Eskişehir’de Fazıl Say rüzgarı

İSMAİL BAYER – Fazıl Say’ın, eserleriyle rüzgar estirdiği bir Eskişehir akşamı. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası, hafta sonu cuma günü programını, Fazıl Say’ın eserlerine ayırmıştı. İki farklı zaman dilimi içinde gezdik. Önce Harem’in yaşamına girdik, sonra da bir İstanbul güzellemesi.
Bu konser, daha büyük salona, Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezi’ne alınmıştı. Ve konser başladığında, salonun dolmuş olduğu görülüyordu.
Orkestrayı, Fazıl Say’ın bir çok eserini yönetmiş, konuk şef Naci Özgüç yönetiyordu. Fazıl Say’ın, Patricia Kopatchinskaja için 2007 de yılında, Luzern Senfoni Orkestrası’nın siparişi üzerine bestelediği eseri, “Haremde 1001 Gece” Keman Konçertosu, Op.25. programın birinci bölümünde yer alıyordu.
Bu eseri, Patricia Kopatchinskaja’dan dinlemiştik. Çıplak ayaklarıyla, sahnede büyüyen bir kadın. Kadın duyarlılığının alabildiğine yoğunlaştığı, tınılarla renkli bir dünyaya giriyorduk. O zaman, ilk dinlediğimde, Fazıl Say bu eseri bestelerken, Patricia’nın sahnede kemanı ile nasıl büyüyeceğini de düşünerek mi besteledi diye düşünmekten kendimi alamamıştım.
Şimdi bu eseri genç bir erkek sanatçı bize duyumsatacaktı. Nasıl? Daha konser başlamadan, bu merak vardı doğrusu. İlk kez sahnede tanıyıp izleyecektim. Elvin Hoxha GANİYEV. Daha 20’sine yeni girmiş, Azerbeycan kökenli, müzisyen bir ailenin çocuğu olarak, Ankara’da doğan genç bir kemancı.
Kısa sürede, Türkiye’de ve Azerbeycan’dan Katar’a, Odesa’ya ve başka ülkelerde değişik orkestralarla konserler. Önemli şeflerle ve sanatçılarla aynı sahnelerde yer almalar. Festivalller, ödüller. Şimdiden, dünyada tanınan bir sanatçısı olma yolunda önemli adımlar. Başarı grafiği yükselen bir sanatçı.
Orkestradan sonra, şef ile birlikte genç sanatçı sahnede yer alınca, heyecanı dorukda hissediliyordu. Şef değneğini kaldırırıken, adeta bir ohh diyerek, kemanı sonra boynuna yerleştirdi. Kudüm, bendir ve darbuka ile Fazıl Say’ın eserlerinin seslendirilmesinden tanıdığımız Aykut Köselerli de, son derece rahat, gözleri şefte ve konser başladı.
Bu eserde, kemana yapılan yükleme öylesine yoğun ki, neredeyse eserin tüm seslendirilmesi sürecinde, nefes almadan keman hep önde. Bazen orkestra ile bazen tek başına, bazen vurmalı çalgılarla ve yaylılarla adeta bir aşk hali.
Ayrıca kemanın tınıları da, geçmişi geleceğe bağlarken, Anadoludan gelen, bize özgü enstrümanların tınılarına yaklaşırken, batıya da sürekli açık. Şöyle de diyebilirmiyiz acaba, haremin, değişik ülkelerden dillerden oluşan renkliliği, adeta kemanla renklenen tınılarla bize ulaşıyor.
Bazen derin bir nefes alıyor, kendi iç dünyasında dolaşıyor, bazen bir rüzgar değil, adeta fırtınaya dönüşüyor. Canlı, neşeli, oynar gibiyken, bir hüzün yolculuğuna da çıkabiliyor.
Ve sürekli paylaşılan hüzün ve mutluluk. Enstrümanlarda da aynı. Solist keman hep önde, ama bir bakıyorsunuz, çello onunla yarışır gibi, yaylılar bizde varız diye onlarda nefessiz izlemedeler adeta. Tabii, bazen kudüm, bazen bendir, bazen darbuka, eksik olmuyor bu şölenden. Daldan dala uçuş değin, kuşlar öterek gökyüzüne, dalların arasından fırlayıp yükselirken, adeta bir dans gösterisi de yapıyorlar.
Kemanın işi gerçekten zor. Haremi öylesine bir tanıtmak istiyor ki, koşarcasına, kadınlar tek tek ele alınırken, özlemler, istekler, paylaşımlar. Yalnızlıklar ve birlikte olmalar.
“Katibim”, adeta yeniden yazılıp, ete kemiğe bürünüp, gözümüzün önünden, boğazı geçiyor. Bu romantizm, durağan değil, patlamalar içinde de ayrıca.
Bir hüzün var, ama karamsarlık yok, sona doğru mutlulukla bitiyor diyebiliriz. Yeni bir gün başlıyor, güneşin parıltılarıyla birlikte, kuşların kanatlarına takılıp gidiyorsunuz.
Yarım saati biraz aşan sürede elinde hep keman, eser boyunca asıl hep koşturan, dinlenen, yöneten, paylaşan keman. Elvin Hoxha GANİYEV’in sonda, bir oh çektiğini duyar gibi oluyorsunuz. Güç ve zorlu bir yolculuğu tamamlamanın rahatlığı ve huzuru.
Alkışlar yoğun, bir bis parçası ile de teşekkür yenileniyor. Gözlerde de yorgunluk ve mutluluk karmakarışık diyebiliriz.
Sanırım, solistin bir yakını konserin tamamını değil ama, büyük bir kısmını, kimseyi rahatsız etmeden, cep telefonu ile de belgeledi. Başka bir çekim yapıldı mı bilmiyorum. Baştan da belirtmeğe çalıştığım gibi, sanatçı başta bir heyecan içindeydi ve eser boyunca da bu heyecanı devam etti. Eseri dinlerken, izlemekde etkileyici oluyor elbette. Haddim olmayarak küçük bir öneride bulunmak istiyorum. Sanatçı eseri seslendirirken yüz mimiklerinine de son derece dikkat etmek zorunda. Rahatlığı, izleyicilere bu mimiklerle de ulaştırma durumunda. Kendini bir izlerse, sanırım, bazı eleştrileri kendine yöneltebileceğini düşünüyorum. Hoşgörüsüne sığınarak.
Konserin ikinci bölümünde yine bir Fazıl Say eseri. Şimdiden klasikleşmeye doğru giden bir İstanbul güzellemesi. “İstanbul Senfonisi” İlk seslendirilmesinde bu yana, ülkemizde değişik sahnelerde, değişik orkestra  ve şef yönetiminde, sanırım dört kez izleyerek dinledim. Değişmeyen, üç enstrümanın sanatçısı sadece. Vurmalı çalgılarda Aykut KÖSELERLİ, neyde Burcu KARADAĞ ve kanunda Hakan GÜNGÖR.
Sakin, hafifden, belli belirsiz, denizden, çakıllar üzerinden kıyıya vuran hafif dalgalar ile başlıyoruz, İstanbul’u anlatmaya. Mistik bir havaya giriyoruz. Kendi dünyamıza, hayallerimize yöneliyoruz, ney ile sonra kanun, Yeni bir İstanbul şarkısı tutturuyoruz, bu kez daha farklı. Hicaz makamı hakim. İstanbul, deniz ve hayallerimiz.
İkinci bölüme geçer geçmez tedirginiz biraz, korkuda var sayılır. Fanatizmin karanlığı tarikatlerden kurtulmaya çalışıyoruz. Dinin siyasete bulaştırmasınıa öfkemiz. Hiç bitmiyor ki. Sonra arınıp bu kumkumalardan, ilahinin derinliğinde kendimizi sınıyor gibiyiz. Rahatlıyoruz.
Bu rahatlıkla, Sultan Ahmet Camii. Dolaşıyoruz içinde gözlerimiz yukarıda kubbelerde. Karanlık değil aydınlık içimizde, sıyrılmışız tarikatlerden, kendi benliğimizle, inancımızla yolculuktayız, korkutmadan, vaad etmeden, bir sevgi çenberinde buluşup, uzlaşıp, yükseliyoruz. Kudüm ve ney hakim bu kez, “segah makamı”ndan, arkadan yavaş yavaş yükselen tonla orkestradan katılım, büyüyerek, uhrevi bir hava içinde yükseliyoruz.
Sonra birden dışarı çıkıyoruz, yaşama dönüyoruz. Ada vapurundayız. Coşku içinde eğleniyoruz. Baharı karşılamak için bir mesire yerine de gider gibiyiz. Darbuka ve kanun. Hüzün yok, neşenin doruklarındayız.
Dördüncü bölümden beşinci bölüme geçerken, bendir bize yol açıyor bu kez. Haydarpaşa garındayız. Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı okur gibi duyumsuyoruz. Çokuz, birlikteyiz, paylaşıyoruz. Deniz var.  Burda aşk hakim yine.
Sonra, bir alem gecesine geçiyoruz kanun ile. Uzun bir solo bu. Darbuka, bendir giriyor. Kanun bırakmıyor yaşamın ipinini adeta. “Köçekçe” derken, birden mekan değişmiş, sulukulede körkütük sarhoşuz, naralar atıyoruz. Kanun’un bırakacağı yok bizi, yeniden yeniden, adeta tazeliyor. Hele bir bakıyoruz ki, “”dök zülfünü meydane gel” diyor.
Son bölüm, gece, sarhoşluk herşey bitti. Gündüz başlıyor. Yaşadığımız, yaşatılanlar. Sıkıntı, kasvet, gerilim, stres. Adeta sahneyi başa almak ister gibi, önceki bölümlerden, resimler tınılarla sinema şeridi gibi gözümüzün önünden geçer. Ney burada bir başka sızıları, iç dünyamızı yaşatmaya çalışıyor. Ümid eksik değil. Nostalji yoğun. Ve yeniden hafif hafif gelen, “Hicaz” esintiler. Ve yine başa dönüyoruz. Kıyıda denizin dalgaları, hafifden sahilde çakılların kumların üzerinde gezinti yaparak çekiliyor.
Gelişi başlangicı, gidişi sonu nasıl oldu. 40 dakikayı aşan bu geçmişden günümüze İstanbul yolculuğu nasıl çabucak bitti. Bu güzelleme niye bitti.
Kendimize gelmek bile zaman alıyor, bu sessizlikden sonra hemen alkışlar adeta patlıyor, salon ayakta. Ve orkestra eser içinden bis yaparak, son selamı veriyor.
Aslında yazının başlığını da değiştirmek gerekiyor. Bu bir Fazıl Say rüzgarı değil. Fırtınası aslında.
Yeni fırtınalarının içinde buluşmak üzere diyelim biz de. Bu kez Eskişehir’den bu dilekler. İyi ki varsın Fazıl Say.
________________
İsmail Bayer.  9 Nisan 2018 Salı. İstanbul.  ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 1 =