Ekonomi için korkutan yorum

Türkiye’nin önde gelen ekonomistlerinden Daron Acemoğlu, krizi değerlendirdi.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ekonomistler arasında gösterilen MIT (Massachusetts Instıte of Technology) Profesörü Daron Acemoğlu, Türkiye ekonomisine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Acemoğlu, Dünyanın en çok alıntılanan 10 ekonomistinden biri. Acemoğlu’na göre “Türkiye ekonomisi için kolay bir çözüm yolu yok.”

ABD ile yaşanan, karşılıklı yaptırıma dönüşen kriz sonrası TL, dolar ve diğer para birimleri karşısında değer kaybı yaşadı. Artan döviz kuru ekonomi yönetiminin önlem almasına neden oldu.

Acemoğlu ismi, 24 Haziran’daki çifte seçim öncesi HaberTürk yazarı Nagehan Alçı tarafından hükümette yer alacağı iddiasıyla ortaya atılmıştı.

başlangıçnoktası.org’a konuşan Acemoğlu dünya ve Türkiye’deki ekonomik ve teknolojik gelişmeleri değerlendirdi. Acemoğlu’na Türkiye ekonomisiyle ile ilgili olarak sorulan soru ve yanıt şöyle:

Türkiye ekonomisinin durumu vahim. Son on yıllık büyümenin büyük bir kısmı düşük kaliteye sahip ve verimsizliklere gebe. Yaklaşmakta olan iktisadi durgunluktan çıkış yolu nedir (eğer stagflasyon yoksa)? Bazıları iyiye gidişatın önceki ekonomik patlamanın büyüklüğüne bağlı olduğunu söylüyorlar, Türkiye’nin yakınındaki krizden kurtulması ne kadar zaman alacak?

“Kolay bir çözüm yolu yok. Türkiye ekonomisi, son 10 yıldaki kurumsal sallantılardan kaynaklanan yapısal sorunlara sahip. Düşük kaliteli büyüme bunun bir sonucu. Fakat zamanla bu yetersizlikler iflasa karşı savunmasız olan şirketleşmiş kesime yol açmıştır. (ki bu da bankacılık sektörüne, özellikle de inşaat ve emlak sektörüne karşı büyük tehlikeler yaratır.)

İlerlemenin en iyi yolu, kurumları geliştirmek, Türkiye’nin yabancı sermayenin kaçışından dolayı zarar görmeyeceğinden emin olmak ve kurumsal sektörü yeniden yapılandırmak ve böylece kurumlar borçlanma sonucunda devrilmeyecek duruma gelmiş olacaklar.”

Medyascope’ta ise Prof. Daron Acemoğlu’nun 17 Ağustos 2018’de Bloomberg’de yayımlanan yazısına yer veriliyor.

Okan Yücel tarafından çevrilen yazıda Acemoğlu, demokrasi ekonomi ilişkisini ele alıyor. “Yaygın ve yanlış genel kabullerin aksine, demokrasi ekonomik büyüme için iyidir” diyen Acemoğlu’nun yazısı şöyle:

Tarih boyunca demokrasinin yanlışlarını ortaya çıkartmak kolay olmuştur. Platon demokrasiyi anarşi ile bir tutmuş, istikrarsızlıkla, hatta bir suç örgütünün yönetimiyle kıyaslamıştır. Ona göre tiranlıktan sonraki en kötü hükümet sistemidir. Aristoteles biraz daha iyimser olmasına rağmen demokratikleşme süreci konusunda şüphelidir: “Devletin en üst mertebesindeki insanlara inanmak güvenli değildir” diye yazar. Montesquieu, Rousseau ve Nietzsche gibi pek çok Batılı filozof da demokrasiye eleştirel yaklaşır.

Demokrasi dünya üzerindeki pek çok devletin temel hükümet formu haline gelip şu anda ortaya çıkardığı birtakım sıkıntılardan çok önce bile bu görüşler yaygındı. Örneğin saygıdeğer bir yargıç ve ekonomist olan Richard Posner 2010 yılında şöyle yazar:

“Çok fakir ülkeler için diktatörlük genellikle makul bir seçenektir. Bu tip ülkeler yalnızca en basit ekonomik sistemlere sahip olmamakla kalmaz, aynı zamanda demokrasi için gerekli olan kültürel ve kurumsal yapılara da sahip değillerdir.”

Bugünlerde demokrasinin sabıka kaydı daha uzun. Tıkanık olmakla, verimsiz olmakla, reform gerçekleştirme kapasitesine sahip olmamakla ve elbette şu anda Beyaz Saray’ın işgalcisi gibi kusurlu kişilerin seçilebilmesine olanak sağlamakla suçlanıyor.

Bütün bu fonksiyonel bozuklukları düşündüğümüz zaman ekonomik krizlere de sebep olmasına şaşırmamak gerekir. Öyle ya da böyle, demokrasilerin ekonomik büyüme için pek de yararlı olmadığı düşüncesi bir vaka değil mi?

Aslında gerçek oldukça farklı. Demokrasi ekonomik büyüme için iyidir. Askerî diktatörlükler veya monarşi gibi sistemlerden demokrasiye geçenlerde veya otokrasiden demokratik rejimlere geçen ülkelerde, devam eden 20 yılda çok daha yüksek ölçüde ekonomik büyüme gerçekleşir ve kişi başına düşen gelir yüzde 20 oranında artar.

Güney Kore örneği bunu gösteriyor. Güney Kore’nin ekonomik mucizesinin sebebi olarak genellikle 1960’lı yıllardaki otoriter liderleri gösteriliyor. Örnek olarak da devlet merkezli endüstriyi yöneten lider General Park Chung-Hee veriliyor.

Ancak 1980’li yıllarda ülkenin kişi başına düşen geliri Japonya’nın yalnızca yüzde otuzuna eşitken büyüme yavaşlamıştı. Büyük çaplı öğrenci hareketleri, ticarî birlikler ve demokrasi yanlılarının gerçekleştirdikleri protestolar sonucunda askerî hükümet Haziran 1987’de devrilmişti ve ülke ekonomisi takip eden 20 yıl boyunca yıllık ortalama yüzde 5’lik büyüme gösterdi. Bugünkü kişi başına düşen gelir Japonya’dan yalnızca yüzde 30 daha az.

Ama bu nasıl gerçek olabilir? Demokratik olmayan Çin tüm zamanların en etkileyici büyüme mucizesini sergilemiyor mu? Pek çok yorumcu demokrasinin ekonomik büyüme için en iyi seçenek olmadığını düşünmüyor mu?

Demokrasiler yolsuzluklarla mücadele etmek veya tekelleri engellemek gibi ekonomik büyümeyi sağlayacak reformları adapte etmek konusunda kötü değiller mi?

Elbette ki demokrasi fakir veya eğitim düzeyi düşük toplumlarda işleyemez: Böyle bir ortamda demokrasilerin ekonomik göstergeleri bir faciaya neden olmaz mı? Ve dünya üzerindeki bütün demokrasilerin bugün yaşadıkları sorunlar demokrasinin doğasındaki kusurlardan kaynaklanmıyor mu?

Bu beş sorunun hepsine teker teker bakalım.

Evet, Çin’in büyümesi etkileyici. Hiçbir demokratik ülke buna yaklaşamıyor. Ancak Çin’in kişi başına düşen gelirinin 300 dolardan az olduğu 1970’li sonundan itibaren büyümesini Almanya ve ABD ile kıyaslamak elmalarla portakalları kıyaslamak gibi.

Doğru sorular şunlar olmalı: Eğer Almanya demokratik bir ülke olmasaydı son yirmi yıldır yaşadığı büyüme daha hızlı olacak mıydı? Veya eğer Çin demokratik bir ülke olsaydı şu anda daha mı yavaş bir büyümeye sahip olacaktı? Bu karşıt olgusal (counterfactual) soruları cevaplamak her zaman zor olmuştur ve eğer bu ülkelerin siyasî rejimleri farklı olsaydı nasıl olacağını akıllıca tahmin edebilmek için istatistiksel verilere ihtiyaç vardır.

En basit yaklaşım olan, ülkeleri çapraz kıyaslamak yerine (Örneğin Çin ve Almanya’yı) bir ülke demokratikleştikten veya otoriterleştikten sonra büyüme yörüngesi nasıl değişmiş ona bakmak gerekir. Bu tip bir analiz demokratik olmayan ülkelerin büyüme ile ilgili yaşadıkları sorunları açığa çıkartabilir.

Evet pek çok akademik yazıda veya popüler tartışmalarda demokrasinin ekonomik büyüme için iyi olmadığı iddia ediliyor. Bu yanlış bakış açısının birkaç tane kaynağı mevut. Bunların başlıcası, yukarıda değindiğimiz gibi Çin ve Batılı ülkeler kıyaslaması yapmak, hem de dikkatlice istatistiksel analizler yapmadan.

İkinci potansiyel sebebi anlamadan şunu belirtmek gerekir ki otoriter rejimler genellikle ekonomileri düşüşe geçerken hata yaparlar. Bu yüzden de demokratik yönetimler genellikle sıkıntılı bir ekonomi devralırlar. Bir ülkenin demokrasiye geçiş aşamasından birkaç yıl önceki ekonomik verileri ile birkaç yıl sonrakileri kıyaslamak demokrasilerin ekonomik verimliliğe kattıkları ile ilgili yanıltıcı izlenimlere neden olabilir.

Son olarak yeniden Aristoteles ve Platon’a dönelim. Pek çok entelektüel demokrasinin karar alma süreci hakkında şüphecidirler, demokrasinin zayıflıklarına ışık tutarlar ve başarılarının görmezden gelinmesine neden olurlar.

Evet demokrasilerin büyüme için kötü bir model olduğunu iddia edenlerin bir diğer argümanı; demokrasilerin, diktatörlerin veya otoriter rejimlerin sahip olduğu güçte bir reform yapma kapasitesine sahip olmamasıdır. Mesela General Augusto Pinochet 1973 yılında demokratik seçimlerle başa gelen Salvador Allende’yi devirdiğinde tam da böyle yapmıştı ve 3000 kişiyi idam ettirmişti. Bugün pek çok insan demokrasilerin tahammül edemeyeceği reformları yapabildikleri için otoriter hükümetleri savunuyor.

Ancak gerçek tam tersi gibi gözüküyor. Pek çok alanda, demokrasiler piyasa yanlısı reformları gerçekleştirmeye daha yatkın. Bir ülke demokratikleştiği zaman genellikle bir takım reformlar uygulanır. Bazı verimsiz uygulamalardan ve önceki rejim tarafından oluşturulan tekelcilikten vazgeçilir.

Piyasa reformları uygulamaya meyilli olması demokrasilerin ekonomik büyüme oranlarını yukarıya taşıma sebeplerinden bir tanesi. Yalnızca bu değil tabi. Bir kısmı bu reformlardan ve bir kısmı da demokrasilerin getirdikleri ekonomik ve sosyal değişimlerden dolayı yatırımlar demokratikleşmeyi takip ederek artar.

Ancak demokratikleşmeyi takip eden en önemli değişim ne yatırımların artması ne de piyasa reformları. Demokrasiler vergileri arttırır, eğitime ve sağlığa daha fazla harcama yapar, gelecek on yıllarda ekonominin daha büyük bir üretkenliğe sahip olması için çabalarlar.

Richard Posner’in yukarıda alıntıladığımız sözü mantıklı gözüküyor olabilir. Seçmen eğitimsiz ve ekonomi modern olmaktan uzak olduğu zaman demokrasilerin eksileri artılarından daha fazla gibi gözüküyor olabilir. Ancak veriler farklı bir şeyi gösteriyor. Düşük gelirli ve düşük eğitimli ülkelerde de demokrasiler daha hızlı büyümeye neden oluyor.

Bu bazı ülkelerin demokrasiye hazır olmayabileceğini reddetmek demek değil. Ve bunun da eğitim seviyesiyle veya ekonomik yapılarla pek de alakası yok. Daha çok ülkedeki siyasetin doğasıyla ilgili. Uzun zaman devam eden diktatörlüğünün ardından düşen Kaddafi sonrası Libya’yı ele alalım.

Demokrasi burada kayaya çarpmak durumundaydı çünkü Kaddafi rejimini ayakta tutabilmek için senelerce ülke içindeki sosyal farklılıkları sömürdü ve devletin (askeriye hariç) herhangi bir kurumunu inşa etmek için en ufak bir çaba bile göstermedi. Bunun yanı sıra ülke silahlı kişilerce ve gruplarca istila edilmişti.

Böyle bir ortamda demokrasiyi kurabilmek veya koruyabilmek çok zordur. Bu gerçekler ışığında, demokratikleşmeyi takip eden yüzde yirmilik bir kişi başına düşen gelir artışı göründüğünden çok daha değerlidir. Eğer biri sadece demokrasinin işlemesine yoğunlaşmış olabilseydi bu sayı çok daha büyük olabilirdi. Demokrasiden yüzde yirmilik bir kazanç Libya gibi örnekleri kapsıyor.

Ve evet, demokrasi kuşatma altında. Ama demokrasilerin büyüme için iyi olması demokrasinin işlemesinin kolay olup olmadığıyla ilgili kesin konuşmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda demokratik olmayan ülkelerin sorunsuz şekilde demokrasiye geçeceklerini iddia etmek de doğru değil.

Demokrasi çalışmayı gerektirir ve sıkça karşıdan esen rüzgarlarla yüzleşirsiniz. Ve bunun tek nedeni de demokrasi düşüncesinin günümüzde Çin ve Rusya gibi güçlü uluslararası aktörleri tehdit edebiliyor olması değil. En büyük sıkıntılar dışsal değil, içsel. Demokrasi kazananların yanı sıra kaybedenler de yaratıyor.

En sonunda bazıları daha fazla vergi ödemek durumunda kalıyor ve kendi tekellerinin kaybolmakta olduğunu görenler bu durumdan mutsuz oluyorlar. Bu gerginliklerin yanı sıra kaybeden tarafın demokrasiyi al aşağı edebilecek kadar güçlü olabilmesi de pek şok demokrasinin temelinin sağlam olmamasının en büyük nedenleri.

En önemlisi ise ABD’de şu anda yaşanmakta olan olaylar. Bunun yanı sıra Macaristan, Türkiye ve Venezuela gibi ülkelerde olanlar gösteriyor ki demokratik denetimler ve normlar, daha sonra onları ortadan kaldırmak için çabalayan kuvvetli kişilerin karşısında engel teşkil edebiliyor. Doğal güçlerin kutuplaşmaya neden olmasından ve uzlaşmamaya hevesli olunmasından dolayı – ki bunlar demokrasinin en önemli sütunları – sıkıntılı süreçlerde demokratik politikaların uygulanması daha zorlu bir hale gelebiliyor.

Bütün bu sebepler demokrasiyi kötülemek için neden değil, aksine daha güçlü bir şekilde savunmak için bir neden. Demokrasi kırılgan olabiliyor. Bazen tıkanık, bazen çatışmacı ve kutuplaştırıcı olabiliyor. Nadiren şirin oluyor. Ancak sadece dünya üzerindeki pek çok insanın haklarının korunması ve onlara söz hakkı tanınmasını sağlayan en iyi rejim olmakla kalmıyor, aynı zamanda ekonominin sağlığı için de diğer bütün alternatiflerden çok daha iyi.

Bu bağlamda Churchill’in ünlü demokrasi tanımı daha da anlamlı hale geliyor:

”Hiç kimse demokrasinin kusursuz olduğunu iddia edemez. Aslında demokrasi en kötü hükümet şeklidir, bugüne kadar denenen diğer bütün yönetim şekilleri hariç tutulursa.”

Churchill’in söylemediği ancak eşit öneme sahip bir başka şey ise eğer demokrasinin diğer yönetimlerin sağlayamadığı avantajlarına sahip olmaya devam etmek istiyorsak bunun için çalışmaya ve demokrasiyi savunmaya ihtiyacımız olduğudur.

Ve bu önce demokrasinin ne önerdiğini kabul etmek, sonrasında ise sadece bizim gibi sıradan insanların, yani demokrasinin yetkilendirdiği insanların, demokrasiyi savunmayı üstlenmesi ile başlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 + fourteen =