DOĞADAN… Dur!

“No need to run. It’s so wonderful, wonderful life”.

Belki yabancı sözlerle başlamam hoş karşılanmaz, ama şu anda sadece içerden gelenlere kulak kesilmiş durumdayım.

– Nasılsın?

– İşte, nasıl olayım, koşuşturmaca.

– Çok yoğunum çok. Malum yıl sonu hesapları, tatile gideceğiz de hazırlıklar daha tamam değil, çok güzel bir vurmalı saz grubu buldum saat yedide başlıyorlar ona yetişmeye çalışıyorum, bugün işin deadline’ı (utanalım diye tekrar kullandım), akşam önemli misafirlerim var sonsuz sayıda yemek hazırlamalıyım, şunlar çabucak bir bitsin de biraz manda gibi televizyon seyredeyim, televizyondaki program bitsin de yatayım artık.

Ne kitapmış yahu haftalar geçti bitiremedim uzadıkça uzuyor, trafik sıkışıklığı mı, banka sıraları mı, yavaş hareket eden ya da konuşan insanlar mı (bilhassa o ikiz bilim adamları), kaldırımda işsiz güçsüz ve dalgın yürüyen askıntı kalabalık, hayatında gitarı ve müziğinden başka bir şeyi olmayan tembeller, hayatı yavaşlatan oyalayan her şey özellikle de sürprizler, hepsini, hepsini yok etmeli. Öyle pahalı bir hediye sürprizi değil canım, meteorolojinin haberlerde söylemediği yoğun kar yağışı, işlerin ortasında yakalanılan grip, hamileyim diyen eş, evinize yerleşen büyükler, zamanında gelmeyen paket servis (en iyisi geç gelince para almayanları tercih edin), kaçan otobüs, hükümetin beklenmedik açıklamaları, yeni bebeğini ya da evliliğini kutlamadığınız için küsen ve gönlünün alınmasını bekleyen arkadaşınız, telaşla bitirdiğiniz rapor çıktısını büyük bir terbiyesizlikle yutan yazıcı. Artık barut kadar sinirlenmenizi gerektirecek kudret elinizde, sizin saygı dolu hayatınıza sürpriz yapmak da neymiş, hepsinin cezası verilmeli.

Sudan çıkmış balık gibi korku, endişe, sabırsızlık hatta kin. Bu kutsal hayata kimse sürpriz yapamaz. Onu ancak ben planlar planlar kullanırım, her seferinde daha iyi planlamak için icatlar yaparım: e-postalarımı konuya göre düzenleyen dosyalar; hatırlatmalı takvimli bilgisayar yazılımları; aylık, kocaman gün kutucuklu, masamın tam karşısına yapıştırdığım ve programdan ayrılmamak için kalın ve renkli kalemler kullanarak donattığım dev takvimler; hatırlatma düdüklü cep telefonum; daha iyi daha kusursuz planlama el kitapları; hayatını planlayabilmiş büyük liderlerin hatıratları; planlama dahisi yabancılardan icazet; önceliklendirme kriterleri ezberi; yapışkanlı not kağıtları; her ne gerekirse.

Gülmeyin canım.

Evet doğadan yazıyorum. İyi de bunlar ne o zaman demeyin. Doğanın bir parçasıydım ya ben, bir insandım ya, hani farkım düşünmek hayal kurmaktı ya. Neden koşuyorum ben rüzgar gibi, sabah kalkışlarım ya da kafamda hatta rüyalarımda tartışırken bile saatlerle yarışmam niye? Tüm ev halkı kalkın, her zamanki gibi geç kaldık, hadi çabuk, çabuk, bitmedi, yetişmedi. Zamana karşı bu böbürlenmem niye? Karşıma çıkardıklarıyla her defa tuş olurken neden bir türlü ayamıyorum.

Vallahi doğadan yazıyorum. Doğada neden ritim, razı olma ve başkaldırı bir arada durabiliyor. Hem küçük balığı yiyebiliyor, hem bir mevsim sabırla bekleyebiliyor yumurtlamayı, karnı doyunca en vahşiler bile fazlasını aramıyor, neden şişmanlamıyorlar hiç? Sezdiğim bilgelik, bir bilge arayışımdan mı? Yoksa beni öğrenme kıvamında mı görmez bu saygıdeğer bilge.

Bir zaman sevgili dostumla İstanbul’un önemli doğal alanlarını arşınlıyoruz. Haftada iki hatta üç kez doğada bulunma lüksüne erişmemi sağlayan ve bilmeden doğaya karnımdan bağlayan huzurlu geziler. Fundalıklarda hızlı adımlarla yabani sıklamen soğanı kavruğu arıyoruz kurumuş otlar arasında. Kış ve elbette soğanlı bir bitkiden ancak kavruk bir leke bulmaktan başka seçeneğimiz yok. Botları yere çarptıkça çıkan, soğuk havanın sıkıştırdığı göğsümüzden gelen ve soğuğun dolmasıyla şişmiş hissi veren kulaklarımızla yürüyoruz. Etrafımızdaki güzelliğiyse anlatmak yetmez. Bir an sıkıldım mı ne (ya da bilge mı dürttü bilmiyorum) hayatımda sanki ilk kez durdum. Durdum. Ben durunca sevgili dostum da durdu. Olduğumuz yere çöktük, ne birbirimize baktık, ne konuşup gülüştük, sanki sessizlikle kucaklaştık, dinledik kendimiz dışında bize konuşan her şeyi. O gece çökünceye kadar süren durma esnasında “ancak durursam öğrenirim” dedim kendime tüm samimiyetimle ve bir gün sizinle paylaşacağımın ve belki de beğenilebileceğimin hesabını yapmadan.

Başarı doğru zamanlama ya da planlamadan mı ibaret? Yetişmek veya zamanında yapmak, yapılanın kaçta kaçı? Bir davayı kazanmak başarı kaybetmek başarısızlık mıdır diye sormuştu bir sevgili dostum. Şimdi daha iyi anlıyorum söylemek istediğini.
 
Üstelik sizi bilmem ama koşarken benim muhakeme yeteneğim de ölüyor, yaptığım işlere katabildiklerim zayıflıyor, zaman içinde edindiğim dersleri yeterince kullanamıyorum sanki, öyle ki en basit noktaları başkaları tamamlayabiliyor, kendime şaşıyorum nasıl düşünemedim diye. Yeri gelmişken muhakeme kelimesini de bir anlatıvereyim: kavrayış, idrak, akıl, şuur, yargılayabilme yeteneği, sağduyu yazıyor sözlükte. Sanırım bunlar anlamaya yetti. Bana fazla geldi bile diyebilirim. Ve hayal gücüm. Planlayabildiklerimi iyi kötü yetiştiriyorum, ama yepyeni bir şey denemeye ya da hayal etmeye gücüm kalmıyor.

Sudan çıkmayı kafama koydum ben, öyle mavi hap kırmızı hapa ihtiyacım yok. Şöyle cumartesi pazara sıkıştırılmamış bir anda ya da iyisimi şimdi, nefes alıp veren, bilinmez bir zamanda ölebilen, ve tam da bunun zıddı YAŞAYAN sıradan bir canlı olduğumu, zamanı tümüyle istediğim titizlikle yönetemeyeceğimi her neyle uğraşıyorsam muhakeme etme ve hayal gücü olmadan gidişatı değiştirme şansım olmadığını kendime telkin edeceğim. Kendi bilgeliğimde hala sıfırdaysam panik ve endişe dolu bir hayattan başka elimde bir şey kalmayacağını ve en kötüsü kimseye verecek bir şeyim olmayacağını hatırlayacağım.

Durun sağlıcakla.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.