Ekonomi ve siyasal istikrar ilişkisi

PAYLAŞ

IMF programının uygulanma süresi boyunca iki önemli sav ileri sürüldü. Bu savlardan biri, “bütçe disiplini”, ikincisi ise, “siyasal istikrar” ya da “siyasal güven”dir. Bu savlar halka öyle anlatıldı ki, eğer siyasal istikrar oluşturulursa, ekonomide şoklar ve krizler önlenir ve bundan tüm kesimler yarar sağlar.

Bu sav o derece ileri düzeye taşındı ki, başta sermaye çevreleri olmak üzere hemen tüm demokrasi hayranı sivil toplum kuruluşları, fiilen tek parti siyasetini sergileyen AKP yönetimini benimsedi ve bu partiye  önümüzdeki seçimde de tekrar şans  tanınması görüşünü topluma dayatır oldu. Gerçekten, önümüzdeki seçimde AKP tekrar iktidara taşınırsa, hatta Cumhurbaşkanı da parlamentoya uyumlu olacak şekilde belirlenirse, ekonomik gidişat hiçbir kazaya uğramadan devam ediyor olabilir.

Bu nedenle, parlamento kararlarına ve bazı üçlü kararnamelere itiraz etme durumunda olan Cumhurbaşkanı yanında,  iptal kararları ile yasama ve icra erkinin otoritesini sarsan yargı organları da parlamento ile uyumlulaştırılırsa, ekonomik sıçramanın(!) önünde hiçbir engel kalmamış olabilir. 

Bu görüş, ilk bakışta, ekonomiye ve tüm topluma yararlı gibi gözükmektedir. Gerçekten, tek parti yönetimi ve uyumlu bir cumhurbaşkanı ve uyumlu yargı erki bugünkü işleyişin sürgit devam etmesini sağlayabilir, hatta hızlandırabilir de.

Bu doğru da, bu gidiş, yâni bugünkü uygulama kimin yararına, kimin zararınadır! Eğer bu politikalar halkın yararına idi ise, halk niçin erken seçimle eski politikacıları devirdi de AKP’yi iktidara taşıdı? Halkın ilk algılaması doğru idi; bu politikalar halkın zararınadır. Ancak, zamanla politikalar iç ve dış sömürücü sermayeyi palazlandırırken, maalesef, halk da iktidarı sever oldu. İşin sırrı da buradadır; küreselleşme siyaseti çerçevesinde dünya ekonomisine eklemlenen Türkiye’de  öyle iktidar yapısı oluşturulmalı idi ki, dış sömürücü sermayeye ve onların içerideki taşeronlarına hizmet edecek olan bu siyasal yapıyı halk da seviyor olsun! Böyle bir gereksinim durumunda iktidara, ancak, küreselleşme uygulamaları ile dinciliği ve gericiliği pompalayabilen siyasal kadro çıkabilirdi.

Nitekim, aynen bu oldu ve Türkiye şimdilerde böyle bir yapılanma içinde yalpalamaktadır!

Bu gidişin kimin yararına olduğu çok nettir. Bu gidişten dış sömürücüler, Türkiye’den yüksek faiz geliri sağlayan spekülâtörler ve bunların iç taşeronu pozisyonundaki burjuva kesimi yarar sağlamaktadır. Bu kesimlerin yararı ise,.içte, ekonominin birçok kesiminin çökmesi, KOBİ’lerin devre dışına itilmesi, tarım kesiminin çökmesi, emekçilerin işsiz kalması ve yoksullaşması, ülke borcunun giderek yükselerek gelecek nesillere yük aktarılması pahasına oluşmaktadır.

Bunlardan da önemli olarak, ülke borcu artıp, ekonominin kırılganlık derecesi yükseldikçe, dış özel veya kamu kesimi çevrelerinden içeriye ekonomik ve siyasal müdahaleler, hatta şantajlar yoğunlaşabilmektedir. Örneğin, 2001 krizinin bu tür bir şantaj sonucunda oluştuğu rahatlıkla kanıtlanabilir.

Böyle bir şantaj, çok büyük bir olasılıkla, kapalı kapılar arkasında, IMF temsilcileri ya da diğer heyetlerle sürdürülen görüşmelerde de yapılıyor olabilir! Ülke olarak böyle bir şantajın önü, ekonomiyi güçlendirerek, dış bağımlılığı azaltmakla alınabilir. Bunun yolu da, böyle bir tehdit ortamı yaratmamak, ya da, Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu durumda olduğu gibi, eğer yaratılmış ise, durumu halka açıkça anlatıp, krizi göze alarak ve, bu tehdidi kıracak radikal önlemleri alarak, ileriye daha rahat, daha sağlam ve halka hizmete yönelik adımlar atabilmekten geçer. Bir ülkenin bağımlılığı sadece askerî işgal ile olmaz; günümüzün işgalleri ekonomik alanda ve şantajlarla yapılmaktadır. Bu şantajı kırabilmek için, sadece dış güçlerle değil, dış sömürücülerin içteki taşeronları olan burjuva kesimi ile de çatışma kaçınılmazdır.

Farkında olalım ki, tüm yazılı ve görüntülü medya, üniversiteler, sivil toplum örgütleri, hatta silâh onların elindedir. Bu güçlere gerek duymadan toplumu en etkili baskılama ve aldatma aracı da, feodal yapılar, gericilik ve siyasallaşmış dincilik kisveleridir. Halkın tüm bu kisveleri kırıp, baskı unsurlarına karşı çıkması gerekli ve zorunludur.

Öyle gözüküyor ki, 2007 genel seçimi halkımız açısından ikinci kurtuluş mücadelesidir; dış sömürücü sermaye ve onlarla bağlantılı iç taşeronların baskılarını def etme mücadelesi! Zaten, bundan dolayıdır ki, dış çevreler bu seçime hiçbir zaman görülmediği derece yüksek ilgi duymaktadır.

___________

* Prof. Dr. İÜ Öğretim Üyesi

CEVAP VER