Ekonomi ve siyaset arasında girift ilişkiler

Geçen yazıda ekonomiden sorumlu Devlet Bakanının carî açığın yükselmesinin artan tüketim ve yatırımdan kaynaklandığı ifadesini redderek, aslında oluşumun, Türkiye’nin içsel dinamiklerini de aşan, uluslararası ekonomik güç ilişkiler ile ilgili olduğunu söylemeye çalışmış idim.

Türkiye öyle bir kulvara sokulmuş ki, giderek yükselen carî açığını rahatlıkla finanse ediyor gibi görünmekle beraber, aynı zamanda carî açığın oluşum mekanizmasını da tetiklemektedir. Bir ekonominin gelişebilmesi için acaba böylesi politikaların  mı uygulaması gereklidir, sorusuna, günümüz koşulları bağlamında ikna edici bir yanıt bulunmadığın zannedilmesi yanında, üstelik de bu gidişe Dünya Bankası fazla itirazda bulunmadığı gibi, bu politikaları Türkiye’de uygulamaya koyan da bizzat IMF’dir.

Ancak, tarihsel süreç içinde aynı soruya bir yanıt ararsak, Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Cheng’in vereceği yanıt farklıdır. Cheng’in Türkçe’ye de çevrilimiş kitabında açıkça ortaya koyduğu gibi, günümüzün gelişmiş ekonomileri kendi kalkınma süreçlerinde, bizim gibi gelişme aşamalarındaki  ekonomilere önerdikleri politikaları uygulamıyorlardı.

Bugünün gelişmiş ekonomilerinin bizlere, niçin vaktiyle kendilerinin kalkınmak ve gelişmek için uygulamış oldukları politikaları değil de, bizi eriten politikaları öneriyorlar sorusuna Cheng’in yanıtı ise, söz konusu politikaların gelişmekte olan ekonomilerin değil, bizzat gelişmiş ekonomilerin işine yaradığındandır. İşte ekonomi ile siyasetin içiçe girdiği durum!  
Günümüzün kürselleşen dünyasında hem ekonomi ve siyaset alanları ülke sınırlarının çok ötesine geçmiş, hem de ekonomi ile siyaset geçmişte olduğundan çok daha sıkı bir şekilde birbirine girmiş durumdadır.

Öyle ki, artık ulusal politikalar söz konusu olmadığı gibi, uluslararası siyasetin başat belirleyicisi de gelişmiş ekonomik merkezler olmuş durumdadır. Bu durumu daha da karmaşık bir hâle getiren diğer bir olgu da, gelişmiş ekonomilerin enerji gereksiniminin giderek artması karşısında dünya enerji kaynaklarının ağırlıklı olarak sanayileşmiş ülkeler dışında bulunmaları ve bundan dolayı da söz konusu enerji alanlarının büyük güçlerin çatışma alanı haline geliyor olmasıdır.

Bu itibarla, güncel mesele şeklinde yansıyan her konuya ekonomi ve siyaset bağlamında hem zaman içinde, hem de eş-anlı olarak geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Merkez sermaye krizi küreselleşmeyi dayatırken, enerji gereksinimi de siyasî, belki de ileri dönemlerde askerî müdahalelere kapı aralamaktadır. 

Küreselleşme olgusu, tüm politik yansımalarına karşın, özünde ekonomik bir süreçtir. Küreselleşmenin çıkış nedeni merkezdeki gelişmiş sermaye dokusunun krizidir, yayılış rayları ise küresel alanda uygulanan serbest piyasa doktrinidir. Serbest piyasa, meta mübadelesinde, alıcı ve satıcıların karşı karşıya geldiği yüzeysel görüntüsünün altında, ekonomik güçlerin karşı karşıya geldiği ortamı ifade eder.

Kapitalizmin gelişme sürecinde; yok olan ufak firmalar yerine mega firmalar ortaya çıkmışsa, giderek yaygınlaşan yoksulluğa karşın dünya zenginliği belirli azınlığın elinde yoğunlaşmışsa, serbest piyasa sistemi ekonomik güçleri eşitleştirici yönde değil de, ayrıştıcı ve farklılaştırıcı yönde işlemiş demektedir. Öte yandan, ulus devlet yapıları giderek ufalanıp, uluslararasılaşma akımı güç kazandığına göre, ulusal politikalar da erimekte, bunun yerine ve yerel politikaların üzerine uluslararası politikalar başat olmaya yüz tutmaktadır.

Kürselleşme olgusu gelişmiş merkez ülkelerdeki sermaye krizinin aşılması aracı olduğuna göre, tüm çevre ekonomilere merkezden pompalanan   politikalar da, çevre ekonomilerin özgül sorunlarının çözümüne yönelik olmayıp, merkez sermayenin sorunlarını hafifletici yönde plânlanmaktadır.

Bunu sağlayabilmek için de, insanların kafalarına “alternatifsizlik” fikri zerk edilmekte ve sihirli bir araç olarak da “serbest piyasa” dayatılmaktadır. Böylece, gelişmekte olan ekonomiler açısından, başka bir model arayışına girmeden, güçlüler ringine çıkış zorunlu olmaktadır. Zira, merkezdeki sermayenin amacı, enerji kaynaklarına ulaşmanın yanında, faktör ve ürün piyasalarını, tüm engellerin kaldırılmış olduğu koşulda, açmak ve serbestleştirmektir.

Bu süreçte her şeyi metaştıran başat sermaye, siyaseti ve hükümetleri de metalaştırmaktadır. Bunun anlamı şudur ki, hükümetler ve uyguladıkları  siyasetleri ancak başat sermayeye hizmet ettiği, sermaye birikimine katkıda bulunduğu derecede değer kazanır ve iktidarda tutulur. Hükümetlerin ve politikaların metalaştırılması ve tüm çabaların sermayeye hizmete dönüştürülmesi, hiçbir zaman, sermaye dışı kesimlerin tümü ile ihmal edilmesi anlamına gelmez.

Sistem sermaye lehine avantaj sağladığı sürece, sistemi ayakta tutmanın da yolları aranır ve bunun için de bazı fedakârlıklara dahî katlanılır. Bu itibarla, devletlerin sermaye dışı kesimlere yönelik politikalarını sermaye karşıtı olarak değil, sistemi meşrulaştırıcı ve tüm topluma kabul ettirici faaliyet olarak görmek gerekir.

Ancak, küreselleşmiş dünyada ulusal politikalar büyük merkez ülkelerin kendi sermayeleri yönünde geliştireceği politikalardan çok farklı olamayacağından, çevre ekonomilerde devletlerin meşruiyet sağlama politikalarının sınırı da bu çerçevede belirlenir. Zira, ekonomik görüntülü sömürü mekanizmaları ile merkez ekonomilere kanayan bir çevre ekonomide, sistemi meşrulaştırmaya yönelik faaliyetlerin de kısılması kaçınılmaz olur.

Türkiye’de AB uyum politikaları adı altında yürütülen uygulamalar dahilinde, sosyal dönüşüm politikaları ve/veya sağlıkta dönüşüm politikaları ya da işsizliği önleme yönünde hiçbir adım atılmıyor olması hep merkeze aktarılan kaynakların yükünün paylaşılması bağlamında gerçekleştirilen uygulamalardır.

Artık ekonomik olgular ve süreçler dünya ekonomisi bağlamında konuşulacaksa, münferiden Kafkasların enetji kaynaklarından, Türkiye’nin Bor madenlerinden ya da Arap dünyasının petrollerinden söz edemeyiz. Ne var ki, siyasetin küreselleşme hızı ekonominin küreslleşme hızının gerisinden gelmektedir. Buna ilaveten, farklı gelişmiş merkez sermayeleri çevreye yayıldığından, kürsel düzdeyde sermayeler arasında çatışma baş göztermekte,  hatta giderek yükselme eğilimi taşımaktadır.

Kafkaslar olayını ABD kışkırtmasının yanlış zamanlamasından yararlanarak Rusya Federasyonu’nun bölgeye hakim olma stratejisi olarak görürsek, Türkiye’nin Kafkasya’da barış ve güvenlik tezi, bölgede Rusya hakimiyeti karşısında ABD hakimiyetini oluşturabileceğinden fazla rağbet göremez. Buna karşın, Türkiye’nin Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savunması ise, Rusya’nın bölgedeki hakimiyeti aleyhine ABD’ye hakimiyet kanalı açacağından, bu da fazla kabul edilir olamaz.

Dünyada kutupların farklılaşması ve giderek netleşmesinin Türkiye ve diğer gelişmekte olan ekonomiler açısından değerlendirilmesi açısından, söz konusu ekonomilerde günlük ekonomi politikaları yaşamsal önem taşımaktadır.

Türkiye sadece coğrafî olarak zor bir bölgede değil, aynı zamanda ekonomik olarak da zor bir dönemden geçmektedir. Sovyetlerin dağılması Türkiye’nin ekonomi politikasını zorlaştırmış olmakla beraber, şimdilerde Rusya Federasyonu’nun ayağa kalkıyor konumunda olması Türkiye’nin önemini  artırmaktadır.

Türkiye bu yeni durumdan kısmen avantajlı çıkabilir, ancak bunun için çok ince hesaplanmış dışişleri politikası ve ilişkileri yanında, görece yansız kalabilecek dış politika geliştirebilmesi için de, ekonomik olarak her hangi bir yere aşırı derecede bağlı ve bağımlı olmaması gerekir. Giderek ekonomik ve politik kutupların netleştiği bir dünyada Türkiye’nin eli ancak bu şekilde biraz rahatlayabilir. Ne var ki, bu durumda da iç ekonomik koşullar Türkiye’nin elini kolunu bağlayabilir. İç ekonomik koşullar başlığı altında ne yüksek faiz, ne yüksek carî açık, hatta ne de yüksek işsizlik asıl sorun olarak görülmelidir.

Bunların hepsi aslında reel ekonomik altyapının bir tür yansımalarıdır. Reel ekonomik alt-yapıya baktığımızda, katma değerin büyük bölümünün iç ekonomide kaldığı, dünya ile rekabet gücü yüksek sanayi (tekstil, konfeksiyon ve gıda hariç) ürünleri ürettiğimizde, dünya güçlerinin farklılaşmasını bir avantaj olarak arkamıza alıp, gelişme yolunda önemli hamleler yapabiliriz. Yine ancak benzer koşullarda ihracatın ithalatı karşılama oranı yüksek olduğunda görece bağımsız politika kulvarında ilerleyebiliriz.

Oysa, günümüz politikaları, sanayimizi dış girdilere bağlamakta, yükselen carî aşığı yüksek faiz politikası ile finanse ederken, siyasîler günü gün etmekte, ama ekonomi her geçen gün kan kaybetmektedir. Bu gidişle, dünya kutupları netleşirken, Türkiye yüksek faizle sağladığı döviz girdisi ile avantaj sağlama sevdasına kapıldığında, başat dış ekonomik güçler de Türkiye’yi istediği siyasal rampaya oturtma erkini elinde tutuyor olabilir!

Ekonominin siyasetin temelini oluşturduğu ve küreselleşmeye rağmen iç ekonominin dizginlerinin içeride tutulmasının gerekli olduğu altın kuralı daima hatırda tutulmalıdır!

____________________

* Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.