de, Türkiye’nin kısa vadede tamamlaması veya somut olarak ileriye doğru adımlar atması beklenen öncelikli konular arasında uluslararası çevre sözleşmeleri yanında doğa koruma, su kalitesi, entegre kirlilik önleme ve atık madde yönetimiyle ilgili yasal düzenlemelerin mevzuata aktarımı ve uygulanmasına başlanması ve Çevre Etki Değerlendirmesi direktifinin uygulamaya konması vurgulanmakta.


Mış gibi yapmak

Avrupa Birliği konusunda Hükümet yoğun bir çalışma içinde. Mevzuat uyumlaştırması için yeni yeni yasalar üzerinde çalışılıyor, güncellemeler yapılıyor ya da rafta kalmış çalışmalar gözden geçirilip ya da pişirilip diyelim önümüze getiriliyor. Ancak yasama sürecine yansıyan bir gariplik var. Bu gariplik taslaklar ilk okuyuşta sezilmiyor. Bir madde paragrafının son cümlesine, geçici maddelere ya da uygulayıcıları belirlerken zerk ediliyor. Taslakta gizlenme başarıyla yapılamadığı taktirde TBMM’de tartışılırken yeniden ortaya çıkıveriyor. Türlü gerekçeler öne sürülerek yapılan 5 er dakikalık konuşmalarda yasanın içeriği sömürülüyor ya da tümden ipleri kesilmiş kuklaya çevirecek hükümler eklenerek aylar bazen yıllarca bilimsel ve sivil tarafların katkılarıyla oluşan iskelet yok ediliyor. 

Hükümet, mevzuat uyumlaştırma sürecinde doğal alanların paraya çevrilmesini amaçlayan bir yasa tasarısı üzerinde çalışmıştı hatırlarsınız. Çeşitli Kanunlarda ve Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Kanunu. Başlangıçta doğal sit alanlarının imara açılışı hükümlerini de barındıran bu kanun, hazine arazilerinin satışını olanaklı hale getiren maddelerin varlığıyla onaylandı. Başka örneklerimiz de var elbet. Mesela Maden Yasası, meclis başkanı ile ilgili komisyon arasında pinpon topuna dönen yasa, madencilik yatırımlarını çevresel etki değerlendirmesi dışında bırakma, korunan alanları göz ardı etme, madeni bu ülkedeki tüm kültürel ve doğal değerlerden üstün tutma gibi sivil toplum kurumlarından gelen tepkileri sindirebilen sindirimi kuvvetli bir yasa. Bir üçüncüsü ve belki de en meşhur olanı, orman satışını olanaklı kılma amacıyla hazırlanan reddedildikçe türlü yüzler altında kamuoyu gündemine taşınan Anayasa değişikliği. Sayın Cumhurbaşkanımız ödün ve afların, ormanlarımızın üzerindeki baskıyı ortadan kaldırmak yerine geçmişte olduğu gibi yok olmasını teşvik edeceğini bildirerek veto etmişti hatırlarsanız. Bence yasadışı yollarla büyümesine göz yumulan ve iştahlı girişimciler için bir cennet haline getirilen İstanbul’da denenmiş ve mevcut hükümet tarafından çok beğenilerek yayılan bir tutum bu. Ormanlarımız, fundalıklarımız, meralarımız ve kıyılarımız için beklenen sonuç elbette İstanbul’dan daha vahim olacak. Orman işgalini affeden bu tutum, yasal değil yasadışı yolların kazançlı olduğunu ne güzel vurguluyor. İşgalci tutumlarla zengin olmanın devletçe destek görmesi, bir nevi fırsatçılığı körüklenmesi, devletin asli göreviyle çatışıyor ama kime ne. Unutmadan bir de Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmeliği geçici madde marifeti var. ÇED, AB mevzuat uyum sürecinde ülkemizin tamamladığı bir yönetmelik. Öne iyiler kondu, arkaya geçmiş düzenin devamını sağlayacak her türlü hüküm tedbir mahiyetinde büyük marifetle yerleştirildi. Onayı 1993 öncesi alınmış ancak uygulanmamış dev projeler bu hükümlerin arkasına saklandı ve bir nevi yasanın içeriğinden muaf edildi.  

AB’den saklayacak bir şeylerimiz olabilir anlarım, ama bunları biz bize tartışmaktan niye korkuyoruz canım? Sivil toplumdan, birlikte akılcı çözümlerin peşine düşmekten korkmayı her şeyi biz biliriz gibi kolaya kaçmayı anlamak mümkün değil. İşgal edilmiş ormanlar için çare yok mu, elbette var. Eski projeleri ÇED dışına çıkaracağımıza korkmadan bir sosyal çevresel maliyet süzgecinden geçirelim, niye korkalım ki, değmezse kaldıralım eski rafına. Maden aramak için Topkapı Sarayını gözden çıkarmak, Kelebekler Vadisi’nden vazgeçmek mi gerekir cidden. Dilersek buluruz çaresini, pratiğizdir bir Türkler, uzlaşmayı biliriz, olmadı öğreniriz, bir fırsat verin hiç olmazsa.
 
AB süreci işlesin ya da işlemesin doğa yok farz edilemez. Hepimizin hayalini kurduğu daimi bir zenginlik ve refaha, doğal değerleri tüketerek varabileceğimizi düşünmek gerçek bir yanılgı değil mi?

Uğurlar olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.