Engelliler ve engeller…

80 yaşlarında iki teyze geldi, akülü engelli arabalarıyla özel kaldırımdan geçerek, içeri kadar girdiler, orada kafe düzeninde masalarda oturup sıra bekleyenler arasında, bir kulvar gibi boş bırakılan yoldan geçerek , salonun sonundaki veznenin önüne kadar arabalarıyla gittiler, vezneye paralarını ödediler, sonra gülüş ahenk aynı yoldan çıkıp gittiler arabalarıyla…  Sanki ilk defa bisiklete binen bir çocuğun mutluluğunu yansıtıyorlardı… 


Bu arada aralarındaki muhabbet de çok şirindi… “ Senin arabanın bir üst modeli çıkmış…….. 360 derece dönüyormuş duydun mu?………. Benimki daha sessiz çalışıyor….. vs… “.  Didonlarında boy boy bastonları asılmıştı, önlerinde kocaman alışveriş sepetleri ile ordan çıkıp, tıkır tıkır alışverişlerine gittiler muhtemelen… Güncel yaşamın normal bir kesitiydi bu aslında, banka şubelerinde de, supermarketlerde de, sinemalarda da görülebilirdi, ama bu tabloyu kendi ülkemizle kıyasladığımızda resim daha derin bir boyut kazanıyordu elbette…


Türkiye’de, engellilere, yaşlılara ne kadar değer verdiğimizi, ne kadar saygı gösterdiğimizi, yaşamlarını kolaylaştırmak ve yalnızlıklarını gidermek için hiçbirşey yapmadığımızı, yani nasıl bir köşeye attığımızı hatırladım şamar gibi… Yaşlılarımızın, engellilerimizin saygı görmeyen, ilgisizliğe hapsedilmiş güncel zorlukları, film şeridi gibi geçti gözümün önünden…


O yaşta kimseye muhtaç olmadan kaç yaşlı teyzemiz sokağa çıkabilir bizim ülkemizde? Kaçı kendi işini kendi görebilir? Kaçı kendine yeter?


Ve kaçı mutludur? Kaçının içinden gelir, arkadaşına telefon edip, hadi bugün sinemaya gidelim diyebilmek?


Bu sorular bir kenara… Yaşlılar veya engelliler için, bırakın belediye salonunun sonuna kadar araba ile gidilebilmesi düzenini, sık sık bozulup yapılan kaldırımlarımızda bu tip ihtiyaca yönelik bir tasarım hiç akla gelmiş midir acaba yerel yerel yönetimlerimizce?


Belediye otobüslerine ve taksilere dahi akülü arabalı müşterileri alabilme düzeneği bulundurma zorunluluğunun düşünüldüğü bir ülke ile, engellisi ve yaşlısı için umumi tuvalet bile düşünülmeyen bir ülkeyi ne yazık ki kıyaslamak mümkün değil? Bu yönetsel duyarsızlık asıl kötürümlüktür işte, gelmiş geçmiş hükümetlerin gocunması gereken… Hem de ülke nüfüsumuzun sekizde biri engelli iken…


Sosyal yaşamdan kopmamaları için ve hayatlarının son baharında zihinlerini zinde tutacak kollektif ve dahi üretken bir yaşama katılmalarını sağlamak için, normal yaşamlarına devam edebilmek adına, günleri paylaşabilecekleri akranlarıyla biraraya gelebilecekleri  sosyal klüpler, dernekler kurarlar burda yaşlılar…


İnsan içine karışabilirler hiç bir zorluk olmadan… Ne durumlarının ruhlarına acı verecek kompleksini duyarlar, ne de bir dışlanmışlık hissederler gücendirip, hayata küstürecek…


İngiltere gibi ülkelerde, esas bu engelli veya yaşlı insanlar ayrıcalıklı saygı görürler. Kendi kendilerine yettiklerini görebilmeleriyle ve bunu hayata geçirebilmeleriyle, yaşlıların ve engellilerin psikolojik yaşam gücü enerjisi yüklenmelerinin ve direnç motivasyonu kazanmalarının planlanmasıdır burda esas olan… Belki de bu yüzdendir bizim ülkemize nazaran daha uzun olan yaşam sırrı ve daha sağlıklı ihtiyarlıklar…


Oysa bizde yaşlılar ve engelliler evde yaşamaya ve içlerine kapanmaya terkedilmişlerdir genelde… Yaşamdan kopartmamak için yaşlılarına sosyal meşgaleler sunan ülkeler, sadece zengin oldukları için mi bu imkanları sunarlar? Elbette imkanların daha rahat olmasının, kişi başına düşen refah düzeyinin yüksek oluşunun payı vardır bu imkanların sunulmasında ama ana düstur, insanlar arasında ayrımcılık yapmama adına geliştirilen temel insani görüştür ve bu görüşün fiile dökülmesidir…


Ki bu  görüş, birçok noktaya entegre edilebilir ve 72 milletin, 4 temel rengin birarada yaşadığı ama minimum düzeyde çatıştığı, 1000 değişik lehçenin konuşulduğu, dünyanın tartışmasız en kozmopolit şehri olan Londra’da tedirgin olmadan yaşatılmanızı sağlar… Hollanda’da yabancı dilin sokakta konuşulması yasaklanırken, Almanya’da ırkçılığı körükleyen dizi filmler vizyona sokulurken, Danimarka’da, dünya çapında ölümlere neden olan hassas din tahrikleri için resmi bir özür bile dilenmezken, kurusıkı milliyetçilik akımları  Avrupa’nın dört bucağını sararken, İngiltere’nin, münferit olaylar dışında, özellikle resmi iç politikasında insan haklarına saygı gösteren ve bunu dürüstçe kollayan tutumu dünyaya örnektir ve ayrıcalıklıdır…


Londra metrosunda, Türk gazetenizi açarak rahat rahat okuyabilirsiniz, kimseden bir baskı olasılığı sezmezsiniz… Diğer Avrupa yönetimlerindeki gibi, tavşana kaç, tazıya tut güdümü yoktur burda… Bu elbette, zamanında dünyanın dört bucağı İngiliz sömürgesi iken, ayrımcılık ve ırkçılıkların ters tepmelerinin toplum kesimlerince özümlenerek yaşanmasının , sindirilmesinin ve dersler çıkarılmasının sonucudur. 70 ve 80 li yıllarda National Front adıyla baş veren milliyetçilik cepheleşmesi akımı da doğal sürecinde regüle olmuştur, tıpkı solun dahi ilk bu ülkede evrimleşerek çağa ayak uydurması gibi…


3000 Pound önerilip, ilticacıların kendi ülkelerine gönderilmesi teklifinin düşünülmesi bile,  pek gerçekçi ve uygulanabilir olmamakla beraber, Avrupa’nın diğer bir çok ülkesinde gayri resmi metodlarla bir yıldırma sistemi olarak uygulanan geri gönderme politikalarına  kıyasla hiç olmazsa insancıl bir çözümdür diyebiliriz, kendi istihdam zorluklarının zorladığı…


Londra büyükşehir belediye başkanı Kızıl Ken’in, ağır tahrik sonucu, gazetecinin birine, sabrı tükenip, nazi benzetmesi yapması sonucu, makamından 1 ay uzaklaştırılma cezasına çarptırılması, dünya basınına haber olarak yansımıştır ama, aynı adamın, Londra’da yaşayan farklı ırk, dil ve dinden insanlara eşit derecede sahip çıktığını gösteren onlarca uygulaması dünyaya haber olarak yansımamıştır nedense… Bu adamın özel bir Türk dostu olduğunu da hatırlatalım…


Yanlış anlaşılmasın, İngiltere’nin, ABD’nin dümen suyunda sürdürdüğü savaş politikasını asla tasvip etmek mümkün değildir, bu ayrı bir tartışma konusudur… Zaten bu konuda da iç hesaplaşmalar yavaş yavaş ordu içinde dahi zuhur etmektedir. ABD askerlerinin Irak’taki zulmüne dayanamayıp, divan-ı harbe verilmeyi göze alarak, savaşmayı reddeden İngiliz SAS komandosuna, Ordu yönetimi tarafından,  sadece askerlikle ilişki kesme cezası verilirken, komutanları tarafından övgü dolu bir mektupla taltif edilmesi oldukça düşündürücü ve ümit verici bir iç hesaplaşmadır, dünyanın gidişatı ve vicdanların uyanmaya başlaması adına…


Benim kafama takılan soru şu… Bunların hangisi Avrupa’dır? Hangisi AB standardı bir davranış biçimidir? Hangisi o meşhur insan haklarıyla örtüşüktür? Hangisi o meşhur Avrupa Birliği standartlarına ve Kopenhag kriterlerine sığmaktadır? Ne gariptir ki, dini cepheleşmeleri tahrik edip, körükleyen ülkenin başkentinin adıyla anılır bize dayatılan AB kriterleri… Avrupa ülkelerinin tutumları ile ve ilgili AB kriterleri ile, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi uygulamada örtüşmekte midir?


Bu tabii ki, bu sorgulamalar, hemen akabindeki bağlı soruları getiriyor… Biz hangi Avrupa’ya girmeye çalışıyoruz? Töleranslı Avrupa’ya mı, bağnaz Avrupa’ya mı? Liberal Avrupa’ya mı, neofaşist Avrupa’ya mı? İnsan haklarına, başka dinlere saygılı Avrupa’ya mı, ırkçı Avrupa’ya mı? Ve Avrupa’ya girmenin sonucundan ne medet umuyoruz?


En basit anlamda, bir ilke birliği ve yorum uyumu bile olmayan ve yakın gelecekte çatlaması kuvvetle muhtemel olan bir AB kabuğu uğruna, bu süreci kendi ince hesapları adına çok ustaca kullananlara ve sığlaştıranlara meydan verilmesine değer mi acaba bu kısa menzilli ütopik uğraşlar? Avrupacılık maceraları bir atımlık barut olan ve realist yapıları itibarıyle, gizli hedeflerinde Batı’yı reddeden muktedirlerin, çelişik davranış biçimlerinden dolayı, bütünleşik bir kararlılığa kilitlenmediklerini ve mesafe katedmediklerini gözlemlemek zor değil… Bu görüşleri Washington Times gazetesi bile açık açık yazıyor…


Kurtlar vadisi ürünlerinin, İslamofaşistlerin ve dünya literatürüne Ilımlı islam cumhuriyeti kavramını sokanların içten olmasa da girmek istediği bir Avrupa’ya ve orda İnsan haklarının suni savunucularının muktedir olduğu, özgürlükler kavramının ucuzlatıldığı, ırkçılığın hortlatıldığı bir AB’ye girmeyi içime sindiremiyorum…


Dünyanın şovenist ve dini eksenler üzerinde ilelebet dönmeyeceğini kestirebilip, yakın geleceği duru görebilenlerin, geleceğe yönelik muktedir politikalar üretebildiği ve hayata geçirebildiği aydınlık bir dünyayı benimseyen zihniyetler, zaten küresel köye dönüşecek dünyanın aydınları olacaklar. Bunu Avrupa Birliği ile, ya da Milli birlikle veya dini kutuplaşmalarla sınırlamaya pek gerek yok, zaman da yok, anlam da yok demeye çalışıyoruz kısaca…


Ha yaşlıya, engelliye saygılı davranmışsın, ha farklı etnik gruplara… Uygarlığın ölçüsü insana saygıdır… Dikkatlice bakın etrafınıza, zaten negatiflerle, pozitifler süratle ayrışmakta… Herkes layığını bulmakta…


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.