Doğumunun 106. yılında Nazım Hikmet

Doğumunun 106. yılında Nazım Hikmet

0
PAYLAŞ

sağlık nedeniyle askerlikten ayrıldı, bu arada ilk şiirlerini yayımladı.


1921 başlarında Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Anadolu’ya geçti, Bolu’da öğretmen olarak görevlendirildi.


Daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) yazıldı. Burada siyasal bilimler ve iktisat okudu.


1924’te yurda döndü. Aydınlık Gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gitti.


1928 Af Kanunu’ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı.


1932’de yeniden dört yıl hapse mahkûm olduysa da, bu kez Onuncu Yıl Affı’ndan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı.


1938’de orduyu ve donanmayı isyana teşvik ettiği iddiasıyla 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950’de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı; kitaplarını yayınlatma, oyunlarını oynatma olanağı bulamadı.  Yazar şair Sabahattin Ali’nin başına gelenleri görünce tedirgin oldu. (Sabahattin Ali, yurdunda “Komünist” suçlaması ile kaçarken Bulgaristan hududunda katledildi) Askere alınması kararlaştırılınca Romanya üzerinden tekrar Moskova’ya gitti.


1951’de T.C. yurttaşlığından çıkarıldı.


3 Haziran 1963’te bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. Moskova’da Novodeviçye Mezarlığı’nda toprağa verildi.


Nazım Hikmet, komünist vatan haini diyerek hapislerde 10 yıl yattı. Ne Türkiye’ye, ne Türklüğe ihanet etmedi. Türk vatanını, Türk Milletini sever, Türk büyüklerini, Atatürk’ü sever. Vatan haini insan o Kurtuluş Savaşı Destanını yazar mı? Emperyalizme, sömürüye, Amerikan mandacılığına karşı durmuş, fakat fikren komünizme inanmış, özbeöz Türk şairidir. Vatan özlemi ile gurbetlerde, yurt özlemi ile yanmış bir Türk şairidir. Yurt özlemi
içinde, “herkes gibi ben de öleceğim ama, yurduma değil buralara gömüleceğime yanarım” diyen; “ölürsem beni bir köy mezarlığına gömün, başıma da bir ağaç dikin taş maş da istemem” diyen yurduna hasret ölen bir insan vatan haini olabilir mi?


Eğer yaşasa, komünizmin yıkıldığını o da görse idi, birçok komünist gibi o da hayal kırıklığına uğrardı. Hele Türkiye’de Komünist partisinin resmen kurulduğunu ve seçimlere de katıldığını görse idi, nasıl düşünürdü.


Avrupa devletlerinin hepsinde komünist partisi serbestken, Türkiye’de 1950 lerden 1960 lardan beri yasaklanması, hele yönetimdeki çarpıklık ve haksızlıkları eleştiren solcu yazarların aydınların, sol partilerin komünistlikle suçlanması, demokratikleşmeye, demokrasinin yerleşmesini engellediği için ülkeye ne kadar büyük zarar vermiştir. Şimdilerde komünist partisini serbest bırakıldı, Nazım Hikmetlerin, Komünist suçlaması ile
hapislerde sürüyen, Sabahattin Ali’den Uğur Mumcu’lara kadar katledilen binlerce aydının hak ve hukuku ne olacak. İnsanların siyasal inançlarına, dinsel inançlarına veya inançsızlığına suçlama ve saldırının yersiz ve gereksiz olduğunu,  çağdaş düşünceye bir türlü kendimizi alıştırmadık. Böylece, başta halkı yönlendiren çıkarcı politikacıların engellemesi ile ülkenin demokratikleşmesi engellendi, çağdaş düşünce ve çağdaş hukukun
gerisinde kaldık. Şimdilerde alelacele AB ye girmek, çağdaş normları yakalamak için 2000 den beri çabalayıp duruyoruz. Zamanında demokratikleşme konusunda öncü girişim yapmayan politikacılar, öylesine telaş ve acele bir tavır içinde idiler ki, 15 günde 15 kanun çıkardılar…  


Kendimiz Avrupa’larda serbestçe yüzlerce camiler açıp imamlar gönderirken, ülkemizdeki papazları öldürüyoruz. Başka dine inanan insanları boğazlarını keserek öldürüyoruz. 500 yıl önce Fatih Sultan Mehmet’in azınlıkların din ve inancına duyduğu saygıyı duymuyoruz.


Türkiye olarak onu, “vatan haini” diyerek dışladık, vatandaşlıktan çıkardık. Siyasilerimiz ölümünden sonra bile vatandaşlığa kabul etmediler. Atatürk’ten sonra en çok anılan, yazdığı şiirler dilden dile dolaşır, Türkiye’de Türklüğü reddedilirken,  dünyanın her tarafında “ünlü Türk Şairi”diye namı dünyayı dolaşırken, Türkiye’de kendisi, kitapları, şiirleri yasaklandı. Türkiye’de çile çekmiş bir şairimizdi.


{Nazım Hikmet anısına 5 Nisan 2004 tarihinde hatıra parasının basıldığını biliyor muydunuz? Nominal değeri 15.000.000 TL olan bu madeni para 999 ayar gümüşten, 5000 adet basıldı)


Ne garip ki, görüşü yüzünden hapislerde çürüttüğümüz, gurbetlerde heder ettiğimiz, kendisine yad ellerde “vatan haini” dediğimiz, dünyanın takdir ettiği Şair Nazım Hikmet için, şimdilerde heykelini dikmeye, anısına para basmaya başladık. Biz de onun anısına bu satırlarda analım, ruhunu şad edelim dedik. Komünist suçlaması ile nice aydınları hapislerde, sürgünlerde, ölümlerde (katlederek) heder ettik…}                


NAZIM HİKMET KUVAAY-İ MİLLİYE YOLUNDA


Nazım Hikmet, “vatan haini” denilen bu seçkin aydın, vatansever insan, yurdumuz işgal edildiği sıralarda İstanbul’da idi. Kurtuluşun Mustafa Kemal’le Ankara’da olacağını kestirdiği için, öteki İstanbul’da kalan yazar ve gazelcilere inat, Ankara’ya Mustafa Kemal’in yanına gitmek ister.


10 Ocak 1921 tarihinde, Anadolu’daki direnişe katılmak için, Kuvaayy-i Milliyecilerle birlikte Anadolu’ya geçerken taşıdığı sahte kimliğin “mesleği” bölümünde “yumurta tüccarı” yazılıydı.  Sirkeciden kalkan bindiği gemi pamuk balyaları ile doluydu. Vapurda dört şair vardı. Yusuf Ziya, Faruk Nafiz, Vâlâ Nurettin ve Nazım Hikmet. Bu “Yeni Dünya” adlı gemide bulunan yolculardan Nazım Hikmet’in sahte kimliğinde “yumurta tüccarı” yazılı idi.
Bunlar Anadolu’ya, Ankara’ya Kurtuluş mücadelesine katılmak için gidiyorlardı.


NAZIM HİKMET’İN VATANDAŞLIĞI DEVAM EDİYOR


Nazım Hikmet’in ismi nüfus kayıtlarında Mehmet Nazım Ran olduğu halde, “Nazım Hikmet” adı, Başbakan Adnan Menderes zamanında 25 Mayıs 1951 de 13 bin 401 nolu Bakanlar Kurulu Kararı ile vatandaşlıktan çıkarıldığı, bu işlemin de ailesine tebliğ edilmediği için vatandaşlığının devam ettiği görüldü”.


Mehmet Nazım Ran ismiyle Kadıköy Nüfusuna kayıtlı olan Nazım Hikmet’e Mernis projesi kapsamında vatandaşlık numarası verildiği ortaya çıktı.


Gerçek adı ile vatandaşlıktan çıkarılma işlemi yapılamadığı ve ailesine tebliğ edilmediği için vatandaşlığı devam ettiği ortaya çıktı.


İstanbul İli, Kadıköy İlçesi, Feneryolu Mahallesine kayıtlı Cilt No: 009-08 Sayfa No: 78 ve sıra No: 657 “Mernis Projesi kapsamında da Mehmet Nazım Ran’a 20753206252 TC vatandaşlık numarası verildiği ortaya çıktı (Sabah 13.3.2002 sf:4)


İLK KOMÜNİST


Komünizmin dünyaya ilk yayılmaya başladığı 1917 devriminde sonra, Edirne’de bir sivil lisede şöyle bir olay yaşanır:


Altıncı sınıfta okuyan Malkara’lı bir öğrenci, Karl Marks’ın bir fotografını yanında oturduğu bir duvara takmış; resmin altına da, “ahir zaman peygamberi Karl Marks” diye yazmış. Üstelik bunu da din dersinde yapmış. Başı sarıklı, eli sopalı din dersi hocası bunu görünce, “vay bre kafir” diyerek resmi parçalayıp, öğrenciyi sopayla epey dövmüş.


EN UCUZ TÜRK ASKERİ


Irak’a ABD nin müdahelesinin olasılığı tartışılırken, zorunlu olarak Türkiye’nin de bu savaşa gireceği, ne kadar Dolar kaybedeceği, da tartışılıyordu. ABD nin Türkiye’nin zararını karşılayıp karşılamayacağı, ne kadarı karşılayacağı tartışılıyordu.


Amerikan çıkarları için, para yardımı beklentisi içinde, Başbakan Menderes zamanında, Kore Savaşına girdiğimiz 1953 yılında ABD Dış İşleri Bakanı Dulles, “Nato’ya en ucuz askeri Türkiye’nin sağladığını söylemiş, “bir Türk Askeri bize 23 sente maloluyor” demişti.


Bunun üzerine Nazım Hikmet o günlerde, en milliyetçi ses tonuyla, öfkeyle şöyle gürlemişti:


“Ucuzdur vardır illeti
Hani şaşırmayın yarın
Çok pahalıya mal oluruz size
Bu 23 sentlik asker
Yani benim fakir, cesur,
Çalışkan milletim
Her millet gibi büyük
Türk Milleti”.


Aradan 50 yıl geçtikten sonra, ABD nin Irak’a müdahale sırasında “acaba Türk Askeri kaça gider” diye sorular soruluyordu. Can Dündar köşesinde, yoksullara özgü çaresizlik içinde şöyle soruyordu: “Sizce kaça ölürüz bu savaşta?” (Kay: Milliyet. Can Dündar Ada 4.01.2003)


SATIRBAŞI


Nazım Hikmet (1901–1963) Ran’ın 15 yıl cezaya çarptırıldığı duruşmalarda ilginç olaylar yaşanır. Sokaklarda gazete, ufak tefek şeyler satan ve doğru düzgün okuması yazması olmayan Yakup Dalkılıç adlı bir vatandaşımız, el arabasından oluşan tezgâhının arasında Nazım Hikmet’in bir kitabı bulunur. Köşe bucak komünist arayan zamanın polisi, kitabı bu garibanın tezgâhında rastlantı sonucu görünce (belki bir ajan ve de vatan haini yakaladığının heyecanı içinde), neyin nesi olduğunu bile bilmeyen garibanı yaka paça karakola ve mahkemeye götürür.


Ulus Meydanı’nda dört tekerlekli el arabası ile gazete dergi, ufak tefek şeyler satarak nafakasını çıkarmaya çalışan yoksul Yakup Dalkılıç, Nazım’ın kitabını sattığı, böylece komünizm propagandası yaptığı suçlaması ile polis ve mahkemece sorgulanır. Yakup Dalkılıç, karakola ve mahkemeye götürülürken kulağına etraftan, “vatan haini komünis” gibi laflar duyuyor, ama kimin komünist olduğunu anlayamıyor, bu kitap “acep nasıl gomünis ki” diye kendi kendine sorular soruyor, neyin nesi olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Polisçe hışımla itilip kakılarak karakola götürüldüğüne göre, kendinden korkmaya başladı.


Hayatında ilk defa hâkim karşısına çıkan Yakup Dalkılıç,  kendisine büyük bir suç işlemiş edası ile bakan hâkimin karşısında dikilince, daha da büyük korkuya kapılır. Duruşma ve sorgulama devam ederken, hâkim zabit kâtibine” satırbaşı” deyince, ayakta bacakları titreyerek duran Yakup Dalkılıç, bu sözü “satırla başımı vuracaklar” olarak anlar ve bu korku ile düşüp bayılır. Ayıldıktan sonra, endişesi ve gerçek anlaşılınca herkes duruşmada gülüşmeye başlar…


(Bir gün, ilköğretim 4. sınıfta okuyan torunumun dersine yardımcı olurken, İlköğretim 4. sınıf Türkçe kitabının 44.sayfasında Nazım Hikmet’in (ilk defa) Kuvayi Milliye şiirini görünce çok şaşırdım.


Sağlığında yıllarca hapis yatırılan, mezarını Türkiye’ye getirmeye razı olmayan, ölüsünü bile vatandaşlığa kabul etmeyen,”kanı bozuk kızıl kominis” diye suçlanan, Atatürk’ten sonra dünyanın her yerinde “Büyük Türk Şairi” diye en çok anılan Nazım Hikmet’i (kominist partisini kurmuş olsak da) böylece aklamış mı oluyordu?) (Kaynak: Nazım Hikmet-Yazan Müjdat Gezen, Çizen Savaş Dinçel)


18 Ocak 2008 günlü gazetelerden okuduğumuza göre, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “şunu hayal ediyorum ben; boğaz kıyısında bir yerde, hani o Varna’dan boğaza doğru gelen gemileri hayal ediyormuş ya, o şimdi boğazda hiç olmazsa heykeliyle, kendi topraklarında olsun” diyerek, hayalinin İstanbul Boğazı’na bir Nazım Hikmet heykeli yerleştirmek olduğunu söylemiş.


***


Alpaslan Türkeş son MHP Kurultayında Nazım Hikmet’ten dizeler okumuş, “okurken tepki görmekten çekinip çekinmediğini” soran gazetecilere şunları söylemiştir: “Okurken tepki görmekten çekinip çekinmediğini soran gazetecilere şunları söylemiştir: “Hayır, hiç çekinmedim. Artık ideolojiler yıkıldı. Yeni dünya değerleri var. Çağdaş bir toplum olmak ve dünyanın gerisinde kalmamak istiyorsak onları benimsemeliyiz. Nazım bizim şafimizdir.
Onun çok sevdiğim şiirleri vardır. Okuduğum şiir de bunlardan iridir. Artık takıntılarımızı aşmalıyız. Onun için bilhassa okudum”.  Türkeş, “ilacı bazen zehirden almalıyız” demiştir.(Kaynak: Hürriyet Tufan Türeç 10.2.2001 sf:19)


Nazım Hikmet, 15 yıl hapse mahkum edilmişti. Bir gün Ankara Merkez komutanı, Nazım Hikmet’le beş harbokulu öğrencisinin kaldığı cezaevine geldi. Suçlu görülen ve yaşları küçük görülen beş öğrenciye şöyle bir baktı…


“-Allah Allah çocuk bunlar!… Nerde bunların hocaları, diye, Nazım’ı sorar.


Nazım Hikmeti getirirler.


Komutan, komünizmi, Nazizmi karıştırmış olmalı ki, Nazım Hikmet’e şöyle der:


“-Yahu siz ne istiyorsunuz, Allah aşkına, bizim memleket nerde? Nazizm nerde?


Almanyalılar yapıyor bunu, ama nasıl yapıyorlar? Bize söker mi bu Nazizm? Biz fukara milletiz.”


Nazım Hikmet, sonradan “tabii ne de olsa kültürlü adamdı, merkez komutanı” diyerek dalgasını geçer.


(Kay: Çizgilerle Nazım Hikmet. Yazan: Müjdat Gezen Çizen: Savaş Dinçel)


NAZIM HİKMET’TEN MENDERES’E KORE MESAJI


Adnan Menderes, meclise danışmadan Kore’ye asker gönderme kararını tek başına vermiş, Türk gençleri Amerikan ordusunu rahatlatmak için 740 Mehmetçik Kore’de can vermiş; 1959 yılında Nazım Hikmet buna çok üzülür ve Menderes’e kızarak şu dizeleri dile getirir:


Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok
Benim bacaklarımın ikisi de yok
Ben yokum.
Beni, üniversiteli yedek subayı,
Kore’de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
Vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
Ve ben al kan içinde ölürken
Çığlığımı duymamanız için
Kaçırdı sizi bacaklarınız
Arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim
Adnan Bey,
Ölüler otomobilden hızlı gider, kör gözlerim
kopuk ellerim, kesik
bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
Göze göz, ele el, bacağa bacak,
Diyetimi istiyorum,
Alacağım da.


Bu dizeler el altından yurdumuzda, dünyanın birçok ülkesinde yayınlanınca, Menderes, daha bir hışımla “komünist Nazım Hikmet” diyerek arkasından verir veriştirir. Türk Kamuoyu da buna uyarak “gızıl gominis Nazım Hikmet” diye en önde vatan haini ilan edilir. Askerlerimizin Kore’de can verirken, Amerikan Dolarları Türkiye’ye girdikçe, Türk Yurdu Amerika’ya üslerle tesislerle peşkeş çekildikçe Nazım Hikmet de şiirleri ile verir veriştirir. Nazım Hikmet 10 yıl yatıp hapisten çıktıktan ve yurdundan kaçtıktan sonra, çok
uzak diyarlardan, şu dizeleri yankılanır:


“Türküler söylendikçe Türk diliyle,
Seni seviyorum gülüm dedikçe Türk diliyle,
Türk diliyle gülünüp,
Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça Adnan Bey,
Ben anılacağım,
Anılacak Türk diliyle size sövüşüm.
Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibi yaban domuzunun…”


***


NAZIM ve NERUDA


Türk Gazetecisi Sefa Kaplan, Şili’li Nobel almış ozan Pablo Neruda ile Şili’de buluşur. Pablo Neruda, sohbet sırasında Sefa Kaplan’a Nazım için şöyle der:


“-Bize şair diyorlar, eksik olmasınlar, asıl gerçek şair Nazım Hikmet’ti. Yazık, siz onun kıymetini bilemediniz”. (Hürriyet 17.7.2001 sf: 7)


***


Aşağıya onun birkaç şiirinden örnekler alıyoruz.


DAVET


Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!


VATAN HAİNİ


Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.” Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. “Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”


Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
                                                                        28.7.962 Nazım Hikmet Ran


30 AĞUSTOS GECESİNDE / NAZIM HİKMET RAN / KUVAYİ MİLLİYE DESTANI


26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ’E BAKAN NEFER Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan
balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp, gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular?


ckulaksizster@gmail.com.tr

BİR CEVAP BIRAK

three × three =