‘Duvara tosladığımızda gerçekle yüzleştik’

60’ların başında Avrupa’da başlayıp, dünyaya yayılan özgürlükçü ve antiemperyalist düşünce tüm dünyada 68 kuşağını oluşturdu. 68 kuşağını başlatan olayların ilki Fransa’daki Sorbonne Üniversitesi’nde meydana gelen öğrenci isyanı oldu. Gerçi Fransa’da bu isyan başlamadan önce dünya gençliği arasında özgürlük arayışı vardı. Özellikle Amerika’da sisteme ve Amerika’nın Vietman’la giriştiği savaşa karşı çıkan gençler arasında antimilitarist akımlar oluşmuştu.


Aynı dönemlerde Amerika’ya karşı kurtuluş savaşı veren Küba’da da hareketlenmeler yaşanıyordu. Zaten 68 kuşağını etkileyen en önemli olaylardan biri de Latin Amerikalı devrimci Ernesto Che Guevera’nın 1967 yılında Bolivya dağlarında yakalanarak öldürülmesi olmuştur.


Türkiye’de ise 68 kuşağı denilince, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Harun Karadeniz, Sinan Cemgil, Ulaş Bardakçı gibi devrimci önderlerin liderliğinde oluşturulan Marksist, Sosyalist hareket akla geliyor.


Gerçi Türkiye’deki gençlik hareketi üniversite sorunlarıyla başladıysa da giderek antiemperyalist, antifaşist bir isyana dönüştü.


Özerk ve özgür üniversite isteyen gençler Türkiye’deki sorunun sistem sorunu olduğuna inandığı için sistemi değiştirmek için silahlı mücadeleye geçtiler. Öncelikle İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerde ortaya çıkan bu hareket, dalga dalga tüm Türkiye’ye yayıldı ve sonrasında askeri darbe ile son buldu.


Bugün 68 kuşağının liderleri hayatta değil. Fakat 68 kuşağının pek çok temsilcisi hayatta. Onlardan biri olan Osman Cavit İyigün. Yazı işleri Müdürümüz Birsen Altıner , İyigün’le o günleri ve 68 ruhunu konuştu.



-68 kuşağı nasıl bir kuşak.
-Son derece feodal bir kuşak. Biz o kadar iyi niyetli ve idealisttik ki, ölümüne arkadaşımıza bağlıydık. “İyi niyet” ve “idealizm” dediğimiz şey feodalite değilse nedir? Köylü ağasına her şeyiyle bağlıdır. Bizde arkadaşlarımıza bağlıydık. Feodal değerler dediğim, arkadaşlık, sırt sırta verme değerleri. “Arkadaşım varsa bu benim için yeterli, her şeyi detayına kadar bilmeme gerek yok, arkadaşım biliyorsa yeter” dedirten değerler bunlar. Arkadaşıma itibar etmem, güvenmem demek bu. “Güven”, “itibar” sözcükleri feodal kavramlardır. Modernitenin kavramları değildir. Bu yüzden feodal değerlerimiz fazlaydı. İleri düşüncelerle yola çıkmıştık ama uygulamada feodaldik.”


-68 kuşağı ve dönemi tek bir etiketle çözümlenecek bir dönem değil…
-Kesinlikle tek bir etiketle çözümlenecek bir dönem değil. Çok boyutlu karmaşık, kaotik bir dönem. Ben 68 dönemini Türkiye toplumunun silkinişi, üzerindeki ölü toprağını attığı bir dönem olarak görüyorum. Tabii bunda çok boyutluluk var. Hem dış dünyadan hem de kendi iç dinamizminden alışlar var. Hepsinin birleşip o tarihi çerçeveye çakışması var. O çakışan insanlarda, biraz evvel belirttiğim gibi feodal değerler de var. Ayrıca bilgiye açlığın hızlandığı değerler de var. Aslında insanların o çakışmasında evrensel antiemperyalist parametreler var. Biz antiemperyalist parametrede halkların kurtuluşu mücadelesi veriyorduk. Bir de “olmaz” diye bir şeyin olmayacağını düşünen bir mantığa sahiptik. “Olmaz” durumu yok, “olmazı oldurmak” vardı bizim için. En küçük bir ev toplantısından en büyük mitinge kadar beraberlikti önemli olan. En kıstırılmış zamanlarda bile teslim olmama. Klasik savaş kurallarında güçlüysen kazanırsın, yeniden savaşabilmek için toparlanırsın felsefesi vardır. Düzenli savaş kuralları böyledir.  Bizde öyle bir şey yoktu. Çünkü durup düşünmüyorduk. İnanmışlık düzeyi o kadar yüksekti ki, hemen sonuca varmak istiyorduk. Bizim en büyük eksikliğimiz durup düşünememekti. O kadar büyük bir koşturmanın içindeydik ki, o kadar büyük bir efor harcıyorduk ki, durup düşünecek vakit yoktu. En az işleyen mekanizma buydu. Düşünme kavramı, irdeleme kavramı minimumdaydı bizde.


-Bugün baktığında bu insanlar nasıl bu kadar cesur hareket etmişler, hiç düşünmemişler sonucu çıkabilir mi?
-Bizde öz eleştiri yaptığımızda benzer sonuçlar çıkarıyoruz. Soluklanıp biraz düşünebilseydik birçok yanlışı yapmazdık. Ama o koşullarda bu imkansızdı. Düşünün bir kere hem üniversitedesin, hem eylemdesin; hem İstanbul’da hem Türkiye’nin her yerinde olmaya çalışıyorsun. O günkü ulaşım koşularının en zor şartlarında Ege’den Karadeniz’e her yerde olmaya çalışıyorduk. Hem direnişlerinde olacaksın, köylüleri, işçileri organize edeceksin. Hem üniversiteleri kaptırmayacaksın. Hem de okulda olmanı gerektirecek kadar talebelik yapacaksın.


-Dünyadaki 68 kuşağından farklıydınız. Onlar savaşa karşıydı ama sistemle sorunları yoktu. Sizin sistemle sorununuz vardı?
-Doğru. Biz Avrupa ve Amerika’daki 68 kuşağından farklıydık. Amerika’daki gençler Vietman savaşındaki kayıplara tepki duyup savaş karşıtı, antimilitarist tavır sergiliyordu. Avrupa’daki gençlerde benzer yaklaşımlar gösteriyordu. Onların düzeni değiştirme gibi bir sorunları yoktu. Onlar daha fazla özgürlük istiyorlardı. Eğitim sorunları yoktu, yaşam koşulları iyiydi. Gerçi bizde de ilk kıvılcımlar üniversitelerde demokratik hak arayışıyla başladı ama gördük ki, Türkiye’nin her tarafında sorun var. Türkiye’de düzen değişmedikçe hiçbir şey değişmeyecekti. Bizim antiemperyalist bir çizgimiz vardı. Çünkü biz ulusal kurtuluş savaşı veren bir ülkenin çocuklarıydık. Bu yüzden Avrupa’daki 68 kuşağının özgürlük arayışından çok ulusal kurtuluş savaşı veren Küba’ya kendimizi daha yakın hissediyorduk. Aynı şekilde Vietnam’a kendimizi yakın hissediyorduk. Vietnam taze sıcaktı. Amerika’nın karşısında kurtuluş savaşı veren bu ülkeler bizi etkiledi. Avrupa’da savaş yoktu, sadece savaşa karşı olma vardı.


-Üniversitelerde demokratik hak arayışı sizi silahlı bir mücadelenin içine soktu. Bugünkü üniversite gençliğine uzak kavramlar bunlar. O yıllardaki öğrencilerin sosyolojik yapısı nasıldı? Bu konu hakkında hiç düşündünüz mü?
-O yıllarda üniversitelerde kitap yoktu, notunu tutamazsan ya da hocanın verdiği fasiküllerden fotokopi çektiremezsen kaynaksız kalırdın. Hocaya bağımlıydın. Asistanlık kavramı çanta kavramıyla eş değerdi. Yani asistanlar da hocaya bağımlıydı. Üniversitelerde hoca – talebe, hoca – asistan ilişkisi büyük bir sorundu. Kitap defter bulmak sorundu. Yattığımız yerler koğuştan farksızdı. Buradan başlayan üniversitelerin kişilik bulması hareketi sonradan büyüdü ve tüm ülkenin yönetimine talip olmaya kadar gitti. O yıllardaki öğrencilerin sosyolojik yapısını incelediğimizde gördük ki, asker ve sivil memur çocukları okuyabiliyor. Eğitimli kesimin çocuklarıydı hepsi. Bu çocuklar baba meslekleri nedeniyle devleti tanıyorlardı. Bir taraftan da devletin otoritesine karşı çıkıyorlardı. Taylan Özgür’ün babası binbaşıydı. Bir diğerininki valiydi. Benimki hakimdi. Zengin aile çocukları değildik ama eğitimli ailelerin çocuklarıydık. O dönemde üniversitelerde arabalı hiçbir öğrenci yoktu. Ben Fizik’te okuyordum. Bizde yoktu. Bizim üniversitede de yoktu. Üniversitelerde bir tek Ankara Siyasal’da okuyan Mesut Yılmaz’ın arabası olduğunu gözlemlemiştik.


-Siz dünyadaki 68 kuşağından çok Küba’dan, Vietnam’dan etkilendiğinizi söylediniz. Bu etkileşim mi sizi silahlı mücadeleye yönlendirdi?
-Vietnam savaşına karşı çıkış, hegemonyaya karşı çıkış, Türkiye’deki Amerikan üslerinin kurulmasına karşı çıkış, Bağımsız Türkiye isteği bizim antiemperyalist duruş sergilememize neden olmuştu. Amerika’yı Küba’da yenen Castro ve Guevera’ya karşı yaklaştırdı. Onların başarısı ve bağımsız duruşu bizim mücadele gücümüzü ve enerjimizi güçlendirdi. Amerika’ya karşı verilen mücadelelere sempati duymaya başladık. Bu ülkelerden etkilendik ama gerilla savaşı daha sonraki gelişme. Üniversitelerdeki öğrenci olayı önce fikir kulüpleri modelinde kurulan bir yapıdır. 68’de Dev-Genç’e dönüştü. Dev-Genç’e dönüştükten sonra demokratik alandan üniversite sınıf mücadelesinden siyasi alana kaymaya başladık. Üniversite sorununun Türkiye sorunu dışında olmayacağını, bunun çözümünün Türkiye sorununun çözümüyle mümkün olunacağının farkına varıldı. O zaman ki Demirel hükümetinin tek başına hükümet olması ve tek başına anayasayı değiştirme gücüne sahip olmasına rağmen, Türkiye İşçi Partisi’nin parlamentoda var oluşu nedeniyle, bizim söylemlerimiz değişik boyutlarda da olsa ifade edilebiliyordu. Sokağın sesini biz tayin ediyorduk. Gündemi Türkiye’deki medya kanalıyla biz oluşturuyorduk. Gazete ve radyo yoluyla sesimizi duyuruyorduk. Çünkü medya üniversite gençliğinin tayin ettiği gündemi içine almazsa satmıyordu. Medya bize tepki de gösterse gündemine almak zorunda kalıyordu. Bizde sesimizi duyurabiliyorduk.


-Aslında sizin eylemleriniz de sesinizi duyurma amaçlıydı, bir nevi propagandaydı. Banka soygunları, adam kaçırma vs…
-Elbette eğer amaç sadece para elde etmek olsaydı o zaman kimliklerimizi saklardık. Biz öyle yapmadık. Biz kimliğimizi göstere göstere, sloganlarımızı ata ata soyuyorduk bankaları. Soygunları “Bu emperyalizmin, oligarşinin parasıdır” diyerek yapıyorduk. Bir nevi kendi fikrimizi ifşa ediyorduk. Amacımız önce sesimizi duyurmaktı. Sonra da kuracağımız ordu için silah vs. için para temin etmekti. Amerikalıların kaçırılması, Hasların kaçırılması, Elrom’un kaçırılması hep sesimizi dünyaya duyurmak içindi. Hepsinin altında siyasi söylemimiz yatıyordu.


-Cepheleşme iktidara gidiş yolunun ayrımı mıydı?
-Kesinlikle. O saate kadar hepsi beraber koşturduğumuz, çalıştığımız arkadaşlarımızdı. Yatay gelişme tamamlandığına dair düşünce oluşunca, son vuruş nasıl olacak tartışması başladı. Önce ikiye ayrılma yaşandı. Düzensel sınırlar içinde yani yasalar içinde mücadele sistemini uygun görenler ve görmeyenler şeklinde. Yasalar içinde mücadeleyi Doğu Perinçek ve Aydınlık grubu uygun gördü.


Daha sonra üçe bölünme yaşandı. Deniz Gezmiş THKO’yu, Mahir Çayan THKPC’yi, İbrahim Kaypakkaya’da TİKKO’yu kurdu.


Deniz diyordu ki, “Şehirler devletin merkezi yeridir, onların içinde mücadele etmek bizi başarıya götürmez. Onların kontrolünde yapılacak mücadele bizi mağlubiyete götürür. Çünkü onların alanında mücadele onların bilgisi ve kontrolü dışında yapılamaz. Devletin kontrol edemediği kırsal alanlardan mücadeleye başlamalıyız.” Deniz savaş stratejisi olarak bunu benimsedi. Deniz aslında şehirde yaşayan bir arkadaşımızdı. Bu açılımda Deniz’de Sinan Cemgil’in etkisini görürüz. Yoksa bize daha yakındı görüşleri. Sinan da Mao’dan etkilenmişti. Mao’nun sosyalist mücadelesi kırlardan şehirlere olmuştur. Küba’da da öyle. Aslında varılacak nokta aynı ama güçlenmenin var olacağı yerler farklıydı.


Mahir ise şehirlerden kırlara yönelmeyi tercih etti. O “İşçi sınıfı şehirlerdedir. Çağımız toplumların dinamik gücü şehirlerdedir” diyordu ve mücadeleyi şehirlerden kırlara yapmayı hedeflemişti.


Kaypakkaya’nın olayı biraz daha farklıydı. Kaypakkaya Anadolu insanı olduğu için o Güney ve Doğu Anadolu’da ağalık sitemini çökertmek istedi. Ağalar yok olunca köylüler serbest kalacaktı. TİKKO’nun THKO ile ortak paydaları vardı ama farklı noktaları şuydu. TİKKO devletin bir ayağını farklı yerlerde arıyordu. “Kırlarda devletin ayağı ağalardır” diyordu. “Ben ağalarla mücadele edersem orda ki ırgat, yani köylüler benim güçlü olduğumu görüp bana gelecek” diyordu. TİKKO örgütlenmesini bu yönde yapıyordu.


-Sonra bu cepheler birleşti, daha doğrusu birleşmek zorunda kaldı.
-Maltepe cezaevinden kaçışla THKO ve THKPC’nin beraberlik süreci başladı. TİKKO da buna katıldı. Amaç Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamlarını engellemekti. Bu dayanışma zarureti 12 Mart sürecinde yaşanan bir savaş mücadelesinde yenilgi ile son buldu. Tabii askeri anlamda bir yenilgiden söz ediyorum. Yoksa düşünsel anlamda bir yenilgiden değil. O günkü söylemlerimizin bugün devlet adamlarının söylemi olduğunu görmek, o gün ne kadar haklı bir mücadele verdiğimizin göstergesi.


-Maltepe kaçışı sizin de içinde bulunduğunuz ev operasyonlarını getirdi. Bir anlamda sonun başlangıcı oldu diybilir miyiz?
-Öyle oldu diyebiliriz. Mahir Çayan, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı ve Ömer Ayna Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçınca koşullar daha da zorlaştı. Maltepe kaçışından sonra ciddi anlamda ikamet sorunu yaşadık. Yalnızlaştırılmıştık çünkü. Ulaş, Arnavutköy’de kalıyordu. Ziya Çarşıkapı’da kalacaktı ama Hüseyin Özkan’la bizim kaldığımız Fındıkzade’deki eve getirildi. Sabaha karşı polis baskın yaptı ve polisle aramızda çatışma oldu. Evde benle birlikte Ziya Yılmaz, Şerafettin Serdar, Hüseyin Özkan vardı. Aynı gün ikinci operasyon Arnavutköy’deki eve yapıldı. Ulaş Bardakçı o operasyonda öldürüldü. Sonra Kızıldere ve Deniz’lerin idamı yaşandı.


-Fındıkzade’deki operasyondan sonra sorgulama ve cezaevi günleriniz başladı. Sorgulamada nelerle yüzleştiniz?
-Sorgulamada bize “siz gerilla biz kontrgerillayız” diyorlardı. Zaten ufak tefek olaylarla karakollara düştüğümüz zaman da bunu söylüyorlardı. Sorgulamada yapılan eylemlerin hepsinin bizim olmadığını fark ettik. Sorgulama sırasında bize “şuraları şuraları bombalama kararı aldınız, burayı da bombaladınız” dediklerinde aslında bizim bilgimiz dışında yapılan eylemleri kendilerinin yaptığını fark ettik. O kadar benzer eylem planlarıydı ki, “bizden birileri yapmış” diye düşünüyorduk. Sabah kalkıyorsun ve senin planladıklarının dışında başka yerlerin de bombalandığını görüyorsun. Bize ters gelmiyordu, çünkü model ve hedefler aynıydı. Ancak duvara tosladığımız zaman bunları görebildik. Gördük ki, gidişatın hızlandırılmasını isteyen mekanizma senin kontrolünü eline almış. Çünkü biz 250 km ile gidiyorduk. 250 km ile giden bir arabanın direksiyonu sana ait olamaz. Devlet içimize girmişti ama, girmesin diye de bir çabamız olmadı. Ortadaydık zaten. Sesli konuşuyorduk. Gizli yapmıyorduk hiçbir şeyi. 


-Cezaevi günleriniz nasıl geçti? Size neler kattı?
-Cezaevinde Osmanlı tarihini okudum. Osmanlı bizim için önemliydi, çünkü Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan kurulmuştu. İttihat ve Terakki’yi okudum. Bizde aynı dinamizimle ortaya çıkmıştık. Bunu araştırmak gereğini duydum.  Biz 200 – 250 km hız ile giden bir arabanın içindeydik. Bu kadar hızlı giden bir arabanın fren yapma şansı yoktur. Ya kademeli olarak yavaşlayacaksın, ya da hep o hızda gideceksin. Biz o kadar hızlı gidiyorduk ki, durup soluklanacak, düşünecek vaktimiz olmuyordu. Örneğin Çekoslavakya’nın işgali kendi içinde bir kaos yarattı ama bizim için etkin güç Küba olduğu için Çekoslavakya ve Macaristan üzerine yoğunlaşmadık. Halbuki o saat onu da görebilseydik, bu gelişimin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Sovyetlerin bu işgallerini tartışabilseydik, Brejnev’e karşı çıkabilseydik, silahlı mücadelenin vaktinin gelmediğini ve kime yarayacağını anlamaya vaktimiz olurdu. İşte cezaevine girdiğim zaman bunları fark ettim. Bazı şeylerin flu olduğunu gördüm. Biz birinci enternasyonalle üçüncü enternasyonali öğrenmiştik. Cezaevinde ikinci enternasyonalle tanıştım. 1917 devriminden sonra Troçki’nin neden Stalinle ters düştüğünü öğrendim. Bize bu ters düşüşü “Troçki, Lenin’le ayrıldı” diye öğretmişlerdi. Troçki’nin mutfağının ne olduğunu “kesintisiz devrim” kavramını ne olduğunu içeriye girince öğrendim. O zaman anladım ki, çocuk yaramazlık yapmasın diye önüne üç – beş oyuncak koyarsın ya, bize de aynısını yapmışlar. İkinci enternasyonal bizim için “tu kaka”ydı. Hiç belge, kaynak yoktu ikinci enternasyonal hakkında. Halbuki biz ikinci enternasyonali konuşabilseydik, tartışabilseydik bugün başka bir yerde olurduk. O engellendi. Oralar flu. Bu engellemelerin bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum. Bu engellemelerde “nerede hareket orada bereket” gibi sloganları sahiplenmenin etkisi olduğunu düşünüyorum.


-Cezaevinden çıktığınızda 78 kuşağı eylemler içindeydi. Yaşadığınız bu deneyimleri onlara aktarabildiniz mi?
-78 kuşağında Dev- Genç yöneticisiydim ve o kuşakla hep konuştum. 78 kuşağındaki arkadaşlara “biz bir deney yaşadık bundan yararlanmaya balkın, bunu dinleyin, bunu öğrenin” dedim. Ama şunu gördüm. O günkü sosyalist gençlik, olayın siyasi tarafından çok polisiye tarafıyla ilgileniyordu. Bizim başımızdan sıcak bir deney geçmişti ama, onlar bu yaşananları öğrenmeden, olanları sorgulamadan işe girişmişlerdi. Oysa bizim önümüzde geçmişte yaşanmış bir deney yoktu. Biz el yordamıyla bir şeyler yaptık ama onların önünde bizim geçirdiğimiz deneyimler vardı. Biz eski tüfek dediğimiz 3 – 5 adamdan bir şeyler öğrenmeye bakıyorduk.


-Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı’dan söz ediyorsunuz herhalde.
– Evet, bende özellikle Hikmet Kıvılcımlı’nın etkisi fazladır. Ondan yaşadığı deneyleri öğrenmeye çalışıyordum. İşçi kesiminde ve yığınlarla yapılan kahve toplantılarının içinde bulunuyordum. Bu etkileşimde Kıvılcımlı’nın 28sene içerde olmasının etkisi vardı. Görüşleri daha oturmuştu. Mihri Belli’nin öyle bir ortamı, öyle bir durumu yoktu. Mihri Belli de bizim için Türkiye’deki sosyalist ve komünist hareketin eski tüfek tabir ettiğimiz ismiydi. Bizimle diyalog kuran, bize destek veren bir isimdi. Bugün baktığımda onu Türkiye’de var olan cuntalar mekanizmasına angaje olmuş biri olarak görüyorum. O zamanlar bunun söylemini ediyordu ama, biz o zaman esas olarak tarzının bu olduğunu bilme gücüne sahip değildik. Çünkü bizim düşünme ve planlı hareket etme modeline sahip bir çalışma tarzımız yoktu. O kadar hızlandırılmış bir çarkın içindeydik ki, o çarka müdahale eden o anki etkin güç herkes olabilirdi.
 


Osman Cavit İyigün kimdir?


1946 yılında doğdu. İ.Ü Fizik ve İktisat Bölümlerinde okudu. 3 davadan yargılandı. Dev –Genç 141. madde, MTHKP-C 146. madde, TÖS 141. maddeden yargılandı ve toplam 3,5 yıl değişik cezaevlerinde yattı. Fizik, Felsefe, Ekonomi ve Politika konularında çalışmalar yaptı. Halen bu çalışmalarını Bodrum’da devam ettiriyor.


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER


‘Milliyetçilik olmaz olsaydı’
Kozanoğlu: Heyecan verici gelişmeler umuyorum
Kitap konusunda oynanan oyunlar…
‘Ukrayna-Rusya krizi bölgeyi de etkiler’
Seçim kazanmanın ‘püf’ noktası: DELTA Planı
Bu kez Kıbrıslı Türkler AİHM’de hesaplaşacak
Akın, Venezüella’dan ‘iyi’ haberler getirdi…
Alevilerin sol kanadından 4 talep
Saçları ağarsa da gözleri hala kara…
Taşların sihirli gücü
Cherbourg’da bir avuç Türk…
‘Sığınmacı’ ve ‘mülteci’ terimleri karıştırılmamalı
Al babaanneni gel
‘2010 bitiş değil, başlangıç noktası olacak’
‘Tuzla dünyanın da vicdanı oldu…’
‘Stratejik maden borda geç kalındı’
İzzettin Önder: On soruda kriz
‘Çanakkale geçilseydi, Lenin devrim yapamazdı’
‘Sendikal haklarda dışa başka resim veriliyor’
‘Bir Fethullah Gülen devleti tasarlanıyor…’
‘Her midye yenilmez’
İsmail Çoban ile Aşık Veysel üzerine
Bozcaadalı bir Rum’un gözünde ‘Anayurt’
İstanbul’un en önemli sorunu yönetimidir’
‘Karadeniz’deki yokoluşa karşı çıkalım’
Dişli’ uyarı
‘Fotoğrafta görsel kirlilik oluştu’
Türkiye’ye 45 kez turist olarak geldi
‘Bir karşı devrim olmaktadır’
‘Turizm sektörü iyi başladı ama…’
‘Yerli turiste pahalı değiliz…’
‘Türkü giren eve kötülük girmez…’
Boris’in babası, dedesi Ali Kemal’i anlattı
‘KKTC turizminin sorunu ulaşım’
Antalya ormanlarına ‘turistik’ kıyım!
‘AKP’nin Alevi açılımı; evlilik içi tecavüz’
`Bugün ezilenlerin rüyası yok!`
‘Denizlerin talepleri hala Türkiye’nin temel ihtiyacı’
‘Antalya’yı kolay yağmaladılar’
‘Biz devrimciler büyük bir ailenin üyeleriyiz’
‘Abidin’in büyük sanatçılığı yeterince bilinmiyor’
‘Devrim artık şart olmuştur…’
‘AKEL’in zaferi, tüm ilericiler adınadır’
‘Türban MHP’nin taktiğiydi…’
‘AKP gecikmiş bir baroktur!’
‘Figuran değil müdahil olmalı’
İranlı yazar Erad: Aşk, Türk’ü, Kürt’ü sevmektir
AKP’nin Alevi sınavı…
“Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri”
Sıra şeytanda…
Selek: Feminist kitabevi Amargi bir okul…
İstanbul’un turizmi bu atölyede şekilleniyor
Neden Patara ve neden şimdi?
‘Terörün panzehiri ekonomik gelişmedir’
‘Türkmenlerin hakları, bizim Kürtlere de tanınmalı’
‘Mahalle baskısı değil, ideolojik baskı’
‘Meclis’teki partilerin kadın politikası yok’
‘Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı… ‘
Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
‘AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek’
Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı’
Yeşiller bağımsızları destekleyecek
Türkiye sağlık turizminde atakta
‘Hayallere tanık olmak istedik’
‘İngiltere’de işkence yaptılar…’
Akın Birdal: CHP Kürt sorununu unuttu
‘Düşünceye militarizm de engel…’
Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker
‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
Hırant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
‘Sol hareketin çoğu kapitalizmin versiyonu’ VIII
‘Yurtseverlik karşılıksız ve zararlı bir taktik’VII
‘İslamcılar’la flörtü kaygıyla izliyoruz!’ VI
‘Türkiye’de antiemperyalist islami hareket hayal’ V
Liberal ve milliyetci savrulma yaygınlaştı IV
‘Siyasal İslam’la isbirliğine gitmeliyiz’ III
Dünya solu karamsarlığı attı II
‘Emperyalizme kurşun sıkanlar müttefikimdir’ I
Hayalet yazar Hüdai Nabit
Çitlembik ağacıyla söyleşi
‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
İran PKK’yi neden bombalıyor?
Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
Merve Kavakçı: Dini bir mesele
Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
‘Beni en çok korkutan: Google’
‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
O bir ‘peynir avcısı’
‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova
Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
12 Eylül iddianamesine ne oldu?
Akın Birdal: Evren yargılanmalı
Hitler ile söyleşi…
‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
Türk solu titreyip kendine gelmeli’
‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
ABD işdünyasında çöküş…
‘ABD Anayasası Patara’dan’
Çocuklar öldürülmesin!
‘Bir Gün Mutlaka’
‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
Kaş’taki gözyaşı
‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
Devrim Bize Yakışırdı!
G-8 protestosundan gözlemler…
Başkalarının hayalleri…
Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
Fokları, katliamdan kurtaralım!
Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
Çocuk İşçiler
Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
Faşizm neden Almanya’da kök saldı?
Demirel davasında tekelci medya da suçludur

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × 5 =