DOĞADAN… Barajlar Marifeti – I

Şimdi kabul edelim ki, musluğumuzdan akan suyun kesilmesi ve benzeri konular pek çoğumuzu ilgilendirmez. Biz kentliler için suyun varlığı o eski zamandan kalma kesinti korkusundan ibarettir. Ve aslını söylemeliyim ki, önümüzdeki birkaç on yıl için böyle bir kesinti de söz konusu değil. Ama aramızda kalsın, sır. Çünkü sizi suyumuzun az oluşuyla korkutacağım. Ülkemizin su zengini falan olmadığını söyleyeceğim. Yarın öbür gün suyun faturasını ağır ödeyeceğiz diyeceğim. Dikkatinizi çekmek için bize dokunan ne varsa ortaya koyacağım. Ama bunlar sizi ikna etmek bir yana asıl çerçeveyi görmekten uzaklaştıracak. Hepsi doğru -evet su sorun olacak- ama sadece musluktan akmaması değil.

Ama tasalanmanıza gerek yok. Biz insanlar taşı sıkar suyunu çıkarır, yine de gürül gürül akıtmasını biliriz. Cesaretimiz, gençliğimiz, pırlanta gibi aklımız var ve tabii Allah ne verdiyse girişebilecek kadar zenginliğimiz, bol bol toprağımız, sebil gibi projelerimiz. Bu sayede biz hepsi birbirinden akıllı, hepsi bir birinden gösterişli, dev denklemler, pırıltılı matematik ve şimdi tabi üç boyutlu sağdan bak soldan bak içine gir, içinden dışarı bak modellerimiz var. Ben de mimarlarla çalıştığımdan pek severim o üç boyutlu oyuncakları, kendimi dünyanın mimarı hissederim, ol desem olur. Bir iki ışık üfledim mi içene aslını aratmaz, fotoğraflarını çeker sizi bile kandırabilirim.

Bugün ve yarın için yeteri kadar suyumuz var. Ama bize yeter o ayrı. Akarsularımızın o ciddiyetini anlayamadığımız görevi yerine getirmesi, kuşlarımızın beslenmesi barınması, o İngiltere’nin 5 katı olan bitki varlığımızın devamı ya da yağmur yağmış yağmamış; mevsimler ilk okuldaki gibi sırayla kırmızı, sarı, mavi, yeşil akmamış önemi yok. Bizi de öyle az buz hesaba katmamalı. Her 5 yılda ölçülen iddialı ölçüde artar, tüketim alışkanlıklarımızı geliştirir dünyayı dar ederiz başka canlılara.

Kim bilir ki yarın 100 milyon olmayacağımızı? Şimdi bu kadarsak iki bin bilmem kaçta şu kadar oluruz. Şu kadar insan ne kadar içme, ne kadar kullanma suyuna ihtiyaç duyar: XXXX kadar.

Yahu bu çok değil mi?

Çok da laf mı bunca insan nasıl doyacak bir düşünsene. Hem bu program hepimize yeter, nasılsa birileri bir tarihte yapmayacak mı bu barajı. Biz yapalım, hem şimdi olmuş sonra olmuş ne fark eder. Şimdi açarız ihaleleri 20 yıl 30 yıl, işte ne zaman para gelirse o zaman yaparız inşaatı. Sen canını sıkma proje bir çıksın, sonrası kolay.

Yatırım yapmayı seviyoruz elbette, yatırım gelecek demektir, yarını planlamak, çalışmak, çalışkan olmak, değer katmak, boş oturmamaktır. Boş oturanı kimse sevmez. Yatırım yapanlar kutsaldır, hem de büyüklerini yapmaya cesaret edenler, en kutsal onlardır. Diğer bir destekleyici gerçek de bu dünyaya her geçen gün daha bir yerleşmek zorunda oluşumuz. Tüm el değmemiş alanlar bizi bekler, yatırım yapar yapar yerleşiriz dünyaya, adama benzer işte o zaman dünyamız, tam da bize benzer. 

Eğer konu su ise ve dev bir coğrafyanın suyla dolacağı (31,000 hektar büyüklüğünde bir alanın dibinde güneşlenirken üstünüze bütün bu alanı kaplayacak 135 metre yüksekliğinde bir su kütlesi konduğunu düşününce korku verici oluyor) düşünüldüğünde  elbette yatırım, esaslı bir değerlendirmeden geçirilmelidir. Önce teknik olarak böyle bir baraj yapılabilir mi, yıkılır mı depremde, zemini erir gider mi, ömrü ne kadar? Sonra bir ekonomik değerlendirme, ekonomimize katacağı değer nedir, ulusal bütçede buna yer var mı, ne kadar öncelikli? Bizde yatırım programlama ne hikmetse bu noktadan sonra devam etmez. Aslında iki değerlendirme daha var: çevresel etkiler ve sosyal etkiler. Bunlar romantik şeylerdir, yapılsa da olur yapılmasa da. Ama bunlar olmadan kaynak bulunamıyor, bankalar birbirlerinden ve dünya kamuoyundan utanıp para veremiyor. Yasalar da var artık peşinde hem ulusal hem de uluslararası, nerede kaldı bizim kutsal projelerimiz, sınır tanımaz yaratıcılığımız. 

Doğanın sınırları yok.

Bir değişiklik yapılınca, kol kırılıp yen içinde kalır misali kalmaz. Özelikle baraj gibi büyük bir müdahale değiştirir; mevsimleri değiştirir, ürünleri değiştirir, yaşam alışkanlıklarını değiştirir, bilgiyi değiştirir, kurutur, sallar, evsiz bırakır. Bu değişikliği karşılayacak insanlar, yaşam alanları dağılacak canlıları temsil edenler, bu projeyi rapido kalemleriyle kağıda dökenlerden ve dünyanın bir ucundan gelen paradan daha çok konuşmaya tartmaya hakları yok mu?

Ülkemizde bu konuda gelişmeler oldu elbette. İlk adım olarak Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED)  Yönetmeliği yayınlandı. Bu yönetmeliğe dayanarak büyük projeler ÇED’e tabi tutuldu ve çevreye olası etkileri değerlendirildi. İyi niyetli, dürüst ve sağlamcı bir tutumdan uzak da olsa, bu adımlar çok değerli. Bir ÇED sürecinde halk toplantıları olur, bilimsel veriler bir araya getirilir, bir komisyon yatırım sayesinde kazanılacaklarla kaybedilecekleri karşılaştırır. Bir irade ortaya konmaya çalışılır, farklı taraflar ifade fırsatı bulur ve şaşırtıcı olmasa da bir sonuca ulaşılır.

Bu iradeler yavaş yavaş oluşurken boş durulmadı.

Yatırımın kutsallığını bu romantik değerlendirmelerden uzak tutmaya kararlı olanlar, el çabukluğu marifetiyle dev projeleri ÇED kapsamı dışına çıkardılar. Bir proje 1993 yılından önce tasarlanmışsa, doğaya, ekonomiye, arkeolojiye, kültüre, sosyal sonuçlarına bakılmaksızın inşa edilebilir hükmünü Geçici Madde’ye yerleştirdiler. Bu “kalıcı” maddeye göre isterseniz projeyi 40 yıl önce tasarlamış olun; proje teknik açıdan çok geri kalmış olsun, suyla dolduracağın alanlar birkaç canlı türünün kalmış son yaşam alanı olsun, yerleşik nüfus onlarca katına çıkmış ekonomik ilişkiler tümüyle değişmiş olsun, ister tarihin emsalsiz anıtlarını yok ediyor olsun, projeniz kutsaldır, yasaldır ne pahasına olursa olsun yapılabilir.

Suyumuz akacak, ama eskisi kadar arındıracak mı, temizleyecek mi bilmem.

Sağlıcakla.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.