EMEP’ten ‘OHAL ve KHK’lere karşı kampanya

EMEP’ten ‘OHAL ve KHK’lere karşı kampanya

0
PAYLAŞ
OHAL ve demokrasi
OHAL ve demokrasi

EMEP, bir açıklama yayımlayarak ‘OHAL’in kaldırılması ve KHK’lerin iptal edilmesi için’ kampanya başlatıldığını duyurdu.

Emek Partisi (EMEP) Genel Yönetim Kurulu (GYK), bir açıklama yayımlayarak “OHAL’in kaldırılması ve KHK’lerin iptal edilmesi için” kampanya başlatıldığını duyurdu.

EMEP GYK’si, darbe girişimi sonrasında “darbecilerle mücadele” adına ilan edilen Olağanüstü Hal ve uygulamaya konulan Kanun Hükmünde Kararnameleri “dikta rejimi kurmanın temel dayanakları” olarak tanımladı. AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın adım adım ‘faşist dikta rejimi ve bu rejimin yayılmacı emellerinin bir sonucu olan savaş politikalarıyla’ ülkenin geleceğinin karartılmak istendiğine dikkat çeken EMEP, “Sözde ‘darbecilerle hesaplaşmak’ adına gündeme getirilen OHAL düzeniyle sömürülen ve ezilen halk kitleleri cezalandırılıyor” ifadelerine yer verdi. EMEP bu politikalara karşı mücadele kararlılığını bir kez daha vurgulayarak, “OHAL’in kaldırılması ve KHK’ların iptal edilmesi” için bir kampanya düzenleme kararı aldığını duyurdu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“15 Temmuz darbe girişimi sonrasında “darbecilerle mücadele” adına ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve uygulamaya konulan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) bir dikta rejimi kurmanın temel dayanakları haline getirilmiş bulunmaktadır.

Darbecilerle iktidarı 11 yıl paylaşan ve en büyük suç ortakları olan AKP-Erdoğan iktidarının 19 Ekim’den itibaren OHAL’i 3 ay daha uzatması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “OHAL için belki 12 ay da yetmeyecek” açıklamasını yapması, hedefin darbecilerle mücadele değil, tek adam diktatörlüğü önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bugün darbeciler içeride olsa da fikirleri iktidardadır ve bir darbede halka karşı yapılabilecek bütün saldırılar “darbeyle mücadele” adına tek tek uygulamaya konulmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “Allahın bir lütfu” olarak nitelenen 15 Temmuz darbe girişimi, devletin bütün kurumlarının parti devlet anlayışıyla yeniden düzenlenmesinin dayanağı yapılmaktadır. “FETÖ’cülerin temizlenmesi” iddiasıyla başlatılan tasfiye süreci, hayatları boyunca darbecilere ve tarikat ve cemaatlerin devlet içinde örgütlenmesine karşı mücadele eden kamu emekçilerinin hedef yapıldığı bir saldırıya dönüşmüştür. On binlerce kamu emekçisi sendikal faaliyetlere katıldıkları; barış, demokrasi ve insanca yaşam taleplerini savundukları için hiçbir hukuki dayanağı olmadan ya açığa alınmakta ya da kamudan atılmaktadır. Açıktır ki, kamunun parti-devlet anlayışıyla düzenlenmesi anlayışı ancak faşist rejimlerde görülen bir uygulamadır.

Medyanın darbecilere karşı aldığı tutumu alkışlayan Erdoğan ve AKP Hükümeti, kendisine biat etmeyen, “tek ses”liliğe karşı çıkan bütün medya organlarını hedefe koyarak demokrasinin en önemli göstergelerinden biri olan basın özgürlüğünü ve halkın haber alma hakkını ayaklar altına almaktadır. Özgür Gündem gazetesinin kapatılması, Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay gibi barış savunucusu aydınların tutuklanması ve ardından aralarında işçi-emekçilerin sesi Hayatın Sesi’nin, İMC, TV10 ve Kürtçe çocuk kanalı Zarok Tv’nin de yer aldığı onlarca televizyon kanalı ve radyonun kapatılmasıyla basın özgürlüğüne büyük bir darbe vurulmuştur. Dikta rejimine karşı mücadele eden emek, demokrasi ve barış güçlerini çok yönlü bir saldırının hedefi yapanlar, bu güçlerin sesi olan medya organlarını da susturmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla bugün halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme özgürlüğü için mücadele, dikta rejimine karşı mücadele ile iç içe geçmiş durumdadır.

Erdoğan iktidarının Kürt sorununu “terörle mücadele sorunu” olarak göstermesi ve bu temelde savaş ve şiddet politikalarında ısrar etmesi, halklarımıza ağır bedeller ödettirmekte ve sorunu çözümsüzlüğe sürüklemektedir. Dün “Anaların gözyaşlarını dindireceğiz” diyenlerin bugün ‘müzakere masası’nı devirip savaş politikalarına sarılması nedeniyle her gün yeni ocaklara ateş düşmektedir. Yetmemekte, sorunun demokratik barışçıl çözümünü savunan Kürt siyasetçiler ve belediye başkanları hedef yapılmakta; belediyelere kayyım atanarak halkın iradesi yok sayılmaktadır. Oysa iktidarın savaş politikalarına sarılması ve bu temelde ırkçılığı ve şovenizmi kışkırtması, halklarımızın birlikte yaşama zeminini ciddi biçimde tahrip etmekten ve çözümsüzlüğü artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kürt sorununda silahların susması ve bu temelde demokratik-barışçıl çözüm yolunun açılması ihtiyacı her geçen gün daha acil hale gelmektedir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ülkenin darbe dönemlerini aratmayan bir dikta rejimi ile yönetildiğinin en önemli göstergelerinden biri de sistematik işkence uygulamaları, kitlesel gözaltı ve tutuklamalar ile her türlü demokratik eylem ve etkinliğin yasaklanmasıdır. İşkence bir insanlık suçu olmasına rağmen bu dönem, 12 Eylül’den bu yana en yaygın işkence uygulamalarının yaşandığı bir dönem olmuştur. Darbe girişimi ile ilişkileri olmadığı halde gizli tanık ifadeleri, sosyal medya paylaşımları ya da kamuda amirlerin raporları gibi hiçbir kanıt ve hukuki geçerliği olmayan gerekçelerle yüzlerce insan gözaltına alınıp tutuklanmaktadır. Birçok kentte her türlü eylem ve etkinlik valilerin kararlarıyla “ikinci bir emre kadar” yasaklanmış bulunmaktadır.

FETÖ ile mücadele propagandası eşliğinde, dini vakıf ve derneklere, cemaat ve tarikatlara devlet eliyle her türlü destek sağlanarak kamusal bir hüviyet kazandırılmaktadır. Gülen cemaatinden boşalan yerler başka cemaatlerle doldurulmaktadır. “Sıbyan okulları”ndan Kur’an kurslarına, okul kitaplarından cemaat-vakıf yurtlarına kadar eğitim tamamen dini yapıların cenderesi altına alınarak, laikliğin kırıntıları da ortadan kaldırılmaktadır.

Erdoğan iktidarının sosyal-siyasal alandaki bu saldırılarına ekonomik alanda da çok yönlü saldırılar eşlik etmektedir. Kamuda on binlerce kişinin tasfiyesi, sözleşmeli çalıştırmaya dayalı, iş güvencesini ortadan kaldıran çalışma rejimini güçlendirecek yeni düzenlemelerle at başı gitmektedir. Devlete kadro alımına getirilen “mülakat sitemi” de, yeni çalışma rejiminin parti-devlet anlayışı üzerine kurulması için kullanılmaktadır. Ücretli köleliği pekiştiren “kiralık işçilik” düzenlemesi ve Ocak ayından itibaren uygulamaya başlanacak olan zorunlu BES (Bireysel Emeklilik Sigortası) bir yandan işçi ücretlerinde ciddi kesintilere, öte yandan sosyal güvenlik sisteminin tamamen tasfiye edilmesine yol açacaktır. Bütün bunların ötesinde OHAL, patronların ağır çalışma koşulları ve düşük ücret dayatmasının önünü açarken, işçi ve emekçilerin ise bu koşullara karşı her türlü hak arama mücadelesini yasaklamaktadır.

Sınır ötesi savaş tezkeresi 1 Ekim’de 13 ay daha uzatılırken, Erdoğan, emperyalistlerle TSK’yı Suriye ve Irak’taki savaş bölgelerine sürme pazarlığı yapıyor. Bunu da “Lozan’da kaybedileni tekrar kazandıracak bir hamle” olarak göstermeye çalışıyor. Oysa Erdoğan, bu politikalarla, Türkiye egemenlerinin yayılmacı emelleri uğruna, ülkeyi, halklarımızın başına daha büyük belalar açacak, yeni bir savaş ve gerilimin ortasına sürüklüyor.

Özetle ülkenin geleceği adım adım inşa edilen faşist dikta rejimi ve bu rejimin yayılmacı emellerinin bir sonucu olan savaş politikalarıyla karartılmak isteniyor. Sözde “darbecilerle hesaplaşmak” adına gündeme getirilen OHAL düzeniyle sömürülen ve ezilen halk kitleleri cezalandırılıyor.

GYK’mız bu politikalara karşı mücadele kararlılığını bir kez daha vurgulayarak, “OHAL’in kaldırılması ve KHK’ların iptal edilmesi” için bir kampanya düzenleme kararı almıştır. Bu vesileyle partimiz, demokrasi ve özgürlük isteyen, laiklikten, barıştan, halkların eşit, özgür bir temelde yaşamasından yana olan, baskı ve sömürü düzenine karşı insanca yaşayacağı güvenli bir gelecek isteyen bütün halk güçlerini, bir kez daha birleşmeye ve ortak mücadeleye çağırmaktadır.” (HABER MERKEZİ)

BİR CEVAP BIRAK