Elmalı arastasında Dede Efendi korosu

Elmalı arastasında Dede Efendi korosu

0
PAYLAŞ

Likya’nın tavan arası olarak adlandırdığım Elmalı ovası ve çevresindeki gezimizi sürdürüyoruz. Anadolu’nun derin köklerini bünyesinde barındıran bu büyülü coğrafyanın insanı kendine çeken bir havası var. Öyle ki, üç bin yıldır toplumların tarihlerine şekil veren olayların, savaşların, inanışların birçoğuna ev sahipliği yapmış bir bölge burası. Son elli yılda dünyanın ve Türkiye’nin geçirdiği siyasi ve sosyal dönüşümden dolayı güncel olan yaşamdan uzaklaşsa da Elmalı ovası, Anadolu’nun kimlik kartı denilebilecek değerlerini sessiz bir vakarla koynunda barındırmayı sürdürüyor.

Uzanmış yatıyor Anadolu Aslanı…

Müğren köyündeki Likya mezar anıtından ayrılıp Bayındır’a doğru yola çıkıyoruz. Güneş çoktan tepemize dikildi. Ünsal amca, “güneşi devirmeden görülecek yerlere ulaşmalıyız” diyor. Bayındır’a gitmeden önce Aydın Çukurova ev eşi Ebru’nun heyecanla bekledikleri çoban köpeğini almak için Söğle köyüne uğruyoruz. Dağlık Likya’nın yalnız dervişleri ahlatların, dünyanın en güzel sarısıyla boyanmış kış kavunlarının ekili olduğu tarlaların arasından geçip Söğleli çobanların kulübesine ulaşıyoruz. İşte, orada uzanmış yatıyor! “Anadolu aslanı” olarak anılan çoban köpeği. Binlerce yıldır bu dağların bekçisi. Ancak o uzananı değil, kıvır kıvır heyecanıyla bizi karşılayan yavrusunu alacağız. Aydın Çukurova yavru çoban köpeğinin karnını doyurup özenle arabaya yerleştiriyor ve yolumuza devam ediyoruz. Çok geçmeden Bayındır’dayız.

Elma ağacının altında yüzyılın hazinesi!

Bayındır, ‘yüzyılın definesi’ olarak adlandırılan ünlü ‘Elmalı Hazineleri’nin bulunduğu köy. Ünsal amca, Bayındır’da definecilerin çıkardığı antik sikkelerin aslında tarihsel bir felaketi de ortaya çıkardığını söylüyor: “1984’te Elmalı’daki Bayındır hazinesi çıktı. Beni o zaman bilirkişiliğe götürdüler. Sikkelerin bulunduğu bölge eskiden elma bahçesiydi. Arazi meyilli olduğu için, suyu tutmak amacıyla elma ağaçlarının dibine yalak yapılırdı. Meyilli araziyi düzleştirmek için tıraşlamış köylüler. Bayındır hazinesinin çıktığı bu alanda bir yangın izi vardı…”

Şu Likya’nın evleri ağaçtandır…

Ünsal amcanın Bayındır’da dikkatini çeken yangın izi, Perslerin Likya’da ikinci kez gerçekleştirdikleri işgalle bir ilgisi olabilir miydi acaba? Bunun yanıtını bilim adamlarına bırakalım ve biz yolumuza devam edelim. Bayındır, Likyalılarda bugüne yerleşim olan bir köy. Köyün içinden geçip batıya doğru uzanan toprak yoldan ilerliyoruz. Bu yolun bazı kısımları antik çağdan beri kullanılıyormuş. Öyle ki, yol kenarlarındaki duvarlar bile yer yer ilk günkü gibi duruyor. Ünsal amca Likyalıların yerleşim düzenleriyle ilgili bilgiler veriyor bir yandan: “buradaki dağlık kentlerde oturan insanlar, hane hane, boy boy; farklı noktalardaki arazilerinin başında oturuyorlarmış. Yapılarda kullanılan malzeme günümüzde de kullanılan, taş, toprak ve ağaç. Her zaman doğada bulunabilecek malzemeler. Bu malzemeyle yapılan yapıların ömrü uzun olmaz. Bir felakette yıkılır gider. Yerine yenisini yaparlar…”

Bu toprakların insanı çarpan yanı…

Bayındır’dan Elmalı yönüne doğru antik yolda ilerlemeyi sürdürüyoruz. Yolun solunda fazla dikkat çekmeyen düz bir alanda duruyoruz. Burası bir açık hava tapınağıymış. Etrafı taşlarla çevrili bu alanın ortasında yaklaşık üç bin yıllık olduğu tahmin edilen bir fallus bulunuyor. Bilindiği gibi fallus’lar, büyüsel güçler taşıdığı inancıyla erkek cinsel organının kutsanmasını temel alan ilkel tarım toplumlarının inançlarının önemli bir motifi. Anadolu’da pek çok ören yerinde bulunan, bereketi, verimliliği ve üremeyi sembolize eden bu figürlerin günümüze değin sağlam şekilde ulaşması bir yana, yeni anlamlar yüklenerek hala işlevlerini sürdürüyor olmaları da bu coğrafyanın ayrı bir özelliğini yansıtıyor.

Fallus’a yağmur duası!

Bayındır Açıkhava tapınağındaki fallus da benzer bir işlevle günümüzde de varlığını korumayı sürdürüyor. Köylüler fallusun çevresindeki dokuyu özenle korumuşlar. Ünsal amca fallusla ilgili bir anısını aktarırken şaşkınlığımız iyice artıyor: “Yıllar önce yine buraya gelmiştim. Genç bir çoban, elindeki sopayla gelene gidene bağırıp çağırıyordu. Bu alanı korumaya çalışıyordu sanki. Genci yanıma çağırıp kim olduğunu sordum. Buralara gelip gittiğim için beni tanıyıp geldi. Boynuma sarıldı. Sonra yanıma oturdu. Bir sigara verip bu fallusu göstererek ‘bunun ne olduğunu biliyor musun?’ diye sordum. ‘Biliyorum ağabey’ dedi. ‘Nedir bu?’ dedim. ‘Bu bir eren’ dedi. ‘Burada bir şeyler yapıyor musunuz?’ diye sorunca, ‘ağabey Hıdrellezi burada yaparız, adakları burada keseriz. Yağmur duaları yaparız. Bunun çevresini de biz çevirdik haa!’ diye yanıtladı. Sonra ‘sen bunun kaç yıllık olduğunu biliyor musun?’ diye sorduğumda ise, ‘Ne bileyim ağabey. Biz varolduğumuzdan beri böyle devam edip gidiyor’ diye yanıtladı.”

Gerçekten de çok çarpıcı bir anı Ünsal amcanın aktardığı fallus öyküsü. Anadolu’nun kültürel devamlılığının müthiş bir örneği. Ünsal amca, eliyle 500 metre kadar aşağıdaki taş yığınlarını işaret ederek sürdürüyor bu devamlılığı anlatmayı: “şurada çağıllı bir alan var bakın. Yıllar önce Kibele ve ünlü Leto heykelleri oradan çıktı. Bu heykeller, MÖ 635- 590’a tarihleniyor. Bana göre de içinde bu fallusun olduğu açık hava tapınağı en az MÖ 1000’e uzanıyor. Yani üç bin yıllık bir geçmişi var. Bu inanış buradan oraya aktarılıyor.”

İnsanı kucaklayan Elmalı evleri

Definecilik talanı ve kendi inancından başka her şeyi ötekileştiren kör inanışın yarattığı tahribatı saymazsak Anadolu köylüsünün üzerinde yaşadığı coğrafyayla kurduğu derin ve görünmez bağı dünyanın başka hiçbir yerinde görmek belki de olanaksız. Tarihin hangi kesitinden olursa olsun, içine doğduğu toprağın bütün değerlerine kendince anlamlar yükleyerek, ona yeni işlevler kazandırarak, gündelik hayatının bir parçası yaparak koruyor.
Dedik ya Likya’nın tavan arasında görülecek, yaşanacak ve şaşılacak o kadar çok değer var ki. Tekrar yola koyulup Bayındır’ın batısına doğru ilerlemeyi sürdürüyoruz. Günümüzde hala kullanılan antik yolu, çeşmeleri, ateş renkli kızılcıkları ve helva kıvamındaki mümbit toprağı selamlayıp, Baltasıgedik Sultan türbesinden Elmalı’ya doğru uzanıyoruz. Akşamın alacasında eski evlerin insanı kucaklayan yüzlerine bakıp, dar sokakları dolanarak iniyoruz Elmalı meydanına.

Yıldırım gibi atlara binip giden o güzel insanlar…

“Yemek yedirmeden bırakmam sizi” diyor Ünsal amca. İçerisi sakin görünen bir lokantadan içeri giriyoruz. Elmalı’nın esnafı hala bozulmamış. İşine olan saygısını yitirmemiş insanlarla karşılamak bazen lüks gibi geliyor insana. Kısa sürede masamız kuruluyor ve iştahla yemeklerimizi yiyoruz. Bir yandan da sohbet koyulaşıyor gitgide. Gün boyu binlerce yıllık tarihin izini süren hafızamız bu kez Elmalı’nın yakın tarihine dokunuyor, Ünsal amcanın anlattıklarıyla. Ama ne dokunuş. “O güzel insanlar yıldırım gibi atlara binip gittiler” diyor Ünsal amca. İnsanın içine işleyen bir isyan var sesinde. Yaşadığı toprağın değerlerinin birer birer yitirilişinin, arkasından gelen hoyratlığın ifadesi belki de. Leblebici Galip, Şişçi Hüseyin, Makasçı Mustafa mıydı? Adlarının bir önemi yok aslında. Bir toplumun kolektif hafızasının köşe taşı anlattığı kimlikler. Öğretmeninden Hâkimine, esnafından Eczacısına; ruh zenginliğini üzerinde yaşadığı kadim kültürden alan Elmalı’nın insan renkleri.

Elmalı arastasında Dede Efendi korosu…

“Leblebici Galip, sabahtan işini yoluna koyup, leblebi ocağının tavını ayarına getirmeye başladığında, hep belinde gezdirdiği defi çıkarıp usul usul çalmaya başlardı” diye anlatmaya başlıyor. “Sonra Şişçi Hüseyin öğle servisini saat ikide bitirir, kanunu kurmaya başlar. Makasçı kemanıyla selamlar onları. Arastadan derin bir ahenk yükselmeye başlardı. Esnaf bir dükkânda toplanır ve Itri’den başlayıp, Dede Efendi’de biten meşk saatleri başlar. Kimi keman çalar, kimi def. Kiminin sesi çok güzeldir kimi de kanun virtüözü. Öyle ki, kiminin karısı Kuran okurken o büyük bir sükûnetle dinler, Kuran bitince bu kez o Kanun çalmaya başlar karısı da aynı sükûnetle onu dinlerdi. Hele bir Cumhuriyet Bayramı kutlamaları vardı ki, bu ekabir takımı toplanır, başlarına su kabağından yaptıkları başlığı geçirir, başlığın tepesine yerleştirdikleri mumları yakarlar ve meydanda sema dönerlerdi. Çocukluğumun müthiş renkleriydi bunlar.”

Itri’den Sibel Can’a evrilen esnaf…

Ünsal amcanın zaman zaman sesi titreyerek anlattığı Elmalı’nın bu güzel insanları bugün yalnızca belleklerde yaşıyor. Genç cumhuriyetin Itri’den Dede Efendi’den çalıp söyleyen, meşk eden esnafıyla, günümüzün Sibel Can, Gülben Ergen dinleyen esnafı arasındaki uçurumun hangi zaman diliminde oluştuğuna şaşmamak elde değil. Urfa’da, Maraş’ta, Konya’da, Samsun’da, Kırklareli’nde ve tüm Anadolu coğrafyasının binlerce örneğinden biri Elmalı. O güzel insanların yıldırım gibi atlara binip gitmeleriyle öksüz kaldığımız hissine kapılıyor insan. Aslında neyi yitirdiğimizi anlıyoruz. Bu yüzden hızla elimizden kayıp giden bu değerlerin, hiç değilse tanıklarına tutunup bir soluklanma alanı açmalıyız yaşamımızda. İnanın toplumsal ruh yorgunluğumuzun tek cilası bu. Zihninle bin yaşa Ünsal amca.

BİR CEVAP BIRAK