Esaretin renkleri ya da özgürlüğün bedeli

PAYLAŞ

Ağustosla birlikte hazırlıklar başlar. Yaşlısı genci sürece dahil olur. Çocuklar Lazca ğvapa denilen bir böceği yakalar. Sonra onu kendilerinin yaptığı özel bir kafesin içine bağlar. Lazların ğacho dedikleri bir tür serçeye benzer kuş o kapandaki böceği alayım derken yakalanır. Sonra bu kuşlar arasında en asil ve uygun olanları seçilir. Bu kuşların gözleri sadece oturduğu dalı görebilecek şekilde kapanır ve özel hazırlanmış çubuğa bağlanır. Çubuğun bir yerine de kıyılmış et ince iple sarılarak yerleştirilir. Kuş uzun bir süre uçma ve konma eğitimi alır. Üstelik sadece küçük bir delikten dışarıyı görecek gözlerle. Bu sırada bazıları elenir. Zira atmacayı yakalattıracak kuşun maharetli olması ve havada uzun süre kalması gerekir.     


Daha sonra dağlarda ağaç dallarından ve çalılardan kohgi denilen kulübecikler yapılır. Kulübenin konumu çok önemlidir. Mümkün olduğu kadar gökyüzünden geniş bir alanı görmeli. Yönü, pozisyonu da önemli; siz dışarıyı rahatlıkla görebilirken, dışarıdan görünmemeniz gerekiyor. Zira atmacanın gözü çok keskindir.


İçine iki kişinin rahatlıkla, üç kişininse zorla sığdığı bu kulübenin yanında boş bir alan bulunur. Bu alana yine köylünün kendi eliyle ördüğü ağlardan yapılma; bir tarafı sabit diğer tarafı hareketli bir tuzak kurulur. İnsanlar atmacaların göç zamanı olan ağustos ve eylül aylarında sabah erkenden dağlardaki bu kulübelere gelerek gökte atmaca gözetlerler. Köylüler atmacayı diğer kuşlardan kanat çırpma tarzından tanıyarak ayırırlar. Atmaca göz kararı 0.5-1 km civarı uzaklıktan göründüğünde ağın arkasından eğitilmiş kuş oynatılır. Keskin gözlü atmaca kuşu gördüğünde önce gökte daire çizer ve emin olduğunda muhteşem bir pike dalışıyla kuşa doğru iner. Tam yaklaştığında köylü kuşu ağdan uzağa atar ve atmaca ağa çarpar. Hareketli çubuk üzerine katlanır ve atmaca avlanmış olur.


Atmacaların bir sürü cinsi var. Ayrıca ona benzeyenleri de var. Atmacanın kıymetli ve asil olanı, değersiz ve cinsi bozuk olanı da vardır. Bunlar atmacanın göğüs tüylerinin renk ve şeklinden belli olur. Köylüler buna yazı derler. En makbul ve asil olan atmaca beyaz olan atmacadır. Sarı, siyah ve kahverengi türleri daha sonra gelir. Renkler ne kadar net ve yazıları düzgün olursa atmaca o kadar kıymetlidir. Karışık renkli ve yazısı bozuk olanlar pek para etmez. Yeri geldiğinde asil bir kara karışık beyazdan kıymetli olabilir.


Atmaca yakalandı mı iş bitmez. Daha onun eğitilme ya da konumuzla alakalı olarak köleleştirilme süreci vardır. Atmaca önce hergele meydanı adı verilen köy meydanında kurulan ağaç kalaslara bağlanır. Uçmaya alışmış ve sadece ihtiyaç için kısa süreli dallara konan atmaca bir türlü kalasa alışamaz. Hep uçmak ister. Fakat ayakları bağlıdır kanat çırptıkça geri düşer ve sık sık dalda baş aşağı kalır. Her ne kadar hürriyet özlemiyle kanat çırpsa da zamanla yapacak başka bir şey olmadığını anlar ve dalda usulca oturmayı öğrenir. Daha sonra bileğe oturtma seansı başlar. Bu seans biraz ızdıraplıdır. Zira atmacanın pençeleri çok sivridir. Bilek etlerinizi kanatabilir. Ama sonunda atmacaya elde oturma edebi de verilir. İlk zamanlar istemeye istemeye oturan atmaca daha sonraları gönüllü oturur zira günde 3 öğün eti ve tuzsuz yumurtası pençelerinden öte gagasına gelmektedir. Artık göklerin havası unutulmuş, hazır yeme fit olunmuştur. Bundan sonra kendisi hazır yem yerken efendisi için bıldırcın vs. avlamaya başlar. Hatta efendiye öylesine alışanlar olur ki ayağına ip bağlamadan duranları bile bulunur. Artık efendinin evi kendi evi olmuştur. Ona gönüllü hizmet eder, onun övünç kaynağı olur.


Bu anlattıklarım atmaca yakalama ritüellerinin kabaca özeti. Detaylara girsem sayfalar sürer. Sizi daha fazla sıkmak istemem.


Bu anlattıklarım ne kadar da insanlığın geçirmiş olduğu süreçlere benziyor değil mi? Vahşetten esarete, esaretten gönüllü esarete doğru gelişen süreç…


Bence esaretin en tehlikelisi gönüllü olanıdır. Zira o durumda insan, esir olduğunu dahi fark etmez. Hatta kendisini hür zanneder. Zoraki esarette kölenin kurtulma ihtimali vardır ve özgürlüğü için mücadele edebilir. Fakat ağza çalınan üç kuruşluk bala fit olan bir anlayış mücadele etmek şöyle dursun bulunduğu hali bile savunmaya kalkışabilir. Tıpkı atmacanın ikinci esareti gibi…


Bir zamanlar sonradan görme zengin çocukların çoğunlukta olduğu bir okulda öğretmenlik yapıyordum. Yaz tatiline birkaç hafta kalmıştı. Çocuklar bir an önce tatile çıkmak için sabırsızlanıyorlardı. Zihinler dersten çok dışarıyla meşguldü. Bir ara çocuklara tepkilerini ölçmek için hepiniz esirsiniz dedim. Hepsi itiraza başladı. Ben kendilerine şimdi burada olmak yerine dışarıda olmayı kim ister dediğimde hepsi dışarıda olmak yönünde tercihlerini belirttiler. Ben onlara yani istemediğiniz halde buradasınız. Çocuklar itiraz ettiler. Ailelerinden, hayatın gerçeklerinden bahsettiler. Bunun üzerine ben başka türlü bir soru sordum. Peki, ne giyeceğinizi, ne yiyeceğinizi nasıl yaşayacağınızı da siz mi tercih ediyorsunuz. Onlar elbette biz diye cevap verdiler. Peki, bu yaz sıcağında ayaklarınızdaki ağır botlar neyin nesi deyince baka kaldılar. Saç şeklini, giyilen elbise modeli ve hatta renklerini seçerken ne kadar hür olduklarını sordum. Bir modacının zevkine tabi olduklarından, uydum kalabalığa anlayışıyla ancak kendilerine sunulan alternatifler arasında güya tercih ettiklerinden, aslında kendilerinin tercih etmeyip, neleri tercih etmeleri gerektiğinin öğretildiğinden bahsettim.


Çocuklar bir yandan kızıyor bir yandan da vicdanlarıyla bana hak veriyorlardı. Zira yapacak bir şey yoktu. Alan da satan da razıydı. Gönüllü kölelik devam ediyordu maalesef. Üstelik de insanlar bunu hür seçimleri olarak görüyorlardı. Birey toplum içinde eriyor. Şahsi hayatlar bir takım grupsal ve sınıfsal hayatlara ya da menfaat mafyalarına feda ediliyordu. İnsan kalabalık içinde yapayalnızdı zira aynada hep kendini görüyordu. Ve hayatı da kendinden ibaret sanıyordu. Hâlbuki kendim dediği de ona dayatılmış ya da öğretilmiş, üç kuruşluk, peşinde elem saklı zevk için satılmış sahte hayatlardı. Kimse kendisi olamıyordu. Kendisi zannettiği sanal bir yanılgıdan ibaretti. Evet belki tıpkı yukarıda bahsettiğim atmaca gibi onun da bir adı vardı ama gökte kendi hür iradesiyle, dilediği sınırda uçabilen ve dilediği zaman dilediğince avlanabilen gök yüzünün bir kuşu değildi artık. Efendisinin sadık ve gönüllü kölesiydi.


Ama bu çok uzun sürmez, her şey özüne meyleder. Bir gün göklerin havasını alan atmaca özgürlüğün dayanılmaz büyüsüne kapılıp zincirleri kırabilir. Hür iradesi ile insan olabilen beşer de bir gün kula kul olmanın ayıbını vicdanında hisseder ve gerçek hürriyeti yaşar. Yaşanan ızdıraplar bunun alameti.


İnsan elbet bütün zorlama zincirleri kıracak ve kendi iradesi ile manipüle edilmeden ve etmeden hürce yaşamayı öğrenecek. Zira vicdanı ve aklı başka bir alternatife razı olmaz. Fakat elbette özgürlüğün de bir bedeli var. Bu bedelin ne olduğunu özetleyen bir kıssadan bahsederek yazımı hitama erdireyim.


Hatem-i Tai adında meşhur ve çok cömert bir zengin varmış. Sürekli kendi raiyetine ihsanlarda bulunur fakir fukarayı doyururmuş. Yine böyle bir ziyafet zamanında çölde yürümeye çıkmış. Yolda sırtında geveni, dikenli çalılarıyla evine giden yaşlı bir gariban görmüş. Ona demiş ‘Hatem yanında hediyelerle büyük bir ziyafet vermekte. Sen de git bu çalıdan kazanacağın üç kuruşa bedel hem doyar hem de yüz liralık hediyeler alırsın’. Yaşlı adam cevaben ‘ben izzetimle kendi yükümü taşırım Hatem’e minnet etmem’.  Daha sonra Hatem’e sormuşlar: ‘Sen, senden daha civanmert ve cömert kimi gördün?’. O da ‘çölde gördüğüm o yaşlı çobanı’ demiş. Evet, izzetle hür yaşamak isteyen emeğiyle kazanmalı, başkasında olana tamah etmemeli. Zira esaretin en temel sebebi, hak etmeden sahip olmak istediklerimizdir. Zalimler bizi onunla avlarlar.  Esaret, zalimlerin zaaflarımızdan yararlanarak kurduğu bir hiledir. Yoksa kalplere ve zihinlere kimse zincir vuramaz. Kalbimiz tamah etmeyerek, zihnimiz de fark ederek hür olsun ki bedenimiz esareti yaşamasın.

CEVAP VER