Erdoğan’ın ABD ziyareti: Suriye politikasının iflası

Erdoğan’ın ABD ziyareti: Suriye politikasının iflası

0
PAYLAŞ

Erdoğan, ABD’ye yapmış olduğu ziyaretten çok şey bekliyordu. Suriye eksenli Ortadoğu politikasına yeniden yön vermek ve bölgesel ilişkileri yeniden dizayan etmek bakımından önemli görülüyordu. Yapılan görüşmelerde Türkiye’nin bölgesel rolünün nasıl şekilleneceğine dair bir kısım ipuçları ortaya çıkmaya başladı.

Erdoğan’ın ABD ziyaretinin birkaç alt başlığı vardı:

– Suriye eksenli Ortadoğu politikaları oluştururken Türkiye’nin rolü,

– İsrail ile Türkiye ilişkilerinde Erdoğan’ın ev ödevleri

– Türkiye’nin iç politikasında Kürt sorunun çözümü ve PKK

– ABD’de Türkiye’yi yöneten Gülen ile ilişkilerin yeniden dizayn edilmesi.

Erdoğan, görüşmenin merkezine Suriye’yi oturtmuştu. Amerika’ya giderken yaptığı açıklamalara ‘Suriye politikasındaki kararlılığını ifade etmişti. Öyle ki askeri bakımdan çok daha önemli talepler ileri sürüyordu. Örneğin, ‘uçuşa yasak bölgenin oluşturulması, askeri müdahale için bir kısım hazırlıkların yapılması ve Türkiye’nin sorumluluk alacağını ima etmesi, muhaliflere savaş gücü yüksek silahların verilmesi’ gibi savaşın boyutunu yükseltecek bir kısım taleplerle ABD’ye gitti. Esad var oldukça Suriye’de bir barışın olmayacağı ve Baas iktidarıyla hiçbir şekilde bir uzlaşmanın kabul edilmeyeceği’ gibi açıklamalarda bulundu. Bu açıklamalar aynı zamanda Obama yönetimine verilen bir mesaj olarak algılandı.

Erdoğan ile Obama arasında yapılan resim görüşmelerin ve ayrıca Erdoğan’ın bazı düşünce kuruluşlarında yaptığı konuşmaların içeriğine bakıldığında Türkiye’nin beklentilerine yanıt veren bir durumun ortaya çıkmadığı giderek netleşmiş bulunuyor.

ABD, Türkiye’ye öyle ciddi bir rol biçmiş değil. Suriye eksenli oluşturulan yeni stratejide Rusya ve Çin ile ‘orta’ bir politika izleyeceği çok belirgin olarak ortaya çıktı. Kapalı kapılar ardında bu çok açık olarak ifade edildi. Kamuoyuna yapılan diplomatik açıklamalarda dahi bu çok durum belirgin olarak hissedildi.

ABD’nin Suriye politikası belirginleşmiş durumda:

Birincisi, Suriye’de askeri bir müdahale istemiyor ve öylesi bir sürecin içinde yer almaya niyeti de yok.

İkincisi, Suriye’nin iç politik dengeleri nedeniyle Baas rejiminin gitmesinden yana değil.

Üçüncüsü Bu nedenle çözüm sürecini Rusya ile birlikte örgütlemek istiyor. ABD, Rusya ile de bölgesel bir küresel güç olarak zorunlu bir ittifak kuruyor. Rusyasız bir çözümün olmadığını çok iyi kavramış durumda.

Dördüncüsü, Esad’ın makul bir süre içinde gitmesi konusunda Rusya ve Çin ile anlaşmış bulunuyor. Hatta İran dahi ikna edilmiş durumda. Bu da büyük bir olasılıkla Suriye’de yapılacak olan 2014 Başkanlık seçimlerinde Esad’ın görevi ‘onurlu’ olarak bırakması tavsiyesi kabul görmüş bulunuyor.

Beşincisi, Muhaliflerin Esad yönetimi ile görüşmeleri ve ortak bir geçiş hükümeti kurmaları konusunda ABD ve Rusya anlaşmış bulunuyor.

Altıncısı, Obama, İran ile ilişkilerine yeni bir boyut vermenin de Suriye politikasından geçtiğini biliyor. Bu bakımdan, özellikle Rusya ve Çin’in İran üzerindeki gücünü kullanarak, Suriye politikasına pozitif bir rol oynamasını sağlamaya çalışıyor. İran’ın da böyle bir eğilim içine girdiğini görülüyor.

Yedincisi, Radikal İslamcı Gruplara ve özellikle El-Kaide tarafından desteklenen El-Nusra Cephesine karşı ortak yaptırımların devreye konulmasında Rusya-ABD-AB üçlüsü anlaştılar. Bunun için Baas rejiminin kalmasından yana bir tutum izlemeye başladılar.

Bütün bunların ortaya çıkardığı temel sonuç: ABD bölgesel ilişkilerdeki dengeleri Türkiye üzerine değil, İsrail ve Rusya’ya göre hesaplıyor. İsrail’in güvenliğine stratejik bakıyor. Bunu tehlikeye düşürecek her politik ve askeri gelişmeye karşı tutum alıyor. Bu bakımından Suriye’de El-Kaide güçlerinin gelişmesinin İsrail’in güvenliği bakımından bir tehlike olarak görüyor. ABD ve Rusya, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik izlediği İslamcı politikasından giderek çok daha ciddi olarak rahatsız olmaya başladılar. Özellikle Radikal İslamcı Hareketlere verilen askeri, ekonomik ve politik destek nedeniyle Suriye’de El-Kaide gruplarının hızla güç kazanması, uluslar arası ve bölgesel güçleri ciddi oranda tedirgin etmiş durumda. Bu bakımdan Erdoğan hükümetinin izlediği politikalara yönelik ciddi bir kuşku ve kaygı var. Obama, Erdoğan’a bu durumu çok açık olarak ifade etti ve gerekli önlemlerin alınması talimatını verdi.

Erdoğan öyle hazırlıkla gitmişti ki, ‘her konuşması Obama tarafından alkışlanacak ve söylediklerini kabul edecek, böylelikle Ortadoğu’da en büyük lider benim, Obama ve Amerika’da benim arkamda.’ Türkiye’deyken Suriye politikasında ne kadar kararlı olduğunu anlatan Erdoğan ‘Esad hemen gitmesi gerektiğine ABD yönetimini ikna edecekti. Görüşmelerin sonunda ortaya çıkan tabloya bakıldığından tam tersi bir durum oluştu. Öyle ki, Erdoğan konuşmalarının satır aralığından Obama tarafından ikna edildiğini belirtiyor. Erdoğan, Beyaz Saray’ın ‘özel’ toplantı odasında ABD’nin yeni dönem politikalarına uyum sağlayacağını kabul etti dahası etmek zorunda kaldı. Büyük devlet başkanı gibi karşılama havasının arka planında ortaya çıkan şuydu; Erdoğan’a ABD’nin kararlaştırdığı ‘yeni’ dönem Suriye politikası anlatıldı ve buna uygun hareket etmesi talimatı verildi. Erdoğan da yaptığı açıklamada, geçmiş politikalarında önemli bir revizyona gideceğini açıkladı. Böylelikle anında ‘uyum’ politikasına kendisini adapte etmiş oldu.

Bütün bunlar, Türkiye’nin Suriye dış politikasının iflasının en son halkası oldu. Önümüzdeki birkaç hafta içinde bu konuyu ele alacağım ama şimdiden şunu ifade edeyim. Türkiye’nin izlemiş olduğu Suriye politikasının çöküşü ne anlama gelir:

Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya iflas etmiş Ortadoğu politikasını devam ettirecek ve sürecin tamamen dışında kalacak, ya da ABD-Rusya eksenli oluşturulan yeni sürece dahil olup kendisine küçük bir yer bulacak.

Erdoğan’ın Suriye merkezli politikalardan dışlanması bütün Ortadoğu’da devre dışı kalması anlamına gelir. Bu nedenle yeni sürece ayak uydurmak için Erdoğan kısa sürede, özellikle Rusya, İran, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri ziyaret edebilir. Böylece çözüm gücü olduğu havasını yeniden yaratmaya çalışacak. Ancak bu süreç eskisi gibi olmayacak. Arap dünyasında Erdoğan ve Türkiye algısının kesinlikle iki yıl önceki gibi olmayacağı biliniyor. Bunun Türkiye’ye yansıması ekonomik olacaktır. Bu bakımdan Arap sermayesiyle beslenen Türkiye ekonomisinin nasıl etkileneceğini önümüzdeki aylarda çok daha net göreceğiz.

Türkiye’nin bölgesel bir güç olmaktan çıkma sürecine girdi. Bu sorunun bir yanı ama en önemlisi, yıllarca Kürt sorunu ile boğuşan Türkiye, ortaya çıkan Hatay sorunu nedeniyle çok zorlu ve karmaşık bir dönemin içine girmiş bulunuyor. Hatay’ın ilhak edildiği tarih olarak bilinen 1937’den bu yana, ilk kez bu düzeyde çok kapsamlı bir krizle karşı karşıya bulunuyor. Hayat orijin nüfusunun yaklaşık olarak yüzde 70, Arap kökenli Alevlerdir. Son iki yılda ortaya çıkan ruhsal şekillenme, Arap ulusal bilincinin çok daha üst düzeye çıkmasına nesnel bir zemin yarattı. Bu gelişme eğilimi önümüzdeki yıllarda ‘Hatay’ sorununun uluslar arası bir boyuta çıkartabilir. Bu tür bir gelişmenin politik ve toplumsal sonuçları çok daha karmaşık olacaktır. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Hatay’ın sosyolojik yapısına bakıldığında, karşımızda küçük bir Suriye’yi görürüz. Suriye’deki politik kırılma fay hatları neyse Hatay’da odur. Bu bakımdan Kürt sorunu henüz çözememiş bir Türkiye’nin Hatay-Arap kriziyle de karşı karşıya kalması, iç politik dengeleri toptan değiştirecek bir duruma yol açabilir.

Ayrıca öz konusu başarısız politikaların birinci derecedeki sorumlusu Kırım Yahudilerinden olduğu söylenen Davutoğlu’dur. Çöken bir Ortadoğu politikasının mimarı olan ve ‘stratejik derinlikten’ hiç anlamayan ve ne tuhaf ki geleceğin önemli bir vizyonu olarak sunulan Dışişleri Bakanı’nın artık o koltukta kalması hem zor hem anlamsız.

Erdoğan’ın ABD görüşmesinin diğer alt başlıklarına gelince:

ABD yönetimi, Erdoğan’ın İsrail politikasından çok rahatsız olduğunu tereddütte yer bırakmayacak kadar çok açık olarak dile getirdi. Bu konuda gerekli uyarlar da yapıldı. Erdoğan’ın açıklamalarında görüldüğü gibi İsrail ile ilişkilerine verdiği öneme vurgu yaptı. Sorunların aşılması için çaba gösterdiğini belirtti. Tabi bunu söylerken de Türkiye’de politik namusunu kurtaracak formüller gündeme getirdi. Obama, İsrail’in güvenliğini ne kadar önemsediklerini Erdoğan’ın gözlerinin içine bakarak söyledi. Öyle görünüyor ki, Erdoğan, Türkiye’nin iç politikasına yönelik yaptığı açıklamalar, kendisinin başına bela olacak.

Kürt sorununa ilişkin yapılan değerlendirme, sadece iç politikada değil esasen Ortadoğu ilişkileri bakımından önemsendiği belirtildi. Obama Kürt sorunun çözüm sürecini desteklediğini çok açık olarak belirtti. PKK’ye doğrudan terörist demedi. Bu mücadelenin barışçıl bir tarzda bitirilmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’ye ‘PKK’nin sonlandırılması için bazı adımlar atması gerektiğini vurguladı. Başbakan Erdoğan da, Washington’da “21’inci Yüzyılda Küresel Düzen ve Adalet” konulu bir konuşma yaptı. Amerikalı ünlü insan hakları savunucu Martin Luther King’den re şu alıntıyı yapmış: “Adaletin olmadığı yerden barış olmaz. Adil olmayan barış, barış olmaz ve kalıcı olmaz. Bir yerdeki adaletsizlik başka yerlerdeki adalete tehdittir” Bu alıntıyı kim için yaptı; Filistinliler için. İsrail’i eleştirirken söylemiş. Aynı Erdoğan Kürtler için bunu söyleyemiyor. ‘Adil olmayan barış, barış olmaz, kalıcı olmaz’ AKP’nin ve Erdoğan’ın bugünkü politikasını yansıtıyor. Kürt meselesi üzerine tek kelime söylemiyor. Haklı olarak Filistinliler için geçerli olan Kürtler söz konusu olunca unutuluyor. İşte devletin zihniyeti budur. Değişir mi! Birlikte izleyeceğiz. Gerilla çekiliyor. Bir ay sonra bu işlem tamamlanır. Sonra ‘Adaletli Bir Barış Gelir mi? Bakalım, izleyelim…!

Erdoğan, “İsrail zindanlarındaki 5 bine yakın tutuklu Filistinlinin serbest bırakılması da ayrıca önemli. Bu tutuklular arasında 10, 20 hatta 30 yıldır hapis yatan insanlar var.” demiş. Ya insan neden bu kadar arsız olur. Peki, Türkiye’de durum nasıl: 15 bine yakın politik tutsak ve 20, 30, 35 yıldır cezaevinde yatanlar var. Bugün 3 bine yakın çocuk cezaevinde bulunuyor. Erdoğan kendi evine bakmadan başka yerler için nutuk çekiyor.

Son mesele Cemaatle olan ilişkilerin yeniden düzenlenmesiydi. Amerika’da Türkiye’yi yöneten Gülen ile Erdoğan arasındaki iktidar kavgası giderek bir kopuş noktasına gelmiş bulunuyor. Öyle ki İslamcı yazarlar, Cemaatin partileşebileceğini yazmaya başladılar. Erdoğan ile Gülen kavgası tamamen iktidar mücadelesidir. Birkaç hafta önce, Erdoğan’a ‘şahsiyetsiz’ diye fetva veren Gülen’in çıkışı Erdoğan’a geri adım attırmış durumda. ABD heyetinde yer alan Bülent Arınç’ı Gülen’ gönderdi. Gülen olmadan Erdoğan ne anayasayı referanduma götürebilir, ne de Cumhurbaşkanı veya Başkan olabilir. Bu bakımdan ilişkilerin nasıl şekilleneceği, Gülen-Arınç görüşmesinde masaya yatırılacak. Erdoğan kendisine çeki düzen verir, iktidarı cemaatle paylaşır, devletin güç merkezlerindeki cemaatin gücüne karışmaz, ülkenin politik stratejisinde Cemaati dikkate alırsa bir uzlaşı sağlanabilir. Cemaat sözlerden çok pratik uygulamaya bakacak ve bunun için de Erdoğan’a fazla zaman tanımayacak. En son şansı bu yılın sonbaharı olacaktır. Parti kurma veya belli bir partiyi destekleme dâhil kendi hazırlığını çok yönlü yapan cemaat, Erdoğan’ı izleyecek. İktidardaki politik uzlaşı süreci belirleyecek.

Kısacası Erdoğan’ın ABD ziyareti, AKP için ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Bunu kapatmak için de işin magazin yönü ön plana çıkartılmaya çalışılıyor. Örneğin Erdoğan’ın Obama ile olan görüşmelerini dikkatle izledim. Başbakan tam bir taklit dersi almış. Obama ne yaparsa aynısını yapıyor. Obama elini beline atıyor Erdoğan da yapıyor. Obama ayağını üst üste atıyor, hemen Erdoğan da ayaklarını üst üste atıyor. Obama el hareketleri yapıyor, Erdoğan da yapıyor. Obama gülümsüyor, bakıyoruz Erdoğan da yersiz yere gülümsüyor. Obama eliyle bir yeri işaret ediyor, Erdoğan da anlamsız şekilde eliyle bir işaret yapıyor. Ama bütün bunlardan iki nokta dikkat çekiyordu. Birincisi, obama daima bir adım ileri de Erdoğan geride durur gibi. İkincisi Obama konuşurken kendinden çok emindi. Ama Türkiye’de gürleyen Erdoğan yavaş ve kısık ton sesiyle, birazda ürkek konuşuyordu. Ne yapsın o kadar taklitten sonra pısırık durmak gerek.

Politikasızlık veya politik başarısızlık insana bu tür şeyleri yaptırır.

Gokyuzu9@aol.com

BİR CEVAP BIRAK