Çetin Emeç’e mektuplar (VIII)

Sevgili Emeç,

Sen, babadan oğula tevarüs eden gazetecilik  mesleğinin temsilcisi ve başarılı yöneticisi olarak her zaman siyasetcilere uzak durmuşsundur.
Sadece politikacılara karşı değil, sivil asker her kesime,  bakan müsteşar gibi her devlet görevlisine aynı mesafede durulmasını, ilişkilerin duygusal noktalara taşınmamasını isterdin.
Doğrusu da buydu.
Hatta devlet imkanlarıyla geziye veya siyasi parti mitinglerine katılma yerine, gazetenin parasıyla olayların izlenmesini tercih ederdin.
Gazeteci, bindiği arabanın düdüğünü çalmasın diye.
Bindiği uçakta başbakana yağdanlık olmasın diye.
Bu da bir başka gazetecilik etiğidir.

Erol Simavi’nin gazetesi Hürriyet’in tepe yönetimine getirildiğinde patronun ticaretten uzak, salt gazetecilik yaptığın biliyordun. Senin rahmetli baban Ragıp bey ünlü bir gazeteci olduğu ve ondan çok şeyi küçük yaşta öğrendiğin için, Hürriyet’te uygulayacağın ilke ve etik konularında güçlük çekmeyeceğin ortadaydı.

Nitekim Simavi ile belki sorunların oldu belki ama gazetecilik anlayışı konusunda değildi bunlar.
Gazecilik ahlakı, haber etiği konusunda sorun yaşanmadı.
Bunu iyi hatırlıyorum.

Sen bizlerden ayrılalı 19 yıl oldu ve medyada aklının almayacağı gelişmeler yaşandı.
Bunları nerden bileceksin ki..
Ben 10 Eylül 2008’de Açık Gazete’de Erol Simavi dönemine ait bir anımı yazmıştım. 1974 sonrasından bir kesitti.
Gazete patronu ve ahlak  konusunda.
Şimdi o yazıyı hatırlatmanın tam zamanı.
Sen gittikten sonra nerelere geldik iyi anlaşılsın diye buraya aktarma ihtiyacı duydum.

“Medya Patronu ve Ahlakı…
İktidarla basın arasında her dönem meydan savaşları yaşanmıştır.
Basında kavgalar Osmanlıdan bu yana var.
Osmanlı yönetiminde üstelik sarayda entrika hiç bitmezmiş.
Galiba bizim medyada da entrikalar dönemi başladı. Hiç de bitmeyecek gibi.

Ancak böylesi belki de ilk defa yaşanıyor denebilir.
Çünkü şu anda iktidar ile medya (Aydın Doğan) arasındaki savaş
“Sen çok kazandın, biraz da benimkiler kazansın” mücadelesi.
Aydın Doğan cephesinden bakınca “Ticaret adamıdır, para kazanmak hakkıdır” denebilir.
Başbakan tarafından bakılınca “Yandaş basın yaratmak ve kendi medyasını zengin etmek  hakkı değildir” denebilir
Her ikisinde de gerçek payı var.

Gelin isterseniz ben sizleri 1974 yılına götüreyim.
Medyanın gazeteci kökenli patronların elinde olduğu döneme.
Simavi’ler, Karacan’lar, Ilıcaklar, Nadi’ler ve Bilgin’ler dönemine.
Hiç bir medya patronu 1980’ler kadar gazetecilik dışında iş yapmamaktadır.
Hele devletle iş yapan tek bir gazete patronu yoktur.
Gazete patronlarının devletle işi olmaz mı?
Olur ama vergisini ödemediği zaman… Çalışanının sigortasını yatırmadığı zaman..
Simavilerin devletle hiç içli-dışı işleri, vıcık-vıcık iktidar patron ilişkisi olmamıştır.
Yani Aydın Doğan’ın dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın evinin kapısında pijama ile karşılaması gibi bir tablo, Simavilerin aile albümlerinde hiç bir zaman yer almadı.

1974 yılına geri dönersek Erol Simavi okuyucularına beş yılda borcu ödenmek koşuluyla ve kur’ayla araba verilmesi kampanyası başlattı.

O günleri dün gibi hatırlıyorum. Aydın Doğan’ın Eminönü’nde Koç’un başbayii olarak kuyruğa girenlere araba sattığı ve yüksek kazançlar elde ettiği dönem.

Erol bey Hürrriyet dışında MOTAR  adıyla kurdurduğu şirket aracılığı ile her ay kur’ayla okuycularına Renault marka arabayı dağıtmaya başladığında biz çalışanlar olarak yönetime başvurduk:

“Biz de, aynı koşullara uyarak kur’a ile araba sahip olabilir miyiz?” dedik. Hemen yanıt geldi: “Olamazssınız….”
Nedeni açık, söylentili bir kampanya olmasın diye.

O günlerde sanırım Şişli tarafında TC. Emlak Kredi Bankasının (şimdi Toki oldu) metruk ve satılık bir binasını Hürriyet satın almış. Özelleştirme yok o zaman, doğrudan ve gerçek değeri neyse bastırmış parayı almış Simavi…

Bir gün Emlak Bankın genel müdürü beni makamında çaya çağırdı. Tanımam etmem. Ama gitmeden olmaz. Kalktım gittim.
Tanıştık, çay ikram etti ve bana bu Istanbul’da Hürriyet’e sattıkları binadan bahsetti. Ben de o zaman haberdar oldum.
Bundan güç alsa gerek bana bir ara “Sezai bey, benim sekreterim sizin otomobil kampanyasına girmiş. Acaba fazla bekletmeden onun arabası kur’adan çıkabilir mi, yönetim bana bir iyilik yapar mı?” dedi. Ben de üst yönetime aktarabileceğimi söyledim. Hani ricadır, olur veya olmaz. Benim görevim durumu aktarmak. Tek kelime yorum yapmadım. Durumu Nezih Demirkent’e aktardım.
Bir hafta sonra öğrendiğim bilgi şuydu:

Erol Simavi genel müdürün sekreteri için derhal bir aracın hazırlanmasını istemiş. “Kontak anahtarını  altından yaptırın” demiş. Sonra bir şoförle arabayı Genel Müdürün sekreterine teslim edilmesi emrini vermiş. Bu arada da Genel müdüre bir zarf içinde not iliştirmiş : “Sayın Genel Müdür. Bu araba sekreterinize benim hediyemdir. Kur’ada hiç birşey yapma hakkım yok. Sekreteriniz kur’a sonucunu herkes gibi beklesin, çıkacak arabayı da güle güle kullansın..”
İşte bu…

Gazeteci patron, tarafsız patron devletle ancak ve bu kadar muhatap olur…
Bürokrata böyle davranır.

Devletle iş yapmazsan  güçlü olursun. Güçlü kalırsın.
Devletle iş yapmayan medya patronunun yayınlarına, gazete ve dergilerine okuyucu güvenir.
Böyle bir patronun gazete ve tv’lerinin verdikleri haberler ise iktidarları bir günde yerle bir edecek güce sahip demektir.
Tıpkı 1980 öncesinde olduğu gibi…”
(devam edecek)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × one =