Şehrin Öznesi Olmak!

Gönül frekansları maveradandı.


Karakışın “Pu desen buz tutacak” soğuğuna, “Bana mısın!” demeden düşer yollara… gocuğuna sarınarak Kutlu Ev’in yolunu tutardı. Lapa lapa yağan rahmet, üzüm karası sakalına ak pak bir desen düşürürdü.


Koltuğuna kıstırdığı cırcırlı, küçücük, tek gözlü, siyah deri çantasına gözü gibi bakardı. Kırk yıl önce Samanpazarı’ndan iki kuruşa almış; sağ eliyle kavradığı yüzünün derisi atmış, astarı çıkmıştı.


Sobanın dibine çömelir, dünden yarım kalan uğrak yerlerinin planını kurar… işi erken biterse taşçıya, mermerciye, duvarcıya, camcıya bir koşu gider… ustanın işini beğenmezse, ortalık çekilince el yordamıyla bakar, onarırdı.


Makbuzu matbaacıya verirken ana paraya dokunmaz, “Sonra laf olur!” diye kırtasiyeyi cebinden öderdi.


Nasıl olsa kendisi için istemiyordu! Bu sebepten olacak ki bir yerlere girdiğinde başı göğe erer; kibre kaçmayan garip bir gururla gönlünden geçeni ister…


Zaten bu semtlerin aşinası olduğundan, daha köşe başında görünür görünmez bir tuğla parası, yahut yüklü bir minare levazımatı… hazır olur; ikiletmezlerdi.


İki göz, bir mabeyn evine girdiğinde, kar suyuyla lobuç olmuş ayakkabısını ters çevirip sobanın dibine kor… çoraplarını dirseğe yakın tele asar… sızım sızım sızlayan bacaklarını oğuşturur; ayaklarına can gelirdi.


Emektar çantasından makbuzu çıkarır; bozuklukları ayrı, kağıtları ayrı hesaplar… açık verirse emekli maaşından katar, kimseye laf söyletmez, ele güne karşı dik durur… hesabını muhanete değil, bir tek O’na verirdi.


Hane halkı “isimsiz kahraman”a gıpta ile bakar; o da, sınırsız aile desteğini alarak arkasına, düşerdi yollara. Yarım asırlık sırdaşı, bu halini bildiğinden ekmek yoksa hamur yoğurur… bir gün olsun eksik bildirmez… ama o da yuvasını ihmal etmezdi.


Şehir onu tanırdı. İlmi az, hilmi çok ihtiyar delikanlıya, ömürlük tutku nereden peyda olmuştu? Gönlünü bu yollara düşüren neydi? Biraz ısrar edince dayanamaz, anlatırdı:


“Çok zaman evveldi. Siz daha dünyada yokken, esameniz bile okunmazken…  buralara adı bizden, cinsi başkasından bir zümre geldi. Bizi Yaradan’dan koparmakmış vazifeleri. Tarihler yazmaz, neler oldu neler!


Öyle günler gördük ki, meyyitimiz ortada kaldı da, üç günlük yoldan bir elhem, üç gulhü okuyacak adam getirdik. Böylelikle arımızınan yerine yerleştirdik; bacı, gardaş, evlat, iyali…


Sonra bir rüzgar esti: Halkı kendinden sayan birileri çıkmış, bizim gibi konuşuyorlarmış. Oturgaçlı götürgeç midir, nedir?  Öyle lafları bırakıp yerli lisan konuşuyorlarmış. Bizim gönlümüzde de küllenen bir sevda varmış; “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir!” dedik; vurduk, dağlara taşlara.


Ne peşimize düşen var, ne kodese çeken…  Nice zaman var ki kuş uçmaz, kervan göçmez diyarlarda hayır duygusu depreşti yeniden. Özüne sahip çıktı halk; zaten mayası temiz, bu toprağın insanının.


Sen bilmezsin bunun tadını, zamane insanısın ne de olsa; sen destekli konuşursun, biz bilek gücüyle destek atarız habire.


Bir alışsan, ne de keyif verir insana; gösteriş yok, menfaat yok. Ha, bizim çıkarımız yok mu? O da, “Altından ırmaklar akan, Gurban Olduğumun bize vaadettiği…”


Daha ne istersin, şu dünyada ayva yiyon boğazında kalıyor, su içiyon karnın şişiyor; nimetin külfeti de var; Öte Alem’de dert yok, tasa yok! Bana müsade,  duramam gayri; yapılacak bir ton iş var!”


Hayran hayran bakakaldın ardı sıra. “Ömrüm bitirmiş, virane miyem; aklım yitirmiş, divane miyem?” dizeleri döküldü ağzından, şuursuzca.


Ardahan’ın Poladik’i, Çubuk’un Selimiye’si, Sivas’ın Yayla’sı, Bartın’ın Abdipaşa’sı, Çemişgezek’in Yelmaniye’si…  senin kutlu ellerinin eseri.


Yürü, ayağına taş değmesin; bahtın açık, ellerin bereketli, yüzün ışıl ışıl olsun. Keder, senden azade; umut, azığın; gönül sofran ziyade olsun!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.