Egosu şişik yazarlar dönemi (III)

Egosu şişik yazarlar dönemi (III)

0
PAYLAŞ

Başbakan Erdoğan gündeme getirmeseydi, egosu yeterinden fazla şişik haldeki köşe yazarlarından bahsetme şansı olmayacaktı.

Ulusal basınımızda 600’e yakın köşe yazarı hemen hergün, kendi üsluplarına göre birikmiş bilgilerini okuyuculara aktarıyorlar.

Ve hemen her gün okuyucuların karşısına çıkıyorlar.

Peki okunuyorlar mı?

Bu konuda okuyucular arasında yeterli ve gerekli anketler yapılıyor mu?

Hiç sanmıyorum.

Tek yapılan internetteki tıklama sayısının ne kadar olduğu.

Bunun ne kadar ölçü olabileceği ayrıca tartışılabilir.

Her yazarın köşe yazısını bir çok insana tıklatabilme hilesine başvurulabileceği de cabası.

Hatta kendi kendisini bile tıklayabilir.

Bir elin parmakları kadar köşe yazarının gerçekten Türk basını için gerekli olduğuna inanıyorum.

Bu sayı bilemediniz 20 olabilir.

Bunların okuyucuyu doğru yönlendirme, olayları doğru analiz edip doğru sentezlere ulaşma, doğru öğretme ve doğru bilgilerle donatma görevlerini yerine getirdiklerine ve hemen her ele aldıkları konuda gerekli araştırmaları yapıp yazılarını yazdıklarını görüyorum, fark ediyorum, sanıyorum.

Peki “Allah kabul etsin” türünden, içi boş ama fotoğrafları hoş köşe yazarı geçinenlerden vazgeçilmez mi?

Elbette vazgeçilir.

Prof. Dr. Kurthan Fişek’in espri ile karışık dile getirdiği bir görüşü vardır. Birlikte çalıştığımız dönemde her fırsatta tekrar etmekten geri kalmamıştır:

“Çöpe atılmayacak haber, kovulmayacak gazeteci yoktur. Vazgeçilemeyecek olan tek kişi gazete patronlarıdır.”

Doğrudur.

Kendisini tekrarlayan, okumadan sorunu çözmeye çalışan, araştırma yapmadan fikir yürüten, gezmeden-görmeden oturduğu yerden ahkam kesen o kadar fazla köşe yazarı var ki, bunların kapladıkları alan kadar reklam ve ilan alınsa, gazetelerin patronları ihya olurlar.

Yazarların gazetelerine faydadan çok zararları vardır demek de haksızlık…

Eğer gazeteler habercilik yapmıyorlarsa, kendi aralarında haber atlatma, daha fazla güzel ve etkili haber verme yarışına girmiyorlarsa, bir bakıma köşe yazılarıyla gazeteyi doldurmak zorunda kalıyorlar demektir.

Bu açıdan bakınca yazarlar “dolgu” malzemesi olarak, yer işgal etme anlamında kullanılıyorlar demektir.

Bu ise çok acı bir şey bence.

Eskiden köşe yazısı yazmak için “yazar gibi yazar” seçmek, ona köşe açmak son derece zordu.

Gazeteciliğin tüm kademelerinde çalışmış olmak, mesleğinde iyice uzmanlaşmak dahi köşe yazarı olmak için yeterli değildi.

Zaten gazete patronlarının “köşe yazarları sayısı artarsa satışım da artar” diye bir dertleri de yoktu.

Çünkü DNA’sında doğuştan gazetecilik olan, geçmişinde bu dalı meslek edinmiş ailelerden gelen patronlar, gazeteyi haberin, özel haberin, araştırmanın daha fazla satttıracağına inanıyorlardı.

Bu yüzden tek başyazarı yeterli görüyorlardı demek ki.

Ben çok eskilerde değil ama yakın geçmişteki uygulamaları çok iyi hatırlıyorum.

En basit örneği kendimden vereyim, daha inandırıcı olsun.

1983 yılında Hürrriyet’in Yedinci Gün adlı Pazar ilavesinde Ankara Notları yazmam istendi.

Çok ama heyecanlandım.

Meslekte 23 yılı geride bırakmış, Hürriyet’te ise 10 yılı doldurmuştum.

Yani çeyrek asırlık gazeteci sayılırdım o sıralarda.

Köşemde yayınlacak notlarımın, yorumlarımın beğenilip beğenilmeyeceğini merak ediyordum.

Ilk köşe yazım çıktığında imzam yoktu.

İkinci hafta imzamı yine kullanmadılar.

Fotograf kullanma Türk basınında henüz icat (!) edilmemişti.

Sadece isim ve soyadımın kullanılmasına razıydım, onu bekliyordum ama bir türlü gerçekleşmiyordu…

Üçüncü hafta nihayet ama bu kez de (S.B) rumuzu konmuştu Ankara Notları’mın alt köşesine.

Sonunda eki hazırlayan Erdoğan beye telefon etme ihtiyacı duydum:

“Ya, adımı soyadımı açık açık kullanın, ya da hiç kullanmayın. Ben cinayet zanlıları, ya da yüz kızartıcı suç işlemiş olanlar için haberde kullanılan böyle bir rumuzu reddediyorum”

Bu itirazımdan sonra imzam açık ve net olarak köşemde yer aldı.

Allah rahmet eylesin o dönemdeki Genel Yayın Yönetmenim Çetin Emeç, benim itirazımı aktaran sayfa sorumlusu arkadaşa “Yahu arkadaşımız yerden göğe kadar haklı. Hem kafa yorup bize yorum yazıyor, hem de suçlu muamelesi görüyor” demiş.

Sonra bu benzetmeme çok gülmüş.

İlk açık ve net imzalı köşe yazım çıktığı zaman çok gururlandım ama egomun şiştiğini hiç hatırlamıyorum.

Ego veya egolar nasıl şişiyordu acaba?

(devam edecek)

BİR CEVAP BIRAK