Erken gelen mutlu son

PAYLAŞ

Büyük adamların yaşamlarını bizler göklerden armağan olarak sunulmuş kolay ve parlak yaşamlar sanırız. Oysa belli ki onlar verilmiş değil ince ince dokunmuş yaşamlardır. Onların pırıltılı görünümleri nice acıları kalın örtüler altında gizler. Elbet Shakespeare’in yaşamı da böyle bir yaşamdır. İnsanın kısacık ömrünü bir merak uğruna tüketmesi, onu koca bir insanlığın buyruğuna vermesi, kendini bütün insana adaması neyin nesidir, bunu kavramak elbette hiç kolay değildir. Kıskançlıklarla savaşmak bile başlıbaşına bir uğraştır. Ne zaman bir büyük adamın yaşamıyla ilgili bir kitap ya da yazı okusam dipsiz bir kuyunun ya da sınırsız bir uçurumun izleyicisi duyarım kendimi. Claude Mourthé’nin Shakespeare’ini okurken de hiç eksiksiz aynı heyecanı yaşadım. Büyük insanların yaşamlarında da yaratılarındaki kadar öğretici gerçeklikler var.

Okuması yazması olmayan ya da en azından insanın yaşam serüvenlerini göremeyecek kadar gözü kapalı yaşayan kitlelere yüzyıllardır düşünce ve duygu taşıyan Stratford’lu bu adam gerçekte basit ya da sıradan bir halk adamıdır. Bir burjuva da olsa düpedüz halktan gelmedir. Saraya kadar girebilmiş bir köylüdür. Elli iki yıllık yaşamında hiçbir kesimin ya da sınıfın kalıbına girmemiş, kendi olmayı belki de her şeyden çok önemsemiş biridir. Dalgalı bir yaşamın sonlarında artık başarmış biridir. “Başarmış”ı elbette istediğini yapmış, amaçlarına ulaşmış anlamında söylüyorum. O yarış ortamında onun kimseyle yarışmadığı bellidir, birileri onunla yarışıyor ya da yarıştığını sanıyor olsa da.

Çok yaşlı sayılmaz ama kendini ihtiyarlamış duyar. Yazısı artık eskisi kadar düzgün değildir, hatta çok zaman kargacık burgacıktır, ama kafası pırıl pırıldır. Belleği eskisi kadar duru olmasa da onu yaratıcılıktan engelleyecek kadar bulanık değildir. Sabahtan öğlene kadar çalışır. Onu evde kimse rahatsız etmez. Sessiz olmaya özen gösterirler. Seslerini kısarak konuşurlar, tartışmadan kaçınırlar. Bu sessizlik saygılı bir sessizliktir, sanki herkes onun esinini kaçırmamaya özen gösterir. O çalışmaya dalmışken karısı ya da hizmetçisi ona bir ara bir tas çay götürür. Öğle yemeğini evdekilerle yer. Çok hafif bir yemektir bu. Yemekten sonra odasına çıkar, biraz kestirir. Daha sonra karısıyla ya da tek başına, bazen de torunuyla kısa bir yürüyüşe çıkar. Bir köylü gibi çok basit giyinmiştir: kışsa ayağında botlar, sırtında kalın bir hırka vardır, yazsa bir gömlek giyip çıkmıştır. Yaz kış başından şapkayı çıkarmaz, herkesi onunla selamlar. İnsanlar onu basit bir insan olarak görürler, o bundan hiç tedirgin olmaz. Posta arabası Londra’dan geldiğinde o heyecan içindedir. Mektupları acele okumaya koyulur. Londra’dan gelen bir yolcuya siyasetin gidişiyle ilgili izlenimlerini sorar. Krallıkta ne var ne yoktur, sarayda durum nasıldır…

İyi bir babadır. Büyük kızı Suzanna’yı Stratford’lu bir hekimle evlendirip rahatlamıştır. Çok sevdiği torunu onun kızıdır. Küçük yerde dedikodu çok olur. Sevgili kızı Suzanna’nın bir başka adama aşık olduğunu işitince neredeyse yıkılır. Söylentiler yayıldıkça yayılır. Konuya el atar ama nereye kadar! Bir yandan büyük kızın bu sorunuyla cebelleşirken öte yandan küçük kızını evlendirmenin yollarını araştırır. Judith rahat bir kızdır, evlenmek diye bir kaygısı yok gibidir. O babasının hayranıdır, babası da onu canı gibi sever. Sonunda Judith aile dostlarından birinin oğluyla dünya evine girer. Babası bir şey isteyecek de Judith onu yapmayacak, olacak şey değildir. Evlilik biraz aceleye getirilir. İşin içinde iş vardır. Damat Thomas Quiney uslu biri değildir: Margaret Wheeler adında bir kadınla yaşamaktadır, üstelik kadın gebedir.

O zaman Shakespeare meyhanelere doğru kırar dümeni. Meyhane de bir çeşit tiyatro değil midir? Yapay sahneden gerçek sahneye geçiş diyebilir miyiz buna? Bu aklı başında adamın Stratford gibi küçücük bir yerde meyhane kuşu durumuna gelmesi bir gariptir. Bir gün Londra’dan Ben Jonson onu görmeye gelir. Ben Jonson ne kadar bulsa o kadar içen biridir. Şair Michael Drayton’la güzel bir üçlü oluştururlar. Dalarlar meyhaneye, içtikçe içerler. Ben Jonson Londra’nın yolunu tutar. Michael Drayton evine kapanır. Shakespeare gece boyu ateşler içinde yanar. Hekimler ateşi düşürmezler. Ölüm eşiği çok kısa sürer, 23 nisan 1564’de dünyaya gelen o koca deha 23 nisan 1616’da birden sönüverir. Mutlu bir ölümdür bu: yaşamla ölüm arasına uzun ve sıkıntılı zamanlar girmemiştir. Belli ki çok sevdiği kızı haylaz kocasından ummadığı bir biçimde silleyi yiyince Shakespeare bunu çokça dert edinmiş, bu olayın verdiği acıyla çöküntüye girmiştir. Thomas Quiney o koca dehanın ölümünden sorumlu tutulabilir mi? Bu konu elbette tartışmaya her zaman açık olacaktır.

CEVAP VER