Erkeğin yuvası karısının yanıdır

Erkeğin yuvası karısının yanıdır

0
PAYLAŞ

Afşar Timuçin’in son yazısı beni çok hüzünlendirdi. Bu yazının üzerine bir de Ayşe Arman’ın Hasan Pulur’la yaptığı söyleşiyi okuyunca iyice hüzün denizinde boğuldum ve eşleri ölen erkeklerin içine düştükleri boşluğun ne kadar derin olduğunu fark ettim.


Afşar hoca “Eşimin ölümüne kadar deyim yerindeyse tam anlamında bir mutfak kuşuydum. Ne güzel salatalar yapardım özene bezene. Her yaptığımın tadı kadar görünümü de önemliydi benim için. Söylemesi ayıp zamanla adımız çıktı, daha doğrusu namımız yayıldı. Ben o zamanlar dostlarla ya da arkadaşlarla bizim evde buluşup bir şeyler yiyip içmeyi pek severdim. Hemen her hafta sonunda hatta bazen hafta içinde birileri olurdu bizde. Çocuklar büyüdü, hastalıklar ya da yaşlılıklar önce babamı sonra annemi götürdü. O arada bana yaşam boyu hiç alışamamış olan kaynanam öldü. Daha sonra bizimki gitti. Afşar tek kaldı. Dostlar ya da arkadaşlar mı benden uzaklaştılar yoksa ben mi onlardan koptum tam bilemiyorum ama bizim insan eksik olmayan evimiz şimdi yalnızca zaman zaman akşam üstleri çaya gelen konukları ağırlar oldu” diyordu “Mutfak Bitti” adlı yazısında.


Yılların usta köşe yazarı Hasan Pulur da eşini kaybedişi üzerine hissettiklerini şöyle dile getiriyordu Ayşe Arman’a:


“Fena. Çok fena. Ve telafisi mümkün olmayan bir travma. Her yerde onu arıyorum. Hayatımın her anında, her satırında onun izi var. Dün gece tuhaf bir şey oldu. Kavga etmeyelim diye iki televizyon var bizim evde. Kendi televizyonumda maçımı izliyorum, o da kendi televizyonunda belgeselini ya da dizisini. Dün, her zaman yaptığım gibi, onun odasına gittim, ‘Hadi ben yatıyorum. Allah rahatlık versin’ dedim. Baktım, televizyonu kapalı. Odada da kimse yok. Doğru ya, Meral artık yok. Meral öldü…


Erkek, pek çok konuda kadına göre daha beceriksiz. Dolayısıyla, hayatta daha çok bocalıyor. Mesela 50 yıl boyunca çayımı Meral kaynattı, şimdi 75 yaşından sonra ‘kettle’ nasıl çalışır, hızlı çay nasıl yapılır öğrenmek zorunda kaldım. Ama esas başka şeyler var, bunlar ıvır zıvır meseleler.


Mesela biz baş başa sinemaya gitmeyi severdik, sonra eve dönüp o filmi tartışırdık. Okuduğumuz kitapları birbirimize anlatırdık. Meral, kafaca çok iyi anlaştığım bir dostumdu aynı zamanda. Sonra iyi bir okurumdu ve en büyük eleştirmenim. Dümdüz bir 50 yıl geçirmedik. Çok hayat dolu bir kadınla birlikteydim, dolayısıyla renkli yaşadık. Artık hayatımda o renk de yok. ‘Her şeyin sebebi, ilahi kudret diyoruz’ ya, şöyle düşünüyorum: Ölümü verdiğine göre, sabrı da verecek. Lütfen versin. Babamı da, annemi de kaybettim, başka sevdiklerimi de. Ama o acılarımı konuşacak hep biri vardı yanımda: Meral. Şimdi peki, onun ardından hissettiğim acıyı, kiminle konuşacağım, kiminle paylaşacağım… 50 yıl birlikte yaşadığım karımı, 25 gün içinde kaybettim. Bu 25’in 13’ü de yoğun bakımda geçti. Kaldı mı bana, 12 gün. Onun hastalığına bile doyamadım. Oysa, ona bakabilmek, yardım edebilmek isterdim, her şey o kadar apar topar oldu ki, hiçbir şey yapamadım…”


Ne acı sözler değil mi? Bütün bu sözler bana “Erkeğin yuvası karısının yanıdır” sözünü hatırlattı. Yanlış anlaşılmasın bu söz bana ait değil. Bu söz bir erkek arkadaşıma ait. Arkadaşım, annesini kaybettikten sonra babasının nasıl çöktüğünü gördüğü için böyle bir sonuca vardığını söylemişti bana.


Erkeklerin bir kısmının bu söze itiraz ettiğini duyar gibi oluyorum. Özellikle de genç erkeklerin… Onlar henüz kendilerine ve hayata karşı güçlerini gösterme erkini ellerinde tuttukları için, sözümü bitirmeme fırsat vermeden “hadi canım sende” diyecek ve yazının devamını okumaya gerek görmeyecek. Yaşları biraz ilerlemiş ve uzun süren bir evlilik geçirmiş olanlar ise bu başlıkla ilgilenecek ve yazıyı sonuna kadar okuma sabrını gösterecek.


Arkadaşımın bir zamanların sert, otoriter babası, şimdi yalnız ve mutsuz bir şekilde adeta yaşamdan umudunu kesercesine kendini ölüme terk etmiş durumda. Emeklilik günlerini karısıyla birlikte gezerek, çocuklarını ziyaret ederek geçireceğini hayal eden bu adam için hayat anlamsız bir hal almış. Karısının zamansız ölümü onu, yüzü hiç gülmeyen, aksi bir ihtiyara dönüştürmüş. Hayatı istemeden hem kendisine hem de kendisini çok seven çocuklarına zehir ediyor.


Arkadaşım, “eğer annem değil, babam önce ölseydi biz böyle mutsuz bir aile olmayacaktık” diyor. Kendine göre haklı sebep sonuç ilişkileri de kuruyor. Ama varmış olduğu bir başka sonuç var ki, insan üzerinde düşünmeden edemiyor. Ona göre yukarıda da belirttiğim gibi “Erkeklerin yuvası karısının yanıdır”. Arkadaşım bu sözün devamını “Kadının yuvası ise evidir” diye getiriyor.


Bu sözde gerçek payı çok fazla. Gerçekten de kadınların yuvaları evleridir. Onlar da tıpkı erkekler gibi eşleri ölünce hayatlarında büyük bir boşluk hissediyorlar ama, yaşamdan kopmuyorlar. Yaşam onlar için acı da olsa devam ediyor. Evleri onların en büyük sığınakları oluyor.


Erkekler için ise durum biraz daha farklı. Eşi ölen bir erkek için ev, hiçbir anlam ifade etmiyor. En azından ev onlar için yuva anlamından çıkıp, içinde oturulan yer anlamına geliyor. Yuva, içinde kadın olunca yuva oluyor. İçinde eşi yoksa erkek evini yuvası kabul etmiyor.


Bu yüzden erkekler karıları ölünce karamsarlaşıyor ve birden çöküyorlar. Onları hayata ne çocukları, ne de hobileri bağlıyor. Tabii bu söylediklerimin olabilmesi için uzun süren bir evlilik şart. Zaten erkekler hayatta pek çok şeyi başka sebepler ileri sürseler de gerçekte kadınlar için yapıyorlar.


Oscar Wilde’nin bir sözü var. Diyor ki; “Erkekler güzel sözler söylemeyi bırakınca, artık onları düşünemezler de…” Bu yüzden sevdiklerimizi tek tek kaybetmeye başlasak, yaşlı ve yorgun olsak bile; hayata küsmemeyi, güzel sözler söylemeyi, güzel olan şeyleri görmeyi sürdürmek gerekiyor.


 

BİR CEVAP BIRAK