DP’nin son tavrı ve düşündürdükleri

Uzun zamandır Kıbrıs konusunda yazı yazmıyordum. Bu tutumun bir nedeni, Kıbrıs meselesinin, Annan Referandumundan sonra, genel olarak, bir duraklama ve soğuma sürecine girmiş olmasıydı.


Bir diğer gerekçeyi ise,  sabahtan akşama, yalnızca Kıbrıs konusu ile ilgilenmenin, bir anlamda dünyadan kopma tehlikesini peşi sıra getirmesi idi.


Oysa, Kıbrıs sorunu, dünyadaki diğer gelişmelerden soyut bir olgu değildi. Son gelişmeler de, bize, bu gerçeği bir kez daha kanıtladı. Referandumdan bu yana yaşanan süreçte, AB ve ABD’den bir takım beklentiler söz konusuydu. Bu beklentiler, Türk tarafının, referandum sonrası genel yaklaşımında önemli bir yere sahipti.


Bugün, belki hala kimi çevreler, bu beklentileri canlı tutma konusunda istekli görünüyor olabilirler. Ancak, bizim gözlemlediğimiz, plan öncesi ve sonrası, ABD ve özellikle AB tarafından ortaya konan vaatlerin, büyük oranda gerçekleşmemiş olduğudur. Bu güçler, mevcut tutumlarını devam ettirdikleri sürece, Kıbrıs konusunda, bir ilerlemenin olamayacağı da ortadadır.


AB ve ABD’nin, mevcut tutum ve yaklaşımlarını değiştirmeleri yönünde bir umut ışığı da, ne yazık ki, yakın vadede gözükmemektedir. Çünkü, ABD,  Rum-Yunan lobisinin etkin olduğu bir ortamda seçimlere gitmektedir. AB ise, zaten işi adım adım bu noktaya (bana göre bilinçli olarak) getirmiştir. Sorunu, genel olarak, Türk tarafının, tek yönlü olarak vereceği tavizler ve atacağı geri adımlar çerçevesinde çözme yaklaşımına sahiptir. İçerideki Rum-Yunan vetoları veya veto tehditleri belirleyici ve bağlayıcı olmaktadır. En son cereyan eden “tüzükler” konusunda da Rumların istediğinin olması ve son zamanlarda atıp tutan İngiltere’nin bile, bu istek doğrultusunda tavır belirlemesi, bu olguyu açıkça ortaya koymaktadır.


Bu durumda yapılması gereken, Rumları çözüme ikna çabasından çok, AB ve ABD’nin Rumları ikna etmelerini sağlamaya dönük çabalara ağırlık vermektir. Çünkü, Rumların tüm gücü, AB ve ABD’den, gerek üyelik, gerekse lobiler vasıtası ile elde ettiği zeminlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.


Bu iki dünya gücünün baskısı olmaksızın, Rumların, yapıcı bir tutuma sahip olmayacakları açıktır. Pekiyi, AB ve ABD’nin, Rumlara baskı oluşturmaları için ne yapmamız, hangi yöntemi uygulamamız gerekmektedir.


Bence, asıl kafa yorulması gereken nokta burasıdır. Bugüne kadar söylenmesi gerekenlerin hepsi, çeşitli mahfillerde söylenmiş bulunmaktadır. Sözlü taleplerin ne kadar yankı bundukları da ortadadır. Bu noktada, bir başka yöntem ve tavrı devreye sokmak gerekmektedir. Birileri, bu sözlü talepleri dillendirmeye devam ederken, diğerlerinin de, gelinen aşamada ortaya çıkan tepkilerimizi ortaya koyması gerekmektedir.


Şu ana kadar gerçekleştirilen açılımların karşılık bulmamasının yarattığı kızgınlığı, verilen sözlerin yerine gelmemesinin yarattığı hayal kırıklıklarını, Kıbrıs Türkünün, mağlup, dolayısıyla da, mahkum olmadığını, birilerinin göstermesi gerekmektedir.


Dahası, verilebilecek tavizlerin de bir sınırı olduğunun gösterilmesi gerekmektedir. Yani, gelinen aşamada, olan bitene tavır koymak, dik bir duruş sergilemek gerekiyor. DP’nin, Avrupa Parlamentosu, Yüksek Temas Grubu’nun son ziyareti çerçevesinde ortaya koyduğu, ‘görüşmeyi reddetme’ tavrını,  bu açıdan önemsiyorum. Bunun, örnek bir olay niteliği taşıdığını düşünüyorum. İktidar ortağı olmasına ve ortağının farklı bir tavra sahip olmasına rağmen, DP’nin tutumunu, faydalı ve mantıklı buluyorum.


Karşınızdakilerin, sizi, tek seçeneğe mahkum, alternatifsizler olarak görmeleri ve kolay lokma zannetmeleri, son derece zararlı bir durumdur. DP’nin son çıkışının, Kıbrıs Türk halkının, son dönemde, özellikle AB’ye karşı oluşan haklı tepkilerinin doğal bir yansıması olduğunu düşünüyorum.


Bu noktada da, yukarıda bahsedilen ve denenmesi gereken alternatif yöntem olarak,  olumlu sonuçlar doğuracağını ümit ediyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.