Erdoğan’ın tek lider olma isteği ve ‘Edepsiz’ krizi

Tayyip Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın ve Danıştay’ın kuruluş yıl dönümündeki konuşmasıyla Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın yapmış olduğu konuşmaya karşı ortaya koymuş olduğu tutum, Türkiye’nin iç politik krizinin gelmiş olduğu boyutu ortaya koyuyor. Sistemin iç dengelerinin ne kadar kırılgan ve her an değişmeye açık olduğunu gösteriyor.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçiminin gündemde olduğu bir dönemde bu tür çıkışların politik olarak neyi ifade ettiği önemlidir. Bunlar sadece kişisel reaksiyonlar mıdır? Yoksa oluşturulmaya çalışılan politik iktidar ilişkisinin birer yansımaları mıdır? Bu iki soruya verilecek yanıt aynı zamanda sistem gelecekteki yönelimini ortaya koyacaktır.
Birbirine karşıt olan bütün medyanın ortak özelliği, krizin merkezinde Erdoğan’ın olduğunu söylemeleridir. Çoğunluğu İslamcı olan AKP medyası Erdoğan algısını ‘pozitif’ olarak yansıtırken, daha çok ulusalcı-Kemalist çizgiye yakın medya ‘negatif’ olarak değerlendirmektedir. Bir taraf, Türkiye’nin mevcut krizlerini Erdoğan’ın aşabileceğini, diğeri ise tersine Türkiye’nin ‘çok daha ciddi bir krizle’ karşı karşıya kalacağını belirtiyor. Gündelik politik ilişkilerin merkezine oturan bu tartışma, toplumun farklı sosyal ve politik gruplarını ‘tek’ kişi ekseninde kutuplaştırmaktadır.

Liderin yeri

Bir başka önemli nokta da egemenlerin güç ilişkilerinde lider kavramı farklı boyutlarda sistemin geleceği bakımından bir ‘özne’ olarak sık sık kullanmalarıdır. Burjuvazinin politik gelişme eğilimi ve devletin toplumsal mücadele karşısındaki tutumuna bağlı olarak liderler farklı roller üstlendiler/üstlenirler. Örneğin Mussolini, Hitler, Franko gibi ‘kötü’ gösterilen liderler de, Churchil ve De Gaule gibi ‘iyi’ gösterilen liderler de Avrupa kapitalist sistemin ürünüdürler. Ancak Avrupa’da kapitalizmin gelişme eğilimine paralel olarak liderlerin sistem içerisindeki rolleri değiştirilmiş ve liderlerden çok sistemin ‘kolektif’ diktatörlük yapısı çok daha fazla ön plana çıkmıştır.
Böylece bireyler gelir, gider, değişir ama sistem yerinde kalır. Ekonomik ve politik gelişmelere bağlı olarak sistem belli aralıklarla reorganize edilerek sürekliliği sağlanır. ‘Hepimiz aynı gemideyiz’ cümlesi sistemin farklı politik eğilimleri arasında niteliksel bir farkın olmadığını yansıtan önemli bir kavramdır. Sistem içi çatışma ve rekabet olur, ama sistemin bütünlüklü olarak korunması herkesin görev ve sorumluluğu arasındadır.

“Olağanüstü, kurtarıcı, diktatör…”

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sistemin uygulamış olduğu diktatörlükte, ‘güçlü lider’ psikolojisi çok bilinçli olarak ön plana çıkartıldı. Bugün, Erdoğan algısında oluşan ‘diktatörlük’ eğilimi de sistemin örgütleniş biçimiyle doğrudan ilişkilidir. Aynı şekilde, devletin ideolojik ve politik olarak şekillendirilmesinde liderler ‘olağanüstü ve kurtarıcı’ insanlar olarak topluma yansıtılmışlardır. Erdoğan’ın her şeyi kendisinden başlatması, ‘biz’ kavramı yerine “benim polisim, benim bakanım, benim belediye başkanım” ve hatta “benim genelkurmay başkanım ve cumhurbaşkanım” demesi; kendisini her şeyin merkezine koyarak ‘ben’ kavramını ön plana çıkartması, sadece onun ‘kişisel’ egoları veya hırsıyla açıklanamaz. Bu bir etkendir çünkü iktidarda güç olmak bireyin kişiliğini bütünüyle yeniden şekillendirir. Ancak esas sorun devletin üzerinde şekillendiği politik parametrelerde ‘lidere’ biçilen roldür.

Erdoğan, Osmanlı’dan günümüze kadar devletin geleneksel yapısındaki ‘tek’ adam rolünü devam ettirmek istiyor. Başbakan’ın hem sistem içinde, hem de toplumsal ilişkilerde göstermiş olduğu ‘saldırgan’ reaksiyonlar, bireysel olmaktan çok, onun sahip olduğu İslamcı ideolojik-politik çizginin iktidar gücüne dönüşmesinin sonucudur. Bugün Milli Görüş geleneğinin 21. yüzyıl versiyonu iktidardır. Milli Nizam Partisi’nden Fazilet Partisi’ne kadar gelinen tarihsel süreçte lidere ‘biat’ kültürü esastır. Hemen herkes Erbakan’a lider olarak biat etmiştir. Milli Görüş tarihinde ilk kez, küresel güçlerin yönlendirmesi ve büyük desteğiyle Erdoğan, Gül ve Arınç üçlüsü, manevi liderlerine karşı ‘baş’ kaldırdılar. Bu aynı zamanda ‘yeni’ bir lider arayışıydı ve bu kişi Erdoğan olarak seçildi. Yani Erdoğan, İslamcı politik çizginin ‘yeni’ Mustafa Kemal’i ve İsmet İnönü’sü olmak istiyor.

Biat ve gerilim

Erdoğan zihinsel olarak hiçbir dönem Milli Görüş’ten kopmadı ve gömleğini de sanıldığı gibi çıkartmadı. Tersine, Milli Görüş’ü, yeni bir politik formatla iktidarlaştırdı. Bunu yaparken Erbakan’ın ‘biat’ kültürünü kendisinde somutlaştırdı. Bütün İslamcı güçleri kendisine bağlayarak biat etmelerini sağladı ve böylelik AKP içerisinde ‘tek’ lider haline geldi. Cemaat ile çatışması da, kimin kime biat edeceği ve lider olarak devlete kimin hâkim olacağı meselesi üzerinedir.
Erdoğan’ı yönlendiren ve adına “danışmanlar” denilen ekibin, özellikle Türkiye toplumun sosyolojik yapısını, dinsel değerlerini ve biat kültüründeki temel unsurları dikkate alarak oluşturduğu politikaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Örneğin Erdoğan’ın en uçtaki çıkışları, tahammülsüzlükten çok belirlenen politikanın bir parçasıdır. Özellikle toplumun psikolojik-politik eğilimini ve taleplerini dikkate alarak oluşturulan gündelik politikalar, iletişim aygıtları kullanılarak toplumun bütün kesimleri üzerinde etkili olması sağlanmaktadır.

Danışmanları tarafından oluşturulan ve pratikleştirilen ‘gerilim’ politikası da Erdoğan’ın ayakta kalmasını sağlayan önemli etkinlerden biridir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar devam ettirilecek olan bu politikayla: Birincisi, “Erdoğan kimseye boyun eğmeyen korkusuz bir liderdir” algısı yaratılıyor. İkincisi, toplumdaki saflaşmayı süreklileştirerek, kendi toplumsal tabanını ayakta tutuyor. Üçüncüsü devlet içerisinde açık bir saflaşmaya giderek “Erdoğan ve diğerleri” ikilemi oluşturuyor. Dördüncüsü, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay örneğinde olduğu gibi sistemin geleneksel işleyişinin dışına çıkarak salonu terk etmesi ve kullandığı “edepsiz” gibi kelimelerle gösterdiği reaksiyon, esasen sistemin kurumlarını baskı altına almanın aracına dönüşüyor. Beşincisi, sistemin merkezinde Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı değil, ‘ben’ varım mesajını veriyor.
Erdoğan-Gül ilişkisi

Böylelikle Abdullah Gül gibi devletin merkezinde bulunan birinin dahi politik bir ağırlığı ve saygınlığı olmadığı ortaya çıkıyor. AKP bakımından önemsenen Gül-Erdoğan ilişkisine, sanıldığı gibi ‘kardeşlik’ hukuku değil, tamamen Erdoğan’ın politik iradesi yön veriyor. Bir başka ifadeyle Gül’ün geleceğini de, ikisi arasındaki politik dengeden çok, Erdoğan’ın Gül’e biçtiği veya biçeceği rol belirleyecek gibi görünüyor. Gül’ün son birkaç aydır, Erdoğan’ın peşinde bir sekreter gibi koşması da, bu politik ilişkinin bir sonucudur. Böylelikle, politik kişiliği sıfırlanan bir Gül’ün gelecekte Erdoğan üzerinde etkili olması da son derece zordur. Eğer, Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyarsa, Gül’ün geleceği bütünüyle belirsizleşecektir. Öyle anlaşılıyor ki, Erdoğan, AKP’yi daha çok Milli Görüş’ten gelen birine teslim etmeyi düşünüyor.
Gül’e yönelik izlediği bu yöntem, aynı zamanda AKP içerisinde çok zayıf da olsa, ortaya çıkabilecek en küçük bir muhalefete dahi izin vermeyeceğinin mesajıdır. Ayrıca 30 Mart 2014 tarihindeki yerel seçimlerinde, ailesini ‘balkona’ çıkartması, AKP’yi aile partisine dönüştürdüğünü gösteriyordu. Önümüzdeki dönemde eğer kendisi cumhurbaşkanı olursa, Haziran 2015’teki genel seçimlerden sonra, aile üyelerini AKP merkezinde stratejik noktalara getirttirecektir. Böylelikle kendisi evinde, AKP’yi yönetmeye devam edecektir. Bunlar Erdoğan’ın geleceği yönelik olası hesaplarıdır. Tutar mı bilinmez!

Hukukun üstünlüğü vurgusu neden?

Erdoğan eksenli çatışmanın ana halkasını oluşturan nokta, Türkiye’nin devletin yeniden yapılandırılmasında sistemin hangi merkeze göre örgütlendirileceği sorunudur. Anayasa Mahkemesi’nde ve Danıştay’da yapılan konuşmalar, ‘hukukun üstünlüğü’ olarak vurgulanan nokta, küresel sistemde devletin örgütleme modeli olarak ‘kolektif’ yapının ön plana çıkartılması ve bireylerin buna tabi olmasıdır. AB’nin değerleri ve ilkeleri olarak ifade edilen bu temel kriter, küresel kapitalist sistemin kendisini yeniden organize ederken, aynı zamanda devletin toplum karşısındaki itibarını korumaya yönelik çok yönlü ve bilinçli bir politikadır. Örneğin Avrupa’da en küçük bir sorun karşısında başbakanların, bakanların veya devlet bürokratlarının istifa etmelerinin nedeni, sistemi koruma ve toplum karşısında güvenilir kılma politikasıdır.

Erdoğan’ı ön plana çıkartan ekip ise, geçmişten beri uygulanan ve esasen ‘lidere’ dayanan devlet politikasının devam ettirilmesini savunuyor. Toplumun sosyolojik-dini ve kültürel geleneklerini esas alarak, Türkiye’nin güçlü bir liderle bölgesel bir güç olacağına dikkat çekiyor. Türkiye’yi güçlendirecek olanın, ‘liderin’ toplum içerisindeki otoritesi ve gücü olduğuna vurgu yapmaktadırlar. Bir bakıma batılılaşmaktan çok doğululaşmayı esas alan bir politik yönelim söz konusudur. Erdoğan’ın bakış açısında, toplumsal değişim ‘demokratikleşme’ ile değil, Asya’nın tarihsel geleneğine dayanan bireyin otoriter gücüyle ve ekonomik büyümeyle olur. Yani Avrupa’nın tarihsel değerlerinden çok Endonezya’yı referans alır. Ancak hem uluslararası politik dengeler, hem de AB ile ekonomik, ABD ile olan askeri bağlar nedeniyle Asya-Avrupa arasında gel-git pozisyonunda duruyor. Bir bakıma alternatifsiz kalıyor.

Erdoğan tek belirleyen değil

Erdoğan’ın temsil ettiği İslamcı politik eğilimin, kendi iktidar gücünü oluşturmak için büyük bir çaba içerisinde olduğu biliniyor. Sistemin yeniden yapılandırılması nedeniyle rekabet ve çatışma devam edecektir. Erdoğan bir güç merkezi olmakla birlikte, devlet ilişkilerini tek başına belirleme gücüne ve yetkisine sahip değildir. İslamcı geleneğe yakın olduğu bilinen Anayasa Mahkemesi Başkanı Haçim Kılıç’ın yapmış olduğu konuşma, Erdoğan’ı çok açık olarak sarstı. Çünkü Kılıç’ın verdiği mesajlar kişisel olmayıp, sistem içerisindeki güçlü bir politik eğilimi yansıtıyor. Bu bakımdan Erdoğan, ‘tek’ lider havasına girse de, politik ilişkiler ve dengeler, onun her istediğini yapmasına ve sistem ilişkilerini kendisine göre yönlendirmesine izin vermez. Bu nedenle Erdoğan attığı birçok adımla kendi pozisyonunun nispeten zora sokmakta ve zayıflatmaktadır.
Erdoğan, sanıldığı gibi kapitalist sistem için bir tehlike arz etmiyor. Politik olarak İslamcı geleneği temsil eden Erdoğan ve ekibi, 12 yıllık iktidarı boyunca, küresel sermayenin neoliberal ekonomi politikalarını kararlılıkla uyguladı.

Özellikle 2012’den bu yana AKP hükümeti ile küresel güçler arasında başlayan çelişkilerin esas nedeni bölgesel politikalardır. AKP hükümetinin İran, Suriye, Mısır ve İsrail eksenli ortaya çıkan politik anlaşmazlıkları bölgesel bir güç olmanın bir aracı haline getirmesi ABD’nin çıkarlarıyla çelişti. Bu bakımdan AKP’yi kıskaca alan, Gülen Cemaati değil ABD’dir.

Erdoğan, bütün bu olguları hesaplamadan, sadece İslamcı geleneği arkasına alarak, sistemin ‘tek’ lider gücü olamayacağı gibi mevcut pozisyonunu bütünüyle de kaybedebilir.

_________________

Gokyuzu9@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.