Erm-Tr ilişkileri ve bölgesel politika

Ermenistan-Türkiye ilişkilerinde ortaya çıkan mevcut gelişmeler her iki ülkenin iç politikasında bir kısım etkileri olacaktır. İç politikada bir kısım zorluklar ortaya çıksa da esasen bölgesel ilişkilerde oynayacakları roller çok daha önemli görülüyor. ABD’nin yeni dönemsel politikası bakımından, bölge ilişkilerinde Türkiye’ye önemli bir rol biçtiğini artık hemen herkes kabul ediyor. Türkiye’nin kendisinden bekleneni verebilmesi için iç politikada olduğu kadar, bölgesel ilişkilerde de nispi bir istikrarı sağlaması gerekiyor. Bunlar içerisinde öncelikli olarak ön plana çıkan noktalardan biri de Ermenistan ile olan ilişkilerdir.
Mevcut sorunlar sadece sınırların belirlenmesinden çok Osmanlıların son dönemlerinden Ermenilere karşı işlenen jenosidin Türk devleti tarafından kabul edilmemesi ve yok sayılmasıdır. Bu durum, Türk devletini uluslar arası ilişkilerde oldukça zorda bırakmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde Ermeni jenosidi kabul edildi. Ancak küresel kapitalist sistemin lideri ABD’de ise henüz kabul edilmediği gibi esasen, Türkiye ile olan ilişkilerde karşılıklı bir şantaj aracı olarak kullanılmaktadır. Bu reel durum, Türkiye’nin hem iç politikasını, hem de dış politikasını olumsuz yönde etkileyen bir faktör haline gelmiş bulunuyor. Örneğin Ermenistan’ın dışa açılımında Türkiye-Ermenistan gümrük kapılar hayatı derecede önemli görülüyor. Türkiye ise bunu yıllardır kapatarak, hem bir baskı oluşturmakta hem de politik bir şantaj aracı olarak kullanmaktadır. Ancak uygulanan bu politika Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerini de olumsuz yönde etkiliyor. Bu gerçeğin farkında olan devlet, bazı politik açılımlara zorunlu olarak ihtiyaç duymaktadır. Dahası yeni bir manevra alın oluşturmaya çalışıyor.
ABD’nin Obama ile geliştirdiği, Ortadoğu-Avrasya politikasında Türkiye-Ermenistan ilişkileri oldukça önemli görülmektedir. Özellikle Avrasya ve Kafkasya politikası bakımından önemsenen bu ilişkilerin yeniden kendi rayına oturması için fiili bir inisiyatif koymaya başladı.
Uluslararası kapitalist sistemin en önemli çatışma alanı Avrasya’dır. ‘Avrasya’ya hâkim olan dünya’ya hâkim olur’ söylemi aslında başlı başına bir stratejiyi oluşturmaktadır. Avrasya-Kafkasya bir merkezdir. Merkeze hâkim olan dünyadaki ekonomik, politik ve askeri güç ilişkilerinin önemli bir bütününde söz sahibi olur. Bu nedenle, Avrasya’da rekabetin bir cephesini oluşturan ABD ve AB gibi iki kapitalist blok kendi aralarında önemli oranda bir ‘uzlaşmaya’ vararak, bölgede özellikle Rusya’ya karşı yeni politik bir denge oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Bush’un bölgede izlediği politika çok önemli oranda başarısız kaldı ve tersten Rusya’nın bölgesel gücü kimsenin beklemediği hızda arttı ve etkinlik alanlarını genişletti. Hazar denizi çevresinde ekonomik ve politik gücünü arttıran Rusya, hem Azerbaycan hem de Ermenistan ile kurduğu ekonomik ve politik ilişkilere paralel olarak askeri ilişkilerle de önemli bir etki yarattı. Ermenistan toprakların Rusya’nın askeri üslerinin bulunması, Azerbaycan petrol ve doğal gazının satışını üstlenmesi, dengelerin Moskova’ya doğru yöneldiğinin işaretlerini veriyor. ABD ve AB, dünyanın stratejik merkezi olarak bilinen bu bölgede, etkinlik alanını genişletmeye zorunlu olarak ihtiyaç duyuyor. Obama’nın geliştirdiği dönemsel politika ile AB’nin politik stratejisi arasında oluşan paralellik bölge ilişkilerine yansırken, merkez üs olarak, hem NATO üyesi, hem de AB aday ülkesi Türkiye giderek ön plana çıkıyor.

NATO’nun Balkanlar Ortadoğu ve buradan Avrasya’ya doğru yayılması küresel stratejinin birbirine bağlı halkalarını oluşturmaktadır. Avrasya’nın NATO aracılığıyla askerileştirilmesi hem Avrasya kıtasındaki özellikle hazar denizi çevresindeki stratejik enerji yataklarının denetim altına alınması, Avrasya’dan batı’ya doğru yapılan binlerce kilometrelik enerji boru hatlarının kontrol edilmesi ve Rusya’ya karşı askeri bir dengenin sağlanması için ABD-AB ittifakına dayanan çok yönlü politika yürütülmektedir. Vassilis K. Fouskas, NATO’nun Avrasya’ya doğru genişlemesinin bir yönünü incelerken “NATO’nun doğuya doğru genişlemesi ve ABD’nin hegemonyasını Orta Asya’ya doğru genişletmesi benzer enerji projeleri için gereken güvenlik ortamının’ sağlanması olarak belirtiyor. Rusya, söz konusu bu gelişmeyi, stratejik çıkarları bakımından ciddi ‘bir tehlike’ olarak görmektedir. Moskova yönetimi, ABD-AB arasında oluşturulan ittifakın, ‘Rusya’nın Avrasya’daki etkisini kırmayı yönelik olduğunun’ farkındadır.

İki Rus jeo-politikacısı. ABD’nin Kafkaslar’da izlediği politikayı eleştirirken şunları belirtiyorlar: “Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ülkeleri, bir yandan Rusya’nın özsaygısını mümkün olduğunca fazla, aynı zamanda sağlam, tutarlı biçimde kısıtlarken, Rusya’ ya dünya siyasetinde Sovyetler Birliği’ne ait olan iki nu¬maralı güç olma statüsünü kazanma yönünde, en azından teoride, ümit verecek jeopolitik temelleri tahrip etmekte¬dirler… Batı tarafından inşa edilen Avrupa bölgesinin yeni organizasyonu, özde dünyanın bu bölgesinde yeni, nispe¬ten küçük ve zayıf devletleri, NATO, AB, vb. yo¬luyla desteklenmesi fikri üzerine kurulmuştur.” Bu değerlendirme aynı zamanda Moskova’nın politik kaygılarını ve oluşturacağı karşı hamlelerini ortaya koymaktadır. Rusya, Bush tarafından uygulamaya konulan ABD’nin Ortadoğu-Kafkasya politikasının başarısızlığını son derece iyi kullandı, eski Sovyet Cumhuriyetlerinde ağırlığını önemli oranda arttırdı.

NATO’nun doğudan Avrasya’ya doğru yayılması politikasına bağlı olarak Ermenistan, Azerbaycan ve hatta Gürcistan’ın NATO üyeliğine alınmasına ilişkin yapılan görüşmeler, Avrasya kıtasındaki rekabete çok ciddi bir boyut kazandıracaktır. NATO’nun bölgeye yerleştirilmesi ABD-AB bakımından belirlenen bir politikadır. Brzezinski de, “yaşamsal önemdeki jeopolitik eksenler olan Ukrayna ve Azerbaycan’a dair ABD politikası bu konuyu es geçemez” derken söz konusu ettiğimiz noktayı ön plana çıkarmaktadır. Stratejinin ana halkası, Karadeniz havzasının bütünlüklü olarak bir NATO’nun denetimine alınması ve AB’nin sınırlarının içerisine dahil edilerek, Rusya’nın çevrelenmesi hedefleniyor. Ancak bunun tahminlerden çok daha zor olduğu, Rusya’nın bölge ilişiklerinde birkaç adım önde gittiğini bütün stratejistler tarafından kabul ediliyor.
ABD, Bush ile kaybettiği etkinliğini, aslında Obama ile yeniden kazanmak istiyor. Strateji aynı olmakla birlikte politik yönelimlerde ve taktiklerde belirgin bir değişikliğe gitmeye başladı. Obama, Türkiye geldiğinde özellikle Ermenistan-Türkiye ilişiklerine vurgu yapması ve çok hızlı olarak görüşmelerin başlaması, bir ‘ yol haritasının’ oluşturulması, Kafkasya’nın denetimiyle sıkı sıkıya bağladır. Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinin gelişmesine paralel olarak Azerbaycan ile ilişkilerinde bazı sorunların yaşaması, bölgesel politikaların ne kadar da çetin ve zorlu olduğunu ortaya koymaktadır.
ABD’nin yeni hamlesine karşı, Moskova yeniden inisiyatifi ele alarak Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine ve üçlü toplantıların yapılmasına karar verdi. Örneğin Ermenistan ile Azerbaycan arasında sorun olan Karabağ’ın statüsünün çözümü için iki ülke cumhurbaşkanları arasında doğrudan görüşmelerin başlaması, Rusya’nın onayı ve teşviki ile olmaktadır. Rusya’nın bu girişimleri ABD’nin Türkiye üzerinde geliştirmek istediği hamleyi boşa çıkarmaya yöneliktir. Hatta bu konuda da bir adım önde bulunuyor.

Türkiye’de bu süreci kendi lehine çevirmek için yoğunluklu bir çaba içerisindedir. Birincisi ABD Kongresinde ‘Soykırım’ kararının çıkışını engellemek. İkincisi Ermenistan ile geliştirilen ilişkilerin karşılığı olarak ‘soykırım’ iddiasından vazgeçilmesini sağlamak. Üçüncüsü ABD ile AB’nin bütün desteğini arkasına alarak bölgesel ilişiklerde ağırlığını koymak. Dördüncüsü içte ekonomik bakımdan çok zorda olan Türkiye’ye IMF’nin desteğini en üst düzeye çıkarmak. Buna karşılık, hem Azerbaycan ve Rusya ile ilişkilerde bir kısım sorunlarla karşı karşıya gelebilir, hem de enerji bağımlısı Türkiye’nin bu süreçten olumsuz olarak etkilenme olasılığı söz konusu. Ancak Türkiye, bölgede kendi aleyhine olabilecek birçok gelişmeyi göze alarak tercihini, ABD’nin bölgesel politikalarından yana koydu.
Ancak bilinen bir gerçek var ki, dış politikada şantaj yaparak, bir koyup üç-beş almayı hesaplayarak, ABD’nin çıkarlarına göre hareket edilerek başarılı olma şansı yoktur. Türkiye artık iç politikada Kürt gerçeğiyle, dış politika Ermeni gerçeğiyle çok açık olarak yüzleşmek ve gerçekleri kabul etmek zorundadır. Aksi taktirde ne içte ne dışarıda başarılı olma şansı vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

15 + 4 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.