Erdoğan Filistin halkının acısına tercüman olabilir mi?

Recep Tayyip Erdoğan’la yıllar önce,  Londra’da Süleymaniye Kültür Merkezi’nde ayak üstü kısa bir söyleşi yapma imkanım olmuştu. Erdoğan’ın  politik  hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biri  olarak gösterilen, 12 Aralık 1997’de Siirt’te okuduğu bir şiir nedeniyle ‘siyasi yasaklı’ olduğu dönemdi.  Erdoğan’a, o günlerde yakıcı bir şekilde Türkiye’nin gündemine oturmuş olan ‘Kürt meselesiyle ilgili görüşlerini’ sormuştum.  ‘Bu sorun nasıl çözülür sizce?’ demiştim.  Erdoğan pek girmek istememişti bu konuya, ‘ben şu anda siyasi yasaklıyım. Gelişmeleri tribünden izliyorum. Bu nedenle yorum yapamam’ demişti. Ben bu kez ‘en azından tribündeki bir seyirci olarak meseleyi nasıl değerlendiriyorsunuz’ diye sorumu tekrarlamıştım. Bir an sessiz kaldı. Birşeyler söylemek istiyordu. Ama sustu. Sorularıma kaçamak cevaplar vererek geçiştirme yolunu seçmişti. O dönemde söyleyeceği her söz, vereceği her mesaj önem taşıyordu.  O yıllar DGM tarafından mahküm edilen Erdoğan kısa bir süre sonra başarılı bir döneme girdi. Pınarhisar Cezaevi’ne uğurlandığında arkasında milyonların desteği vardı. Erdoğan o zamanlar Türkiye’ye ‘değişim’ sinyalleri vermişti. 


Derken Erdoğan tribünden indi. AKP’yi kurdu, ezici bir çoğunlukla iktidar oldu ve Türkiye’yi yönetmek için koltuğa oturdu. Ancak Türkiye’de beklenen değişim gerçekleşmedi. Verilen sözler yerine getirilmedi. Bu kez kendisini destekleyen milyonların tepkisi yükselmeye başladı. Türban meselesi halledilemedi. Kürt sorunu olduğu gibi duruyordu. Militarist yapılanma çözülemedi. Asker her gün konuşmaya devam ediyordu. Ekonomi iyi gitmiyordu. Türkiye’nin umutla beklediği değişim yaşanmamıştı.  Derken AKP hükümeti sıkıştı. Üstelik Erdoğan’da sürekli asabileşiyor ve gereğinden fazla konuşyordu. Soru soran gazetecileri azarlıyor, hakkını arayan çiftçiye ‘ananı al git’ diyor, göstericilere tüfeğiyle ateş eden serserileri, ‘vatandaş tepkisi’ diye savunuyor, sokaklardaki Kürt vatandaşlarına ‘ya sev ya terk et’ diye çıkışıyordu. 


Ve sonra İsrail’in Gazze saldırıları başladı. Saldırılara karşı en tepkisel gösteriler Türkiye’de yapılmıştı. Hergün binlerce insan sokaklara dökülmüş ve İsrail’i protesto etmişti. Türkiye’deki göstericilerin talebi ‘Türkiye’nin İsrail ile olan bütün askeri anlaşmalarını iptal etmesi, askeri işbirliğine son vermesi ve Konya’da eğitilen İsrail pilotlarının eğitimini durdurmasıydı. Göstericilerin en kitlesel olanlarıda Erdoğan’ın eski partisi olan Refah Partisi’nin uzantısı, Saadet Partisi tarafından düzenlenenler oldu.   Bu gösterilerde Erdoğan hükümetini ‘işbirlikçi’likle suçlayan sloganların fazlaca atılması, AKP yetkililerinin gözünden kaçmamış olsa gerek.


Tüm dünya seyrediyordu. Ama Erdoğan için yeniden bir umut olmuştu bu saldırılar.  Siirt’te bir şiir okumuş ve siyasi hayatı değişmişti. Şimdi Davos’ta yapabileceği bir  çıkış onun hayatını yeniden değiştirebilirdi. Milyonların kalbini bir kez daha kazanabilirdi.  


Ve aynen öyle oldu. Recep Tayyip Erdoğan, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda, dünyada insan hakları sicili en kötü olan ülkelerden birinin başbakanı olduğu gerçeğini gözardı edip,  İsrail Cumhurbaşkanı’na söyledikleri nedeniyle bir anda “kahraman” ilan edildi. Bu kadarını belki o bile beklemiyordu. Türkiye dönüşünde Atatürk Havalimanı’nda savaşı kazanmış bir ordu komutanı gibi karşılandı. Üsküdar’da partililer Erdoğan’ı oturduğu sokağa binlerce gül döktü. İran’da, Suriye’de, Filistin’de  düzenlenen gösterilerde,  “Yaşasın Erdoğan” ve “Kahraman Erdoğan” sloganları atıldı. Artık Erdoğan “dünyanın görmezden geldiği ve kimsenin söylemeye cesaret edemediği gerçekleri dile getiren lider” muamelesi görüyordu. 

Erdoğan sonradan asıl tepkisinin Peres’e değil, paneli yöneten ‘moderatöre’ olduğunu söylemişti ama bu açıklama da kuru gürültü ve karmaşa içinde kaybolup gitmişti.  Peki ama Peres’e Davos’ta dersini veren ‘kahraman Erdoğan’, İsrail hükümetine karşı pratikte ne yapmıştı?  


Ortada gerçekten tuhaf bir durum vardı. Mahalle kabadayıları gibi gürleyerek, acı çekmiş, horlanmış, dünya siyasetinden dışlanmış mazlumların sözcüsü edasında hareket eden Erdoğan diğer yandan ‘efendim ilişkilerimizde bir sorun yok, ilişkilerimiz aynı şekilde devam edecek’ diyordu.. Tabi bunu kimse görmüyordu artık. 


Krizden hemen sonra verilen bütün mesajlar karşılıklı, Türkiye ve İsrail’in  güçlü bağları olduğu ve bu ilişkilerin etkilenmeden devam edeceği yönündeydi. Zaten olaydan birgün sonra Genelkurmay adına yapılan açıklamada ‘Heron’larla ilgili (insansız hava araçları) projede herhangi bir sorun yok. Türkiye’nin diğer ülkelerle yürüttüğü ilişkilerde özellikle de ikili askeri ilişkilerde milli menfaatler önceliklidir ve bu doğrultuda hareket etmek esastır’ denildi. İşin özeti buydu…

Kısaca siyaset sahnesinde yaşananların iki yüzü vardı. Birincisi söylenenler. İkincisi de pratikte yaşananlar.

‘Davos’tan sonra Türkiye basınında da, ‘Türkiye’nin İsrail ilişkilerinin geleceği’ konusu öne çıktı. Ama bir gazeteci çıkıp da ‘Gazze’ye bomba yağdıran pilotların Türkiye’de eğitilmesini durduracak mısınız? ‘diye sorma cesareti göstermedi. 


Bu arada Erdoğan’ın açıklamalarıyla ilgili olarak  bazı önemli sorunlar daha vardı. Mesela, Erdoğan Peres’e ‘öldürmeyi iyi bilirsiniz’ diye çıkışırken, kendisinin başbakan olduğu ülkede binlerce gözaltında kayıbın, faili meçhullerin, boşaltılmış köylerin, toplu mezarların, işkencelerin, işkenceden ölümlerin hesabı hala verilmemişti.  


Erdoğan daha sonra  yaptığı bir başka açıklamada ise, ‘Amerika’ya İsrail’e, ‘Hamas, seçimlere siyasi parti olarak girdi. Dünya siyasi bir oyuncu olmaları şansını verseydi, kazandıkları seçimden sonra bugünkü durumda olmazlardı. Dünya, Filistin halkının iradesine saygı göstermedi” diyordu.  Aynı Erdoğan, seçimle meclise gelen DTP’lileri muhatap olarak görmüyor, bu partinin adını bile ağzına almaya cesaret edemiyordu. 


Gazze’de katledilen çocuklar üzerinde oy avcılığı yapan Erdoğan şimdilik siyasi gücünü arttırmış görünüyor. Ama bir yandan İsrail’le, her türlü ilişkiyi sürdürüp siyonizmle suç ortaklığı yaparak, diğer yandan kendi ülkesinde yaşanan acıları gözardı ederek, Filistin halkının acısına tercüman olmaya soyunmanın kaba demagojiden başka bir şey olmadığını hem dünya halkları hem de Türkiye’de yaşayanlar zaman içinde göreceklerdir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here