Erişim engelleme: Dertleri çıplaklık değil, çıplak gerçeklik

Yargı AKP’lilerin erişim engelleme taleplerini anında karara bağlıyor. Bülent Mumay’a göre bu tablo, yasayı değiştirirken “pornografi”yi bahane edenlerin asıl derdinin çıplak gerçeklik olduğunu ortaya koyuyor.

İktidarın geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir genelgeyle internet medyasını da Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) denetimine sokması, dijital özgürlükler konusunda ciddi endişeler doğurdu. Konvansiyonel basının neredeyse tümünü hizaya sokan Ankara, alternatif medyayı da lisans ve denetim üzerinden kontrol etmek istiyor belli ki. Ama bu düzenleme, ülkeyi yönetenlerin bir türlü tamamen susturamadığı internete vurulan ilk pranga değil. Bugünlerde Erdoğan ile köprüleri atmış görünen eski AKP’lilerin de onay ve desteğiyle  2014 yılında internet yasasında değişiklik yapılmış, internet ortamında yayınlanmış içeriklere sansür yetkisi olağan hale gelmişti.

Türk hukuk sisteminde, internete yönelik ilk yasal düzenleme 2007 yılında yapıldı. O yıllarda yaygınlaşmaya başlayan bu yeni mecraya hukuki bir zemin hazırlamak amacıyla 5651 sayılı kanun yürürlüğe girdi. Daha çok, servis sağlayıcıların yükümlülüklerini, internet üzerinden işlenecek suçların sorumluluklarını düzenleyen yasa, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB), yani bürokratik bir mekanizmaya fazlaca yetki verdiği için tartışma yaratmıştı. Bir bürokratın imzasıyla neyin suç olup olmadığına karar verilecek olması çokça eleştirilmişti.

“Genel”di,”özel” oldu

Ancak 2007 tarihli bu yasanın, özellikle internet üzerinden örgütlenen Gezi direnişi ve Gülen yapılanması kadrolarının Youtube’a sızdırdığı ses kayıtlarından hemen sonra değiştirilmesi tesadüf değildi. 2014 yılının Şubat ayında 5651 sayılı yasada yapılan değişiklik, içeriklerin engellenmesi ve yayından kaldırma kararları için inanılmaz bir keyfiyet getirdi. Herhangi bir suç kapsamına girmese bile internetteki yayınlar için, “gerçek ve tüzel kişilere, kişilik haklarının ihlal edildiği” gerekçesiyle doğrudan mahkemeye gitme yetkisi verdi. Mahkemeler, bu oldukça muğlak ve geniş yetkiler veren madde ile (içeriğin sahibinin savunmasını almaksızın, 24 saat içinde duruşmasız olarak) internette şikayet konusu olan içerikleri kaldırma hakkına sahip oldu.

Yargının siyasallaştığı, adalet kadrolarının tarafsızlığını yitirdiği bir iklimde bu yasal düzenlemenin ne anlama geldiği açıktı. Ülkeyi yönetenler, kendi siyasal ikballerine zarar verebilecek hakikatleri internette de boğacaklardı. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ise yasanın işlevini kendi ağzıyla şöyle özetliyordu: “İnternet ortadan kaldırılmıyor, kontrol altına alınıyor.” Kontrolden ne kast ettiğini ise şu argümanla savunuyordu: “(Deniz Baykal’ın kaseti için) Süratle müdahale edin, durdurun dedim, durdurduk. (…) Şimdi internet ile ilgili bir çalışma yapıyoruz. Bu iftiralar, bu ahlaksız yayınlar olmasın diye yapıyoruz.” Oysa aynı Erdoğan, Baykal’ın internete sızdırılan kasetini seçim meydanlarında CHP aleyhinde kullanmış, “Özel hayat” diye eleştirenlere de “Ne özeli, genel genel” savunması yapmıştı.

“Porno lobisi” devrede

Erdoğan’ın “İnternet kontrol altına alınacak” diye savunduğu sansür yasası, bugünlerde ayrı düştüğü dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da (hafif eleştiriler eşliğinde) onaylanmıştı. “O yollarda beraber yürüyen”lerin imza attığı dijital medya sansürü, kamuoyunda ciddi rahatsızlıklara yol açmıştı. “İnternetime dokunma” sloganıyla sokaklara dökülen birkaç bin kişi, Gezi’den miras gaz bombalarıyla boğulmuştu. Kamuoyunun geri kalanını ikna etmek için, oldukça bilindik başka bir bombardıman devreye girmişti. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, muhalefetin internete vurulan darbeye yönelik eleştirisini “porno” üzerinden savunmuştu: “Onlar iktidara geldiklerinde pornoyu serbest bırakırlar…” İktidara yakınlığıyla bilinen Star Gazetesi de, 9 Şubat 2014 tarihli nüshasında, yasayı eleştirenleri gazetenin iç sayfalarından birinde şu başlıkla eleştiriyordu: “Porno lobisi baskı yapıyor.” (Bu başlığı atan Star Gazetesi yöneticilerinin, bugünlerde Davutoğlu’nu destekleyen ve AKP’ye özellikle basın özgürlükleri konusunda “içeriden” eleştirilen yönelten Karar Gazetesi’nin başında olmaları, Türk matbuat tarihinin garip cilvelerinden biri.)

Erdoğan’ın hazırlattığı, Davutoğlu ekibinin savunduğu, Abdullah Gül’ün de onayladığı 5651’in ne işe yaradığını öğrenmek çok zaman almadı. 2014’ten bu yana iktidarı ya da periferisindeki kişi ya da kurumları eleştiren haberler, “kişilik hakları ihlal edildiği” gerekçesiyle mahkemeler tarafından karartıldı. İşte son iki aydaki örneklerde birkaçı:

“İtibar zedeleyen” gerçekler

– Saray’ın İletişim Başkanı Fahrettin Altun ile eşi Fatmanur Altun, çifte maaş aldıkları ortaya çıkınca soluğu mahkemede aldılar. Yargımız, Altun çiftinin kişilik haklarının zedelendiği gerekçesiyle çifte maaş haberleri ve buna ilişkin Twitter paylaşımlarını kararttı!

– Jandarma Genel Komutanlığı, 136 internet sitesi ve sosyal medya hesabına erişim engeli talep etti. Başvuruyu “emir telakki eden” yargımız, duruşma bile yapmadan onlarca internet sitesini sansürledi.

– Osman Kavala’nın da aralarında bulunduğu Gezi davası tutukluları ile ilgili bilgilendirme yapmak için GeziyiSavunuyoruz.Org sitesi kurulmuştu. Kağıt üzerinde savunmayı kutsal sayan yargımız, 16 Gezi sanığının savunmalarının yer aldığı siteyi sakıncalı bularak kapattı.

– Ve son olarak AKP Milletvekili Ravza Kaçakçı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan göründüğü ve buradan aldığı bursla ABD’de doktora yaptığı ortaya çıkınca yargıya başvurdu. Mahkeme, elbette bunu da sansürledi.

Sadece iki ay içerisinde Sulh Ceza mahkemelerinden çıkan erişim engelleme kararları; iktidarın amacının çıplaklık ya da pornografi olmadığını, çıplak gerçekliklerle mücadele etmek olduğunu ortaya koyuyor.

Bülent Mumay

© Deutsche Welle Türkçe

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.