Ebemin bale ayakkabıları

Bir arkadaşım kızdığı zaman “ebenin pembe bale ayakkabılarının bağını üreten dokuma tezgahına yağı döken adamın evine süt getiren sütçünün eşeğinin ayağına taş değmesin” dediğinde çok gülmüştüm. Bir küfür bu kadar mı sevimli hale getirilebilinir. Ebem (babaannem) öldüğünde yüz yaşınin üzerindeydi.  Yüzleri kurak bir tarla gibi kiris kırış olmuştu. Vücut ölçüleri en iyi balerinin olculerinden daha idealdi. Sigara içerdi. Bütün sağlık uzmanlarına inat ölene kadar da içti.

Oysa ebemin hiç bale ayakkabısı olmamıştı. Bu nedenle arkadaşımın küfürünü üstüme almadım. Ebem bale de seyretmedi. Hatta baleyi duyduğundan da emin değilim.  Bale ayakkabılarının bağını yapan tezgahın ustasının sütçüsünün esseğini de hiç kaygı etmeden mutlu ve güzel yaşadı.

Ayşen ve Devrim bizi Kraliyet Opera Evi’nde (Royal Opera House) bale seyretmeye davet edince ebemin bale ayakkabıları aklıma geldi. Hemen kabul ettim. Öyle ya biz en az on kuşaktır bale seyrederiz ve ebem bizim köylerde iyi balerin olmakla tanınırdı. Bizim köylerde mahsul bale şenlikleri ile kaldırılırdı. O gunleri anacagim, nasıl yok diyebilirim. Üstelik davet kraliyetten geliyordu. Düşünsenize: Royal Opera House. İsmini bile söylerken ayaklarım yerden kesiliyor. Sanki kralice beni caya cagirmis gibi heyecanliyim.

İyi ki de kabul etmişiz. Bize muhtesem bir ziyafet oldu. Biz derken tabi siz onlarca insanı düşünmeyin. Hepimiz dort kişiyiz. Solondaki diğerlerini biz tanımıyoruz. Ama bir kaç kişi gizli gizli birbirlerine beni gösterirken yakaladım. Belli ki ebemi tanıyorlar.  Salonda sol yanımda oturan kadının sürekli göz ucuyla alttan telefonuna bakışından ebesinin bir bale ayakkabısınin bile olmadığıni anlamak zor olmadı.

Ebemin o pembe bale ayakkabıları dışında tabii ki bale seyretmişliğim vardır. En son Liviv’de findikkiran balesini seyretmistim. Ayrıca kızım yillardir bale dersleri almaya devam ediyor. Evde ona bazı hareketler gösterdiğim doğrudur. Gerçi kızım sanatın başka dallarında daha başarılı olacağımı söylüyor ama ben ebe mesleği baleden de vazgecemiyorum. Tek sorun o narin ayak parmaklarımın artık taşıyamaz olduğum o kaba vücudumu taşımada gösterdiği direnç.

Baleyi uzmanlar koreografi kurallarına göre düzenlenmiş danslara ve müziğe dayalı sahne gösterisi olarak tanımlıyorlar. Rönesans dönemi İtalya’sında mim sanatçılarının tiyatro ve halk danslarında kullandıkları küçük adımlardan ortaya çıkmış. O dönem insanları yaşamı küçük yaşadıkları için hep küçük adımlar atarmış. Türkçe hareket etmek anlamına gelen İtalyanca ballo kelimesinden türetilmiş ismi.  Ama sonradan o koca gövdeyi parmak uçlarında taşımayı nasıl ve niçin keşfetmişler onu pek anlayabilmis degilim. Ama asi  bir sanattır bale. Tüm dünyada, ki buna bizim köy de dahil, dinginliğin ve asılığın sembolü olarak kabul edilir. Balerinlerin ayak parmakları üzerinden kuğu gibi yürürken, o ellerindeki zarafet ve asilik hayranlık uyandıran cinstendir.

Sonradan Fransız’lar ve Rus’lar bale alanında ciddi yol almışlar. Özellikle Rusya’da Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran dünyaca bilinen baleler olmuşlar.

Sanat etkinliklerine hep erken gitmek isterim. O an insanların kendilerine ayırdığı özel zamandır ve izleyici daha dingin ve algıları daha açık olur. Ayrıca salonun ambiyansını yakalamak ve öncesinde bir bardak sarap içmek keyifli olur. En çok da “sanat toplum için mi yoksa sanat sanat için mi yapılmalı” konuyu tartışmayı severim. Ebem de sanatin sanat icin yapilmasini savunurdu. Ben ise sanat salon içindir tezi ile sanat tartışmalarına bir yeni boyut katmak niyetindeydim.

İçerisi de dışarısı da muhteşem bir bina Royal Opera House binasi. İlk bale gösterisi 1734’de yapılmış. Bina birkaç sefer yangınlardan da etkilenmiş ama her defasında yeniden onarılmış ve bugünlere kadar getirilmiş. Kimbilir kimlere ve nasıl oyunlara ev sahipliği yapmıştır.  İçinde cafeler ve restaurantlar var. 5. katta Covent Garden’e bakan bir bolkon cafesi var ki orada ki sohbetler para versen alınmaz cinsinden. İç mimarisi ise rüya gibi.  Gerçi oyunu seyrederken binanın görkemi ve bölgesi orada bir otelin ne kadar para kazanacağına dair bir hesaplaşmaya itmedi desem yalan olur. Tanesi £80 sandalye satıp ne kazanacak ki? Koca bina acaba verimsiz mi kullanılıyordu? gibi kafamda Türkçe sorular…    Bu binanın kullanış biçiminde bu İngilizlerin bir kez daha batacağına kanaat getirip oyuna konsantre oldum. Bizim yaratıcı ve fırsatçı dehamizdan mahrum oldukları için de üzüldüm.

Gittiğimiz gösteri üç bölümden oluşuyordu. İlk bölüm The Golden House muhteşem müzikler eşliğinde bir bale gösterisiydi. Oyun içinde iki baletin bir gosterisi vardı ki nefes almadan izledik. Üçüncü oyun Flight Pattern adını almış. Sahnede onlarca balet ve balerin göçmen krizini müzik ve danslarla anlatıyorlar. Çok etkileyici bir karıyoğrafı ile çaresizlik duygusu anlatılmış. Bunu on kitapla anlatmak mümkün olmazdı. Sanatın gücü karşında bir kez daha şapka çıkardım.

Ama ben esas ikinci oyun olan Meduşa üzerinde durmak isterim. Şu bizim Meduşa, hani yerebatan sarnici ile Didim’de heykeli olan Meduşa. Hatırlamadınız mı? Hani şu mitolojide gözlerine bakan kötü niyetli kişileri taşa çevirdiğine inanılan kadın.  Bu nedenle Antik dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla Meduşa kabartmaları, mozaikleri ve resimleri sık sık kullanılan yılan başlı kadın.

Öyküsü de şöyledir; Meduşa, yaşamına çok güzel bir genç kız olarak başlamıştır. O kadar güzeldir ki tanrıçaların kıskançlığını üzerinde toplamış, tanrıları da peşinde koşturmuştur. Tanrıça Athena (Zeus’un en çok sevdiği kızı) onu çok kıskanmaktadır. Denizlerin tanrısı Poseidon ise Meduşa’ya hayrandır. Başı öylesine dönmüştür ki bir gün Athena’nın tapınağında Meduşa’ya zorla sahip olur. Daha sonra Athena ve Perseus’la iş birliği yaparak Meduşa’nın başını kestirir. Başı kesildiği anda Meduşa’nın Poseidon’dan olma çocukları Pegasus ve Chrysar gövdesinden dışarı fırlarlar. Meduşa’dan sıçrayan kan damlaları Libya çöllerine düşer ve birer yılana dönüşürler.Perseus, Meduşa’nın kesik kafasını alır ve gider.

Düşünün böyle bir öyküyü bale olarak sergiliyorsunuz. Oyunda Meduşa’yı Natalia Asıpova oynuyor. Tam 40 dakika sahnede kaldı. Sahnede kaldığı sürece kesintisiz olarak müziğin ritmiyle danslar ediyor ve vücudunun bütün detaylarını kullanarak öyküyü size anlatıyor. Onun dans ettiği anlarda acıyı ve öfkeyi bütün hücrelerinizle yaşıyorsunuz. Meduşa’nın sahnede askerlerle yürüttüğü mücadele ve onların başlarına vurduğu darbelerle çevirmesi ve o askerlerin dans ritmiyle dönerek yere düşmesi hayranlıkla işlediğimiz sahnelerdi.

Ebem çileli yaşamında ayakta kalabilmek için bu dansları kimbilir kaç sahnede sergiledi. Gizemi kaldı yaşadığı yüz yıllık ömründe. Neyse ki o cadı kıskanç Athena ile yolu kesişmedi de güzel kaldı anılarımızda.

Royal Opera House binasında geçmiş oyunların kostümleri sergilenir.  İçinde ebemin  pembe bale ayakkabılarını aradım; yoktu.  Üstelik Meduşa’nın bale ayakkabıları da bağcıksızdı. Arkadaşım yanılmıştı, bale ayakkabısında bağ yoktu artık.  Ne mutlu Meduşa’yı oynayan belerinin torunlarına. Hiç değilse onlar ebelerinin bale ayakkabılarının bağcığının hesabını vermeyeceklerdi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.