Eski defterler

Üstüme çok düşüldü mü bunalıyorum. Son günler gene durmadan kendi dışıma çıkmak zorunda kaldım. Yapay ve hesaplı yakınlıklar iyiden iyiye sinir bozucu. Vaktiyle umut bunlarda dediğim insanlar bile uzak düşüyor bana zaman zaman. Beni unutsalar ya da ölmüş bilseler yani hiç aramasalar ne iyi olur. Kimseden bir şey beklemeyen ve köşesinde yaşamının son günlerini geçirmekte olan birinin sürekli olarak ırgalanması ne anlama geliyor? Bir süre ciddi bir iş yapmadan kendimi yeniden bulmalıyım. Decameron’un ikinci cildini de bitirmek üzereyim. Rekin Teksoy ağabeyimiz yapıtın bütününü ne güzel çevirmiş. Bir de virgülleri kullanırken bu kadar cömert olmasa ne iyi edermiş. Şimdi onun İlahi komedya çevirisini okuyacağım. Gençliğimde eski bir çevirisinden okumuştum, belki de Sadi Irmak çevirisiydi.

Şu sıra biraz da divan şiirimize dönmek istiyorum. Nedim divanını bir daha okumalıyım. Nedim efendi bana öteden beri biraz ters gelir. Ama ustalığını yadsımak için insafsız olmak gerekir. Keşke dünya işlerine bu kadar dalmasaydı da biraz daha derinlikli bir şiir verseydi bize diye düşünürüm. Öte yandan onun iyi yaşamak denen şeye tutkunluğu da ilginçtir. İnsanların acılarıyla övündüğü bir toplumda Nedim efendi daha geniş daha renkli daha hazcı bir yaşamın peşinden gidiyor. Bu konuda ölçüyü kaçırdığı için midir nedir, onun sonu hiç istenmez bir biçimde kötü olmuş. Güzelliklere olan tutkusunu yaşamıyla ödedi desek yanlış bir şey söylemiş olmayız sanırım. “Sinede bir lahza aram eyle gel canım gibi / Geçme ey ruh-i revan ömr-i şitabanım gibi” diyen bir şair yaşamın sevinçlerine gizlisi saklısı olmadan sahip çıkışıyla ilgimizi çekmez mi? Çok sevdiğim gazellerinden birinde ten hazlarına ne kadar bağlı olduğunu büyük bir içtenlikle duyurur: “Ben şairim o kamet-i mevzunu doğrusu / Sevmem desem de belki yalan söylerim sana”. Aynı anlamda şu gazeli de pek güzeldir: “Çünkü bülbülsün gönül bir gül-sitan lazım sana / Çünkü dil koymuşlar adın dil-sitan lazım sana // Nev-cüvanlık alemin ta kim getirsin yadına / Dahi pek pir olmadan bir nev-cüvan lazım sana”. Bazen de sitem eden bir aşıktır o: “Sen demişsin kim kimin derdiyle giryandır Nedim / Hep mürüvvetsiz senin derdinle giryan oldu hep”. Edebiyatımızda tensel hazları öne çıkararak yaşama sevincini yücelten yalnızca iki şair vardır, bunlardan biri Nedim öbürü Karacaoğlan’dır.

Geçenlerde eski kağıtları karıştırırken küçük küçük defterlerde unuttuğum beyitlerle karşılaşınca birazcık duygulandım. Neden duygulandığımı ben de bilmiyorum. Hızla geçen zamanın algısı beni duygulandırmış olabilir. Hami’nin gençlik yıllarımda dilimden düşürmediğim şu dizesini ne zamandır unutmuş gitmişim: “Gah olur gurbet vatan gahi vatan gurbetlenir”. O yıllarda ikisini bir arada yaşamıştım, hem vatanımda gurbette oldum hem de doğrudan gurbeti yaşadım. Gurbeti vatan tuttun mu derseniz hayır diyeceğim. Babamın ikide bir söylediği İzzet Mola’nın şu dizesini ben de sık sık söylerdim: “Talihi yar olanın yar sarar yaresini”. Çocuk yaşlarımda Katibi’nin yani Seydi Ali Reis’in şu beyti biraz mürekkep yalamış kişilerin ağzından düşmezdi: “Geh safa buldu gönül ayinesi gah keder / Böyledir hali cihan böyle gelir böyle gider”.

Bir başka defter açıyorum. Öbüründeki gibi değil, bundaki beyitleri özenerek yazmışım. Nev’i’nin şu beytiyle başlıyor defterim: “O gece saki ile sagere hacet yoğ idi / Dil ü didem bana peymane vü meyhane idi”. Hemen altında Yahya Bey sevgilisine yalvarıyor. Ne garip şeydir sevgiliye yalvarmak. Gençliğimde sırılsıklam aşık olduğum günlerde ben de aşık-ı zar durumunda yalvarmıştım, o da bana böyle yaparsam gözünden düşeceğimi söylemişti. Sonunda ne oldu diyeceksiniz. Gözünden düştüm. Ondan sonra akıllandım, hiçbir kadına yalvarmadım, hatta biraz zorlama da olsa yukardan bakmayı öğrendim. Her neyse. Ne diyor Yahya bey: “Uyutmaz kimseyi sensiz benim feryad ü efganım / Koyup gitme beni aklım gibi ey mah-i tabanım // Senin yolunda can vermek bana aynı saadettir / Eğer can ise maksudun feda olsun benim canım”. Bahayi hepimizin bildiğimiz şu iki dizeyi pek güzel söylemiş: “Bize mülhit diyenin kendide iman olsa / Dahleden dinimize bari müselman olsa” Bir de Nef’i’nin şu dizelerini analım ve benim eski defterlerim arasında çıktığımız gezintiyi bitiriverelim: “Zülfüne kalsa perişan eylemezdi dilleri / Anı da tahrik eden bad-i sabadır neylesin”.

İyi ki divan şiirinin tatlarını almışız derim her zaman. Yalnız şiirimizde değil gündelik konuşmalarımızda bile onun izleri vardır. Yazılarımızda çok zaman ondan sesler bulabilirsiniz. Bugün bazı şairler ondan yararlanmadıkları için mi zaman zaman kuru şeyler yazıyorlar ne dersiniz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

thirteen + 18 =